Açık Gazete
24 Temmuz 2014  Perşembe 
Ortadoğu'nun denge ülkesi Suriye'de neler oluyor?
MUSTAFA PEKÖZ  <mustafa@acikgazete.com>
20-06-2011, Pazartesi
Bugün Suriye olarak tanımlanan devlet, esasen Fransa ve İngiltere’nin birinci dünya savaşından sonra Ortadoğu’nun dizayın edilmesi sürecinin bir parçası olarak kuruldu. Ortadoğu coğrafyasında bölgesel dengeleri sağlamada önemli bir rol üstlenen ülke konumundaydı. 1960’lı yıllarda Arap dünyasına özgü olduğu söylenen ‘Baas Sosyalizmi’nin iktidar olduğu en tip ülkelerinden biri Suriye’dir. Baas rejiminin lideri Hafız Esad, bölgesel ilişkilerde dengeleri sağlayan ve kontrol eden lider olarak bilinirdi.

Suriye’nin Nüfus-Etnik Ve Dinsel Yapısı

Suriye’nin yüzölçümü yaklaşık 185.180 km2dir. Lübnan, İsrail, Ürdün, Irak ve Türkiye ile coğrafik sınırlara sahip olan Suriye Akdeniz ülkesi olarak bilinir. Topraklarının bir kısmı Kürtlerin yaşadığı Kürdistan topraklarıdır. İngiltere ve Fransa Ortadoğu bölgesini dizayn ederken Kürdistan dört parçaya bölünerek ‘bölgesel sömürge’ statüsüne dönüştürüldü ve küçük kısmı bugünkü Suriye sınırları içine dâhil edildi.

Nüfusu yaklaşık olarak 21 milyon tahmin edilen Suriye’nin etnik yapısı :% 77-83 Arap ,% 7-9 Kürt, % 4 Türk, % 2 Ermeni, % 1 Çerkez,% 2 diğer, ayrıca Filistin ve Iraklı mülteciler. Dini gruplar: Sünni (%74), Nusayri (%12), Hıristiyan (%10), Dürzi (%3) ve az sayıda diğer İslami hizipler, Yahudi ve Yezidi. Suriye’nin etnik yapı ve dini bakımdan karmaşık bir durumu oluşturan kozmo-politik yapısı, iç politik dengelerde önemli bir faktör olarak ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle Kürtler dışında diğer bütün etnik ve dinsel grupların devlet yönetiminde bir biçimiyle temsil ediliyorlar. Kürtler ise bütünlüklü olarak dışlanan hatta önemli bir kısmına ‘Suriye Vatandaşlığı’ dahi verilmiyor. Kürtler dışında oluşturulan etnik ve dinsel denge aynı zamanda ‘ulusal’ birliği sağlamanın önemli bir aracı olarak kullanıldı.

Geçmişten Günümüze Hep Çatışma Merkezi Oldu

Bugünkü Suriye olarak bilinen bölge büyük uygarlıkların tarihsel olarak yer edindiği bir alan olarak bilinir. Dahası Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu bölgeleri büyük imparatorluklar tarafından işgal edilirken, bugünkü Suriye sınırları içinde bulunan Halep ve Şam gibi şehirler stratejik bir rol oynuyorlardı. Örneğin Kenanlılar, İbraniler, Aramiler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizans, Araplar, Selçuklular ve Haçlılar orduları tarafından işgal edildi. Hem Doğu’dan Batı’ya, hem de tersine Batı’dan Doğu’ya doğru yapılan işgallerde Halep ve Şam sürekli işgallere uğradı. Suriye sınırları içinde bulunan bu iki şehir tarihsel olarak stratejik öneme sahiplerdi.

Örneğin 1260 yılında Memlük İmparatorluğunun başkenti olan Şam, 1400’de Timur orduları tarafından yağmalandı. 1517'de Yavuz Sultan Selim tarafından işgal edildi ve 405 yıl Osmanlı egemenliği altında kaldı. Birinci Emperyalist Pazar-Paylaşım Savaşı sırasında Anadolu ve Mezopotamya İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından işgal edildi. Bugünkü Suriye Fransız işgalcilerin denetimine bırakıldı ve 1920'den 1946'ya kadar Fransa’nın mandası olarak kaldı.

