Açık Gazete
23 Mayıs 2012  Çarşamba 
EN ÇOK OKUNANLAR
Ben yapmadım, Mickey yaptı
HASAN AKSAKAL  <hasan@acikgazete.com>
08-01-2012, Pazar


Ergenekoncuların dışındaki büyük koalisyonun beklediği oldu ve 12 Eylül 2010’daki referandumun getirdiği değişiklikler neticesinde 2012’nin ilk günlerine hızlı bir giriş yapıldı. Önce 12 Eylül Darbesi’nin başrol oyuncuları hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi, hemen sonrasında ise bir “kâğıt parçası” yüzünden iki yıl öncesinin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandı.

Söze Kılıçdaroğlu’nun hakkını vererek başlayayım. Kendisine katılıyorum: Özel yetkili savcılar ve mahkemeler, artık netleşiyor ki, büyük ölçüde iktidarın gölgesinde hareket ediyor. Kılıçdaroğlu’na hatırlatıyorum: Bu istisnai yetkilerle donanmış mahkemelerin dedesi, üstelik çok çok daha hukuksuz olanı, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın “adam asmaca” oyununda kullandığı İstiklâl Mahkemeleri’dir. Kılıçdaroğlu’ndan öteye giderek ekliyorum: Eğer mevcut iktidarla 7 yıl (Kara Kuvvetleri, I. Ordu ve Genelkurmay Başkanlığı) birlikte çalışmış, bunca teşrik-i mesaide bulunmuş Başbuğ terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla tutuklanabiliyorsa, neden mesaisi başındayken görevinden alındığını sormak gerekiyor. Dahası, ya Başbuğ örneğinden hareketle, yarın öbür gün, ana muhalefet partisi lideri de terör örgütü propagandası yapmakla suçlanıp, tutuklanmaya kalkılırsa? Kılıçdaroğlu’nun “küçük enişte”liğinin tuttuğu bir anda, Ergenekon için “Nerede bu örgüt? Neredeyse, gidip hemen üye olacağım” dediği hâlâ hatırımızda değil mi? Allah korusun, böyle bir manzarayı katiyen görmek istemeyiz. Bununla birlikte zaten Tek Adam tarafından yürütülen iktidarın, CHF’leşmesi, Tek Parti refleksleri edinmeye başlaması sebebiyle gidişatın bir “post-Kemalizm”den çok “neo-neo-Kemalizm”e benzeme ihtimali bulunduğunu da dikkate alalım…

Başbuğ’un, Evren’in ya da diğer generallerin durumu, bu bağlamda enikonu değerlendirilmesi gereken ölçüde ciddiyet arz ediyor. Silah arkadaşlıklarıyla gururlanan bu koca koca adamların, birbirlerini, astlarını, üstlerini, seleflerini suçlamaları, “satmaya kalkmaları” bir yana, Türk milleti tarafından seçilmiş bir iktidarı, Türk milleti adına devirmek için yalan-yanlış, abuk-sabuk yüz küsur site kurmaları (bunlardan birkaçında gezinmiştim) izan sahibi kimsenin kabulünü alacak iş değil. Bunlarla siyaset müessesesini yıpratmaya çalışmak, bunun için çalıştırılan tüm personelin maaşlarının sizden, bizden, hatta AK Partili siyasilerden toplanan vergilerle ödendiğini düşününce, ben kendi adıma hakkımı helâl etmemeyi seçiyor ve buradan ulusalcı aydınlara bir de hatırlatmada bulunmak istiyorum. Hani askerlerle iktidar e-muhtıradan beri işbirliği içinde, danışıklı dövüş sergiliyordu? Hani Erdoğan ve ekibi, 28 Şubatçıların özel yetiştirmesiydi? Hepsi oyundu hani? Bu tutuklamalar da mı oyun, bunlar da mı rol icabı? Bu köşede yazmaya başladığımdan beri, akl-ı selimi yitirenlerin muhalefet tarzı, en çok muhalefet kültürümüzü zedeliyor derken, işte bu “paranoid ethos”tan bahsediyordum… Bu sebeple kehanette bulunmamakla birlikte ufka baktığımda, “Bize YARSAV’a militan olacak adam lâzım” diyen Emine Ülker Tarhan kafasıyla, öbür tarafı da militanlaştıran ve olağan sınırlar içinde siyasî mücadeleye inanmayan siyasî yöntemler yüzünden, yakın gelecekte çok daha büyük gelişmelerin olabileceğini belirtmek istiyorum…

