Ulus ulusallık ulusçuluk
“Ulus” kavramı bilindiği gibi Yeniçağ’ın başlarında ortaya çıktı. Ne Eskiçağ’da ne de Ortaçağ’da böyle bir kavramla karşılaşıyoruz. O zamanlar “ulus” kavramıyla karşılaşmış olsaydık bu kavram olmayan bir şeyin kavramı olacaktı. Sermayeciliğin gelişmesiyle birlikte feodal yaşam düzenin dağılması, kırsal alanların önemini yitirerek kentlerin öne çıkması, geniş çaplı üretimin ve alışverişin etkin olduğu yeni yaşam koşullarının kendini göstermesi yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu gösteriyordu. Bu oluşumlara öncülük eden burjuva sınıfı egemen sınıf konumuna geldikçe sermaye düzeni yaşamda güç kazanmaya başladı. Ulusallığın kültür dünyasındaki en önemli karşılığı gelişen ve geliştikçe büyük bir anlatım gücü kazanan dillerdir. Bundan böyle insanın tüm sorunlarını karşılayacak biçimde kendini ortaya koyan ulusal diller tüm kültür yaşamını koşullayacaktır. Düşünürler buna göre ancak son birkaç yüzyılda “ulus” üzerine, onun ne olduğu ve ne olmadığı üzerine görüşler ürettiler. Geçenlerde bu görüşlerin neler olduğunu merak ettim, birkaç kitap karıştırdım. Konuyla ilgili bir yığın görüş topladım. Bu görüşlerden bazılarını ayırdım, onları şimdi sizlere sunacağım. Kalanını attım. Bunu ciddi bir çalışma gibi algılamamanızı dilerim. Pekçok görüş var evet “ulus” üzerine. Ulusu bencillik ve kin kaynağı olarak görenler bile var. Benim ulaştığım görüşlerin pek azı işin iktisadi temellerini ele alıyor. Düşünenler daha çok konunun çarpıcı yanlarını görmüşler. Olsun!
Ulusun ne olup ne olmadığını Aydınlanma düşüncesinin ilk büyük adlarından Montesquieu’nün ünlü Yasaların ruhu adlı kitabından öğreniyoruz. Montesquieu diyor ki: “Yıkıcı ulusların kendi varlıklarından daha uzun sürecek kötülükler yapmaları gibi, yaptığı iyilikler kendileriyle bitmeyecek üretici uluslar da vardır.” Montesquieu tüm ulusları uygarlık etkinlikleri açısından aynı kaba koyup çıkmayı düşünmez. Onun bu konudaki görüşü iyimserliklerle dolu değildir: “Tüm ulusları inceleyin, göreceksiniz, çoğunda ciddilik, gurur ve tembellik birlikte yürür.” Bu arada Montesquieu şu ilginç belirlemede bulunur: “İki çeşit zorbalık vardır, biri gerçek zorbalıktır, yönetimin uyguladığı şiddetle ilgilidir; öbürü görüşle ilgili zorbalıktır, bu zorbalık yöneticiler bir ulusun düşünce biçimini zorlayan şeyler koyduğunda kendini duyurur.” Tüm Aydınlanmacılar gibi Montesquieu de demokrasi fikrine yakın durmaz. Vakit bunun için erkendir. Bu arada yönetici konumunda olanlar da bu ulus ve ulusallık konusunda görüşler öne sürmüşlerdir. Bunlardan en ilginç olanı bence Napoléon III’ün yöneticilerin ağzına pek uygun düşmeyen şu görüşüdür: “Yazık o egemenlere ki çıkarları ulusun çıkarlarına uygun değildir.” Konuya sınıf açısından bakan çok az kişiden biri de tarihçi ve siyaset adamı Louis Blanc’dır. Diyor ki: “İçinde bir sınıfın ezildiği bir ulus bacağında yara olan bir insana benzer: hasta bacak sağlıklı bacağın her türlü eylemini engeller.”
Şiirleri kadar başta estetik olmak üzere pekçok alandaki sivri görüşleriyle de tanınan Baudelaire “Ulusların kendilerine karşın büyük adamları vardır” diyerek uluslar karşısında güvensizliğini açıkça ortaya koyar. Duygucu edebiyatın başta gelen kişisi, başbakan Necker’in çirkin ve büyüleyici kızı Madame de Stael’e göre “Bir ulus ancak özgür olduğu zaman bir özyapıya sahiptir.” Dünyaya sağcı gözlüğüyle bakan düşünürlerden Joseph de Maistre hepimizin ortak görüşümüzü yazıya dökmüştür: “Her ulus kendine yakışan biçimde yönetilir.” Benzer bir görüşü Edouard Herriot öne sürmüştür: “Ulusların yazgısı kendi kurdukları yazgıdır. Onlara herhangi bir mutluluk raslantıyla gelmez.” Jean Paulhan “Bir ulus adalet duygusunu ve doğru duygusunu yitirdiği zaman çöker” görüşündedir. Prosper Merimée sözü “yasa” kavramına getirir ve şöyle der: “Ulusları yasalar kurmaz, yasalar ulusların özyapılarının anlatımıdır.” Roger Martin du Gard “Her ülkede yurt kavramını bozan şey yurttaşlar değil XIX. yüzyılın ulusçuluklarıdır” diye düşünür. Jean Giradoux ulusların ölüm nedenini onların kabalıklarında bulur: “Uluslar da insanlar gibi görülmez kabalıklardan ölürler.”
