Hrant'ın arkadaşları, Hrant'ın düşmanları
Bu yazı, belki en sevdiklerimi, saydıklarımı kızdıracak, gücendirecek. Belki kızacak, küsecekler bana; hatta tavır alacaklar belki… Fakat düşündüğümü söylemezsem, susmak derdi beni boğacak. Herkesin herkesten “bencilce” özür beklediği ve başka özür gerektiren meseleleri görmezden geldiği bir memlekette, sadece kendi kafamla düşündüğüm ve bu yazıyı tüm benliğimle sahiplenerek yazdığım için kimseden özür dilemeyerek söze başlıyorum.
19 Ocak 2012, Perşembe… İstanbul için kuru ve keskin soğuğu olan bir gün. Eyüp’ten Şişhane’ye, oradan Harbiye’ye gidiyorum. Daha doğrusu gidemiyorum. Hrant Dink türlü ölüm tehditleri alırken, etrafına iki polis iliştirip onu koruyamayan İstanbul Emniyeti, Tarlabaşı’ndan itibaren her tarafı panzerlerle, akreplerle, yelekli-bereli-teçhizatlı yüzlerce polisle donatmış; Hrant’ın Arkadaşları’nı koruyor. Yol tıkanık. Mecidiyeköy istikametine gitmesi gereken otobüsümüzdeki şehirli suretler ve ihtiyarlar homurdanıyor. Arkamızda acı acı sireniyle feryat eden ambulans yol istiyor. Yol yok… İroniye bulanmış bu trajedi içimi acıtıyor. “Hrant nasıl öldürüldü!” diye yürüyenler yüzünden belki de birileri, Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne yetiştirilemiyor; belki öldü, ölecek, ölüyor… Heyhat!
Nihayet Taksim’e ulaşıyoruz, Harbiye yolu kapatılmış. Şoför “Sizi burada bırakacağım” diyor. Parasını verdiğimiz otobüs, bizi gideceğimiz yere ulaştırmadan yarı yolda kapı dışarı ediyor. Hrant’ın Arkadaşları’nın uzak uzak sesi duyuluyor… Otobüsten inerken, lanet okuyan, söven hanım teyzeler görüyorum. AKM’ye yöneliyorum. Hava kurşun gibi ağır. Minibüs-dolmuş gelmek bilmiyor. Yüzü kireçleşmiş biri “Birlikte taksiye binelim mi?” diyor, olur demeye kalmadan, bir anda dört kişi oluveriyoruz. Radyo Trafik’i dinliyor şoför: Ayla Dikmen olduğunu sandığım, pop müziğin züppelik döneminden bir kadın, “Özür dilerim… Sana yazık oldu” gibi hazin besteli bir şeyler söylüyor. Dink’in göz göre göre katledilmişliğini düşünürken, manidar geliyor haliyle. Derken Hrant’ın Arkadaşları’ndan bir akademisyenden gelen telefon, “Yoksa sen gelmiyor musun?” diyor. Bu sözün bendeki tesirinin “Yoksa sen de mi gidiyorsun?” demek kadar ağır bir mahalle baskısı yarattığını ve ya onlardan ya bunlardan olmayı seçmek istemediğimi telefondaki sese anlatamıyorum. ASALA devlet terörüne kurban giden onlarca Türk aydını için yeryüzünde tek bir Ermeni’nin “Hepimiz Türk’üz” demediği yerde, Ergenekon veya derin devlet terörüne karşı “Hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırmayı doğru bulamıyorum. Bağırmayı doğru bulmuyorum. Duyduğum öfke ve umutsuzluğu, “Asla affetmeyeceğiz” türü kontra-nefret söylemleriyle besleyip büyütmeyi, yeni ve kontra-Ogün Samast’lar yetiştirmeyi –veya yetiştirecek koşullara su taşımayı- istemiyorum. Sonunda gitmem gereken yere varıyorum. Bulunduğum mekanda televizyonu açtırıyor ve Hrant’ın Arkadaşları’na kulak kabartıyorum. Bir slogan: “Faşizme karşı silah başına!” Estağfurullah, ne oluyoruz… Bu davet neye? Bu mu özgürlük ve kardeşlik söylemi, bu mu bizim o büyük insanlığımız? Bu mu kendini “ürkek bir güvercin” olarak niteleyen Hrant’ın güvercin-meşrep arkadaşlığı? Ne farkınız kalır sonra “Kinimiz dinimizdir” diyen ırkçı-faşist zihniyetten? Anlayamıyorum…
Sessiz yürüyüşü, sessiz yürümeyi bile beceremeyerek bozanlar; kardeşçe yaşamayı, kardeşçe yaşamaya karşı çıkarak engellemeye çalışanlar kadar kabahatli çıkıyor vicdanımın kantarında. 85 yaşında yüzünden bitkinlik akan bir kadını, yolundan alıkoyan yürüyüşçüler de, Emniyet de… Sadece “Pınar Selek için adalet”, sadece “Şemdinli için adalet”, sadece “Hrant için adalet”, sadece “Başörtüsü için adalet”, sadece “Muhsin Yazıcıoğlu için adalet”, sadece “Metin Göktepe için adalet” diyenler; hakimler ve savcılar ve basın ve aydınlar ve telekomünikasyon iletişim başkanlığı ve ilgili GSM firmaları ve ulusalcılar ve muhafazakarlar ve liberaller ve solcular ve Hrant Dink…
“Bu dava burada bitmez” diyor dostlarımız. İnşallah bitmez, fakat gerçekten merak ediyor ve sormadan geçemiyorum; vaktiyle Tayyip Erdoğan cezaevi kapısında dostlarına veda ederken “Bu şarkı burada bitmez” dediğinde neredeydiniz, o gün Türk adaleti terazisini, bağımsızlığını, cübbesini başka ellere teslim ederken gerçekten ne tepki vermiştiniz? Şemdinli’de hukuk tecavüze uğrarken, muhafazakar gazeteler, dergiler basılırken veya gencecik öğretmenler, hemşireler ırkçı teröre kurban giderken… Herkesin bencilce isteklerle, türlü cemaatler oluşturduğu; İslami cemaatlerin, sosyalist cemaatlerin, ulusalcı cemaatlerin, neredeyse bir tür Osmanlı millet sistemi gibi birbirinden kopuk ve başka başka dünyalarda yaşadığı, algı düzeylerinin çok farklı olduğu bu yapıda, ben hepsinin dışında kalmak; yalnızca ve sadece kendim olmak istiyorum. Romantik duygularla veya ince hesaplarla birilerinin münasip gördüğü sloganların –ki slogan “savaş çığlığı” demek- altında papağanlaşarak, kendi dimağımı, kendi fikriyatımı birilerine teslim etmek istemiyorum. Bu satırları okuyan 1000-1500 civarındaki tüm muhataplarıma sesleniyorum: “Bizimkiler/Sizinkiler” ayrımı yapmakla neleri kaybetmemize bilerek-bilmeyerek, isteyerek-istemeyerek katkı sağladığınızın farkında mısınız? Siz, gerçekten tehlikenin farkında mısınız?
(Davaya ve yüce Türk yargısına dair bir çift sözle devam edeceğim. Güvercinle şahin arasındaki farkın yitip gitmediği günler dileğiyle…)