Suriye, 1946 yılında ‘bağımsızlığını’ ilan etti. Ortak sınırlara sahip olmamalarına rağmen, Şubat 1958’de Mısır ile ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti' adı altında birleştiler. Ancak 3 yıl sonra eski konumlarına geri döndüler. Bu süreçten sonra Suriye, bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerde hep bir denge politikası izleyerek etkinliğini sürdürdü.

Suriye’nin Tek İktidar Gücü Baas Rejimi

Suriye uzun yıllardan beri Baas rejimi ile yönetilmektedir. Bir dönem Baas rejiminin Sünni kesimini temsil edenlerden biri Saddam’dı. Devletin üst kurumsal yapısı azınlık Arap Sünnilerinin elindeyken, ülkenin yaklaşık üçte ikisini oluşturan Şii Arap toplumu ise devlet yönetiminde azınlıktı. Suriye ise tersine Şii-Alevi nüfusu azınlıkta olmasına rağmen devlet yönetiminin stratejik kurumlarını ellerinde bulundururlarken, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünniler, devletin ikincil derece gücünü oluşturmaktadırlar.

1963 yılında fiilen başlayan Baas iktidarı boyunca hem parti ve hem de ordu içindeki etkinliğini çok hızla arttıran Hafız Esad, 1965 yılında Baas Milli İdaresi’ne seçildi. Savunma Bakanı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürüten Esad, Suriye’nin tüm askeri gücü elinde bulundurması onu en güçlü kişi haline getirmişti. Yakın arkadaşı olan ve Suriye yönetimini elinde bulunduran Cedid’in binbaşı Hatum tarafından kaçırılması ülkenin en ciddi politik krizine yol açtı. Bu kritik süreçte devreye giren Esad, Hatum’a karşı Cebel-i Dürzi’ye kuvvetli bir askeri birlik gönderdi. Cedid’in bırakılmaması halinde eyalet başkenti Süveyde’yi bombalamakla tehdit etti. Hatum Ürdün’e kaçtı, Cedid serbest kaldı ama Suriye’nin fiili tek hakım gücü Esad oldu.

1967 yılında İsrail ile olan savaşta Savunma Bakanı ve Hava Kuvvetleri bakanı olmasına rağmen yenilginin faturası yönetimde bulunan Cedid’e kesildi. Esad’ın iktidar olmak için askeri birlikleri savaştırmadığı ve yenilgiyi bilerek gerçekleştirdiği amacı Suriye yönetimini ele geçirmek olduğu biçimindeki iddialar hala devam etmektedir. Esad, 1968 yılında yapılan Baas Partisinin Kongresinde çok belirgin olarak etkinliğini gösterdi, hem parti yöntemini hem de hükümeti kendi isteğine göre değiştirdi ve iktidar gücünün yolunu açtı. 1970’den itibaren de Suriye’nin tek hakim gücü olarak yönetimi ele aldı. İsrail’e kafa tutan Hafız Esad, ülkenin tek lideri olarak tanındı.

Suriye’de Hafız Esad rejiminden bu yana olağan üstü hal yasalı uygulanmaktadır. Burjuva demokrasinin hemen hemen hiç işletilmediği ülkede, sisteme muhalif olan hiçbir gücün yaşanmasına izin verilmediği bilinir. Örneğin sisteme muhalif bir kişi 20 yıl göz-atlında tutulup hakkında soruşturma yapılıyor gerekçesiyle hiçbir şekilde mahkemeye çıkartılmayabilinir. Ayrıca devlet içerisinde farklı kliklerin güç ilişkileri ciddi oranda belirleyici bir rol oynamaktadır.

Suriye’nin iç idari yapısında da mezhepsel yapıların güçleri bir biçimiyle etkilidir. Suriye dört ayrı idari yapıya göre bölünmüş. Bunlara bağlı 14 il, 60 ilçe ve 206 bucak var. Örneğin En büyük ili olarak bilinen Halep’in yüz ölçümü 18,500 km2 bir alana sahip olup, nüfusu ise 3,3 milyondur. Nüfus bakımından kinci büyük kenti olarak bilinen başkent Şam’ın yüzölçümü 1599km2 ve nüfusu 2,2 milyondur.