Bir Alman Yahudisi olan Albert Einstein ulusçuluğu kökten yadsır. Der ki: “Ulusçuluk bir çocukluk hastalığıdır, insanlığın kızamığıdır.” Görelilik kuramını ortaya atan bu çok ünlü bilim adamı konuyu şöyle açıklar: “Görelilik kuramım kanıtlandığı durumda Almanya benim Alman olduğumu bildirecek ve Fransa benim bir dünya yurttaşı olduğumu ilan edecektir. Kuramım fos çıktığında Fransa Alman olduğumu söyleyecek ve Almanya Yahudi olduğumu ilan edecektir.” Bu ulus ya da ulusçuluk konusunda en kısa ve en doğru sözü bana göre Herbert George Wells söylüyor: “Bizim gerçek ulusumuz insanlıktır.”
Ulusun ne olup ne olmadığını Aydınlanma düşüncesinin ilk büyük adlarından Montesquieu’nün ünlü Yasaların ruhu adlı kitabından öğreniyoruz. Montesquieu diyor ki: “Yıkıcı ulusların kendi varlıklarından daha uzun sürecek kötülükler yapmaları gibi, yaptığı iyilikler kendileriyle bitmeyecek üretici uluslar da vardır.” Montesquieu tüm ulusları uygarlık etkinlikleri açısından aynı kaba koyup çıkmayı düşünmez. Onun bu konudaki görüşü iyimserliklerle dolu değildir: “Tüm ulusları inceleyin, göreceksiniz, çoğunda ciddilik, gurur ve tembellik birlikte yürür.” Bu arada Montesquieu şu ilginç belirlemede bulunur: “İki çeşit zorbalık vardır, biri gerçek zorbalıktır, yönetimin uyguladığı şiddetle ilgilidir; öbürü görüşle ilgili zorbalıktır, bu zorbalık yöneticiler bir ulusun düşünce biçimini zorlayan şeyler koyduğunda kendini duyurur.” Tüm Aydınlanmacılar gibi Montesquieu de demokrasi fikrine yakın durmaz. Vakit bunun için erkendir. Bu arada yönetici konumunda olanlar da bu ulus ve ulusallık konusunda görüşler öne sürmüşlerdir. Bunlardan en ilginç olanı bence Napoléon III’ün yöneticilerin ağzına pek uygun düşmeyen şu görüşüdür: “Yazık o egemenlere ki çıkarları ulusun çıkarlarına uygun değildir.” Konuya sınıf açısından bakan çok az kişiden biri de tarihçi ve siyaset adamı Louis Blanc’dır. Diyor ki: “İçinde bir sınıfın ezildiği bir ulus bacağında yara olan bir insana benzer: hasta bacak sağlıklı bacağın her türlü eylemini engeller.”
Şiirleri kadar başta estetik olmak üzere pekçok alandaki sivri görüşleriyle de tanınan Baudelaire “Ulusların kendilerine karşın büyük adamları vardır” diyerek uluslar karşısında güvensizliğini açıkça ortaya koyar. Duygucu edebiyatın başta gelen kişisi, başbakan Necker’in çirkin ve büyüleyici kızı Madame de Stael’e göre “Bir ulus ancak özgür olduğu zaman bir özyapıya sahiptir.” Dünyaya sağcı gözlüğüyle bakan düşünürlerden Joseph de Maistre hepimizin ortak görüşümüzü yazıya dökmüştür: “Her ulus kendine yakışan biçimde yönetilir.” Benzer bir görüşü Edouard Herriot öne sürmüştür: “Ulusların yazgısı kendi kurdukları yazgıdır. Onlara herhangi bir mutluluk raslantıyla gelmez.” Jean Paulhan “Bir ulus adalet duygusunu ve doğru duygusunu yitirdiği zaman çöker” görüşündedir. Prosper Merimée sözü “yasa” kavramına getirir ve şöyle der: “Ulusları yasalar kurmaz, yasalar ulusların özyapılarının anlatımıdır.” Roger Martin du Gard “Her ülkede yurt kavramını bozan şey yurttaşlar değil XIX. yüzyılın ulusçuluklarıdır” diye düşünür. Jean Giradoux ulusların ölüm nedenini onların kabalıklarında bulur: “Uluslar da insanlar gibi görülmez kabalıklardan ölürler.”
Bir Alman Yahudisi olan Albert Einstein ulusçuluğu kökten yadsır. Der ki: “Ulusçuluk bir çocukluk hastalığıdır, insanlığın kızamığıdır.” Görelilik kuramını ortaya atan bu çok ünlü bilim adamı konuyu şöyle açıklar: “Görelilik kuramım kanıtlandığı durumda Almanya benim Alman olduğumu bildirecek ve Fransa benim bir dünya yurttaşı olduğumu ilan edecektir. Kuramım fos çıktığında Fransa Alman olduğumu söyleyecek ve Almanya Yahudi olduğumu ilan edecektir.” Bu ulus ya da ulusçuluk konusunda en kısa ve en doğru sözü bana göre Herbert George Wells söylüyor: “Bizim gerçek ulusumuz insanlıktır.”

