Susma İstanbul!
Sessizce susardı birileri; sessiz ama derinden yüreğinde isyanlar, acılar biriktirerek…
İstanbul’un bir yerlerinde cıvıl cıvıl mahalle yaşamları vardı; sokaklarda çocuklar sek sek oynar ip atlardı; Sesleri, çığlıkları duyulurdu evlerinin avlusundan… Yaşam o seslerle konardı mahallelere; o seslerle tutunurdu hayat tüm yoksulluklarına rağmen bu evlere…
Kimi kerpiçtendi, kimi tuğladan, kimi tahtadan fark etmezdi; bahçelerinde domates, salatalık ekilebiliyordu bu evlerin…
Çocuklarının salıncakları olabiliyordu avludaki ağaçlara asılı; komşuları vardı iyi gün dostu kötü gün dostu bir ekmeği birlikte bölüştükleri; komşusunun çocukları açken kendilerinin de boğazlarından lokma geçmezdi; açken de tokken de birlikte göğüslüyorlardı hayatı…
Birbirine değmeden, selam vermeden geçen, asansörde gözlerini birbirinden kaçıran kapalı sitede yaşayan insanlara sormalıydı bu paylaşımların değerini…
Hiç çocuk sesi olmayan bir site bahçesindeki oyunsuz, arkadaşsız olan bir çocuğa sormalıydı gerçekten çocuk olamamanın yoksunluğunu…
Penceresi açılmayan evlerin, birbirine merhaba denmeyen kapıların ardındaki insanlara sormalıydı bir avluda çay demleyip hep beraber sohbet edememenin eksikliğini…
Yıkılmış evlerinin acı görüntülerini, sürülmüş, darmadağın edilmiş ailelerin, bir yerlere savrulup gitmiş yaşamların acısının birikimine tanık olmuş, daha önce bu deneyimi yaşayıp, dün kaybettikleri için bugün pişmanlık duyanlara sormalıydı...
Sevdiği bir şeyi koruyamamış, ona zarar verilmesini önleyememiş ve bunun öfkesini içinde biriktirmiş insanlara sormalıydı...
Daha önce “BİZ EVLERİMİZİN YIKILMASINI İSTEMİYORUZ” diyemedikleri için artık evleri olmayan, bir evleri varsa da artık avlusunda çay içebilecekleri, sohbet edebilecekleri, çocuklarına salıncak asabilecekleri bir bahçeleri olmayanlara, kapı önleri olmayanlara sormalıydı kaybettikten sonra yüreklerine çöken bu SUSMANIN AĞIRLIĞINI…
Sen Susma İSTANBUL!... Lütfen haykır yaralarının olduğunu… Canının yandığını, içinin acıdığını… gövdenin parçalandığını; hafızanın silindiğini; yıkımlara isyan ettiğini, betonlaşan her parçanın vücuduna bir hançer gibi saplandığını, katledilen her ormanın seni biraz daha soyduğunu, çıplak bıraktığını ve üşüttüğünü…
Anlat bize İstanbul ne çok insanın göz yaşıyla ıslandığını topraklarının; ne çok garibanın yuvasının yıkılışına şahit olduğunu gözlerinin ve artık dayanamadığını yüreğinin bu tükenişe bu yok oluşa bu yağmaya bu talana…
Biz etmediysek sen İsyan et İSTANBUL…
Mızraklar fırlat topraklarından, şimşekler çaktır gökyüzünden, fırtınaları, hortumları sür üzerimize, yıldırımlar yağdır; kendini kurtar bizim zulmümüzden…
Eğer biz kurtaramıyorsak seni, sen kurtar kendini bizden
İstanbul’un bir yerlerinde cıvıl cıvıl mahalle yaşamları vardı; sokaklarda çocuklar sek sek oynar ip atlardı; Sesleri, çığlıkları duyulurdu evlerinin avlusundan… Yaşam o seslerle konardı mahallelere; o seslerle tutunurdu hayat tüm yoksulluklarına rağmen bu evlere…
Kimi kerpiçtendi, kimi tuğladan, kimi tahtadan fark etmezdi; bahçelerinde domates, salatalık ekilebiliyordu bu evlerin…
Çocuklarının salıncakları olabiliyordu avludaki ağaçlara asılı; komşuları vardı iyi gün dostu kötü gün dostu bir ekmeği birlikte bölüştükleri; komşusunun çocukları açken kendilerinin de boğazlarından lokma geçmezdi; açken de tokken de birlikte göğüslüyorlardı hayatı…
Birbirine değmeden, selam vermeden geçen, asansörde gözlerini birbirinden kaçıran kapalı sitede yaşayan insanlara sormalıydı bu paylaşımların değerini…
Hiç çocuk sesi olmayan bir site bahçesindeki oyunsuz, arkadaşsız olan bir çocuğa sormalıydı gerçekten çocuk olamamanın yoksunluğunu…
Penceresi açılmayan evlerin, birbirine merhaba denmeyen kapıların ardındaki insanlara sormalıydı bir avluda çay demleyip hep beraber sohbet edememenin eksikliğini…
Yıkılmış evlerinin acı görüntülerini, sürülmüş, darmadağın edilmiş ailelerin, bir yerlere savrulup gitmiş yaşamların acısının birikimine tanık olmuş, daha önce bu deneyimi yaşayıp, dün kaybettikleri için bugün pişmanlık duyanlara sormalıydı...
Sevdiği bir şeyi koruyamamış, ona zarar verilmesini önleyememiş ve bunun öfkesini içinde biriktirmiş insanlara sormalıydı...
Daha önce “BİZ EVLERİMİZİN YIKILMASINI İSTEMİYORUZ” diyemedikleri için artık evleri olmayan, bir evleri varsa da artık avlusunda çay içebilecekleri, sohbet edebilecekleri, çocuklarına salıncak asabilecekleri bir bahçeleri olmayanlara, kapı önleri olmayanlara sormalıydı kaybettikten sonra yüreklerine çöken bu SUSMANIN AĞIRLIĞINI…
Sen Susma İSTANBUL!... Lütfen haykır yaralarının olduğunu… Canının yandığını, içinin acıdığını… gövdenin parçalandığını; hafızanın silindiğini; yıkımlara isyan ettiğini, betonlaşan her parçanın vücuduna bir hançer gibi saplandığını, katledilen her ormanın seni biraz daha soyduğunu, çıplak bıraktığını ve üşüttüğünü…
Anlat bize İstanbul ne çok insanın göz yaşıyla ıslandığını topraklarının; ne çok garibanın yuvasının yıkılışına şahit olduğunu gözlerinin ve artık dayanamadığını yüreğinin bu tükenişe bu yok oluşa bu yağmaya bu talana…
Biz etmediysek sen İsyan et İSTANBUL…
Mızraklar fırlat topraklarından, şimşekler çaktır gökyüzünden, fırtınaları, hortumları sür üzerimize, yıldırımlar yağdır; kendini kurtar bizim zulmümüzden…
Eğer biz kurtaramıyorsak seni, sen kurtar kendini bizden