Buraya kadar söylediklerim büyük çerçeveye rengini veren motiflerdi. İzninizle biraz daha Başbuğ özeline yoğunlaşmak istiyorum. İlker Başbuğ, tutuklanıp cezaevine götürülmek üzere araca bindirilmeden evvel, yaptığı kısa açıklamada “Suçlama onuruma dokunmaktadır. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanıyım. Böyle bir silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlanmak tiraji-komik bir durum. Takdiri Türk milletine bırakıyorum” dedi. Ne ironiktir ki, sivil mahkeme kararına karşı bunu diyen komutan, askerî mahkemece tutuklanan sivil başbakan Adnan Menderes’in 51 yıl önce söylediklerini neredeyse harfiyen tekrarlıyordu… Vaktiyle hukuka müdahale eden, “boru bu boru” ya da “kâğıt parçası” diyen Başbuğ, şimdi ne hazindir ki, başkalarının “onuruna dokunan” asimetrik psikolojik eylemleri yönetmek suçundan Silivri’deki ceza ve tutuk evinde. Onun Trabzon’da, Oruç Reis isimli savaş gemisinde, son derecede haşin ve kızgın bir üslupla yaptığı konuşmayı hatırlıyorum da… 17 Aralık 2009 günü, “Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu hiç kimsenin unutmaması gerektiğini” hatırlattıktan sonra Paşa, sözlerine şöyle devam ediyordu: “Hem ülkesini, hem milletini sevmek, hem de haksız yere TSK'ya karşı psikolojik harekât yürütmek, bir arada olamaz. TSK'ya karşı planlı ve kendi amaçları ve menfaatleri çerçevesinde haksız şekilde psikolojik harekât yürütenlere diyorum ki, bulunduğunuz yol, bulunduğunuz yer doğru değildir. Türk milletinin büyük çoğunluğu da ne yaptığınızın farkındadır.”

O günden beridir, bu sözlerden “TSK’ya karşı” ifadesini çıkarıp, yerine “seçilmiş meşru iktidara karşı” ifadesini koysak, ardından da “madem takdir Türk milletinindi, bu millet takdirini AK Parti’den yana kullanıp duruyor işte, napcaz şindi?” diye sorduğumuzda Başbuğ ne cevap verir acaba diye düşünür dururdum. Öğrendik ki, Uçurtmayı Vurmasınlar filminde küçük Barış’ın “Ben yapmadım Mickey yaptı” deyişi misali, Başbuğ’un cevabı “Ben yapmadım, Büyükanıt yaptı” olmuş…

Dilerim, adalet mülkün temeli olma vazifesini hatırda tutarak ve zaman konusunda cimri davranarak en doğru kararı verir. Ve dilerim, eski Genelkurmay Başkanı haklıysa hakkını, suçluysa cezasını en kısa sürede alır. Sonuç her ne olursa olsun, bendeniz kendisini, kavramları-kişileri tamamen yalan yanlış kullandığı “Huntington’lı, Weber’li bir uluslararası ilişkiler dersi” havası oluşturmaya çalıştığı o ilk basınla tanışma toplantısıyla hatırlayacağım. “Askerden de ancak bu kadar entelektüel olurmuş” demeye kalmadan, kıdemli “gasteci”lerin hep bir ağızdan onun Türkiye için ne kadar büyük bir şans olduğunu belirtip, “Paşam, Babam, Ağam” çekerek kapıkulu olduklarını ortaya koymaları, hiç aklımdan çıkmadı; çıkmayacak. Başbuğ’un o gün ardına aldığı onlarca generalle bugün birbirine düşmesi, o gün neredeyse secdeye kapanan “gasteci”lerin bugün oh olsun çekmeleri, bana, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” sözüyle birlikte, devlet ehlinin her daim şiarının Amerikanca deyişiyle “Trust No One” olması gerektiğini gösteriyor…