Suriye’nin iç idare yapısı şöyle örgütlenmiş: “İller, içişleri bakanı tarafından önerilen ve bakanlar kurulunun onayından sonra devlet başkanı tarafından atanan valiler tarafından yönetilir. Vali, illerde idari işler, sağlık, sosyal hizmetler, eğitim, turizm, bayındırlık hizmetleri, ulaştırma, ziraat, sanayi, sivil savunma ile kanunların uygulanması ve düzenin sağlanmasından sorumludur. Vali, üyelerinin dörtte üçü dört yıllığına halk tarafından seçilen, geri kalanı içişleri bakanı ve vali tarafından atanan il meclisi ile birlikte çalışır. Buna ek olarak, merkezî hükümetin meclisin seçilmiş üyeleri arasından atadığı altı ile on kişi çeşitli görevlerde yürütmeden sorumludur.

İlçe ve bucaklar, valinin atadığı ve içişleri bakanının onayladığı yetkililer tarafından yönetilir. Bu yetkililer, seçilmiş ilçe meclisleri ile birlikte çalışarak yerel gereksinimlere karşılık verir ve merkezî hükümet ile köy ağaları, aşiret liderleri gibi geleneksel yerel liderler arasında bağlantıyı sağlar.” Suriye idari yapısında merkezi otoritenin çok büyük bir etkinliği söz konusudur. Devlet başkanı, yerel yönetimi belirlemede tek başına yetkilidir. Bu bakımdan, bugüne kadar muhalefette olan hiç kimse yerel yönetimlerin başına atanmamıştır.

Bölgesel ve Uluslar Arası Ekonomik İlişkileri

Suriye’nin Arap ülkeleri ve Türkiye ile olduğu gibi Avrupa ülkeleriyle ticari-pazar ilişkileri oldukça geniştir. Örneğin 2009 yılında Suriye’nin başlıca ihraç pazarları arasında Almanya’nın % 20, İtalya’nın % 10 ve Fransa’nın % 8’lik bir payı bulunmaktadır. Türkiye ile çok ciddi politik ilişkileri bulunmasına rağmen ihracattaki payı % 6'dır. İthalat payında ise yıllarda Çin ile % 15, Türkiye ile % 10, Rusya % 8 ve İtalya %7 gibi ülkeler ön plana çıkıyor.

Ülkenin yarısına yakını çöllerle kaplı olmasına rağmen Suriye bir tarım ülkesi olarak bilinmekledir. 2009 yılı verilerine göre Suriye’nin GSYİH 99,5 milyar dolardır. Kişi başına düşen gelir ise 4,900 dolar civarındadır. Bundan petrol gelirlerinin önemli bir payı olduğu biliniyor.

Suriye’de son yıllarda önemli petrol rezervleri tespit edildi ve bugün günlük 700 bin varile civarında üretim yapılmaktadır. Örneğin sadece Tanganyka sahasında 2.4 milyar varil petrol kapasitesinin olduğu tespit edil ve günlük üretimin ise 60.000 varil civarındadır. Petrol arama ve işletme hakkı önemli oranda ABD şirketlerine verildi. Suriye Petrol Şirketi (SPC) Hindistanlı Oıl & Natural Gas Corporation (ONGC) ve ABD’li Improved Recovery Group’tan oluşan Konsorsiyumu petrolün çıkarmasını ve üretimini yapmaktadırlar. Ayrıca SPC Hırvat INA Industries Nafta ve ABD’li Veritas DGC Inc. İle Akdenizde Offshore aynı şekilde petrol arama ve üretme faaliyetini yapmaktadırlar.

Suriye petrole paralel olarak doğal gaz rezervleri bakımından da potansiyel ülke olarak görülmektedir. Suriye’nin gaz rezervleri 900 milyar m3’den fazla olduğu tahmin edilmektedir. Günlük gaz üretimi yaklaşık 35 milyon ft3 civarındadır. Suriye’nin bilinen ve keşfedilen rezervlerin bugünkü verilerine göre 40 yıl devam edeceği hesaplanmaktadır. Ayrıca Mısır, Lübnan ve Suriye üçlüsü olarak doğalgazını pazara sunmak üzere 1 Milyar dolar değerinde bölgesel boru hattı kurulması için bir anlaşma imzaladılar. Boru hattının Mısır’ın kuzeyinde yer alan Arish’ten başlayarak Ürdün-Lübnan hattı üzerenden Suriye’ye bağlanması planlanmaktadır. Boru hattının Mısır ve Ürdün arasındaki bölümünün inşaatının tamamlanmış durumdadır. Suriye üzerinden Türkiye’ye de bağlanması hesaplanmaktadır.

Tespit edilen petrol ve doğal gaz rezervleri dikkate alınarak Suriye’nin orta düzeyde enerji kaynaklarına sahip olacağı düşünülmektedir. Özellikle Ak Deniz havası dikkate alındığında enerji yatakları bakımından ciddi bir potansiyel bölge olarak görülmektedir. Bu bakımdan Suriye sadece bölgenin politik dengeleri bakımından değil aynı zamanda olası enerji potansiyeli bakımından da önemseniyor.

Bu bakımdan küresel güçlerin Ortadoğu’daki bölgesel ilişkilerinde Suriye, her zaman önemini koruyan bir ülkedir. Ham petrolün büyük kısmının AB ülkelerine ihraç etmesi ve ayrıca genel olarak ithalat ve ihracat bakımından da AB ülkeleriyle yakın bir ilişki içinde olması, Suriye’nin bölgesel ve uluslar arası ilişkilerinin arka planının da çok farklı oluğunu gösteriyor.

Bölgesel İlişkilerde Denge Ülkesi

Suriye’nin denge politikası hep çok yönlü oldu. ABD tarafından belirlenen ‘Yeşil Kuşak’ strateji ve daha Arap ülkeleri merkez alınarak uygulandı. 12 Mart 1971 tarihinde yapılan referandumla oyların yüzde 99’unu alan Hafız Esad, Suriye’de bu güne kadar yaşanacak yeni bir süreci başlatmış oldu. İktidar gücünü bütünlüklü olarak pekiştiren Esad, dış politikada belirgin bir değişikliğe gitti ve Sovyetlere çok yakın bir çizgi izledi. Askeri olarak Sovyetlerin tam desteğini alan Baas rejimi, bölgesel politikalarını Sovyetlerin ihtiyaçlarına göre belirledi. Dış politikasındaki bu değişiklik Suriye için aynı zamanda bir güvenlik olgusu olarak algılandı.

ABD’nin Ortadoğu bölgesini asker-ekonomik ve politik olarak kuşatması, Suriye’nin kırılgan olan iç politikasında ciddi sorunlar yaratması olasılığı oldukça yüksekti. O dönemlerde Sovyetler Birliği’nin dünya çapındaki politik etkinliği ve askeri gücü Suriye ilişkileri içinde önemli bir avantaj oluşturduğu gibi ciddi ekonomik yardımlar alması iç ilişkiler bakımından da bir avantaj yarattı. Sovyetler Birliği de Suriye ile olan ilişkilerde Ak Deniz havzasının denetimi bakımından çok önemli stratejik merkez olarak gördü ve değerlendirdi.

Mısır ile birlikte İsrail’e savaş açarak Filistinlilere sahiplenen Suriye, bu politikasını süreklileştirdi ve bölgesel ilişkilerin merkezine oturttu. İsrail arasındaki ‘Altı Gün Savaşları’nın bir tarafı Suriye oldu. İsrail, stratejik öneme sahip olan Golan Tepeleri'ni ele geçirdi ve 1981 yılında ise tek taraflı ilhak etti. Golan Tepelerinin İsrail tarafından ele geçirilmesi, Baas rejimi içinde de iktidar mücadelesinin çok önemli bir aracı haline getirildi.

İsrail-Filistin anlaşmazlığının olduğu her noktada Suriye açık bir taraf oldu. Filistin örgütlerine kapılarını açtı. Lübnan’da ciddi bir etkinlik kuran Suriye yönetimi, Bekaa Vadisini tamamen denetimine aldı ve burayı özellikle Filistin Ulusal Mücadelesinin merkezi haline getirdi. Filistin örgütlerine ciddi destek sunan Suriye yönetimi, bu yönelimle diğer Arap ülkeleri üzerinde psikolojik-politik bir baskı uyguladı. Ayrıca Lübnan’da Hizbullah’ın askeri ve politik güç olması esasen Suriye’nin izlediği bölgesel politikalarla ilişkili olduğu hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu etkinliği sürdürmek için, İsrail’in Golan Tepeleri’in Suriye’ye geri verme isteği, Esad tarafından pek ciddiye alınmadı dahası almak istenmedi. Çünkü böylesi bir çözüm Suriye’nin Filistin meselesindeki politikalarını etkisizleştirmeye yol açabilirdi. Bu bölgesel politikaları etkileyebilirdi. Suriye, Filistin politikası ekseninde petrol üretimine sahip Ortadoğu ülkelerinden çok ciddi yardımlar aldı.

Suriye ile İsrail ilişkileri, esasen Suriye yönetiminin iktidarda kalmasının en önemli faktörlerinden biri olarak görmek mümkün. Bu bakımdan Suriye’nin iç politik dengeleri bakımından İsrail ile olan ilişkiler her zaman birincil derecede önemdedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, ABD’nin bölgede artan gücü ve komşusu Irak’ın küresel emperyalist barbarlar tarafından işgali, Suriye’nin dış politikasını ve özellikle bölgesel ilişkilerini ciddi oranda etkiledi. Baba Esad yerine tecrübesiz ve genç oğlu Esad’ın alması Suriye’de yeni zorlu bir süreci başlattı. İngiliz ekolu ile yetişen Başar Esad, İngiltere ve ABD ile anlaşmak için birçok yolu denedi. ABD’de buna uygun bir politika izledi. ABD eski başkanlarından Carter, bu sürecin bir aktörü oldu ve iki ülke arasında diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu ve geliştirildi. ABD-İngiliz politikasının esası, Suriye’yi İran’dan koparmak ve İran’ı bölgede yalnızlaştırmaktı. Suriye ise kendisine yönelik uygulanan askeri ve ekonomik ambargoyu kaldırmak ve bölgesel ilişkilerde yeniden bir güç olmaya çalışmaktı.
Obama ile gelişen dolaylı ilişkilere rağmen ABD’nin bölgesel küresel işgalinin merkezinde Irak, İran ve Suriye bulunuyordu. İran ile Suriye ortasında bulunan Irak’tan başlanmasının birçok nedeni var. Büyük Ortadoğu Projesinin yaratıcılarının masasında İran’ın ve Suriye’nin üç parçaya bölen haritalar vardı. Bu haritanın yaşam bulması için önce Suriye ve İran’a saldırmak için bir zemin oluşturmak ve Irak’taki askeri gücünü doğrudan kullanmaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Irak’ta ciddi bir direnişle karşılaşan işgal güçleri, Ira’daki iç istikrarsızlıkla meşgul olmak zorunda kaldılar. Suriye’ye yönelmenin işlerine çok daha zorlaştıracağının farkındaydılar. Suriye’de daha önce düşman olduğu Irak Baas yanlılarını ve İslamcı direnişçileri gizli ama çok ciddi oranda destekledi ve Irak’ta işgalci güçlerin başarısızlığı için ciddi bir çaba sarf etti ve önemli oranda da başarılı oldu.

ABD’nin Suriye politikası çok yönlü işlemektedir. İngiltere ve ABD esas olarak Başar Esad’ı tasfiye etmek istemiyor. Bunun birçok nedeni bulunuyor. Öncelikli olarak kimi getireceğine dair somut bir muhalefet yok. Örgütlü bir güç olmadığı gibi Suriye’de halkın önemli bir kesimi hala Esad yönetiminden yana olduğu da biliniyor. İkincisi radikal ‘İslamcı Kardeşler’ örgütünün belirli bir toplumsal tabanı bulunuyor ve İsrail ile olan ilişkiler çok daha ciddi sorunlara yol açabilir. Ayrıca Esad politik zihinsel olarak Batı’ya çok daha yakındır. Bu nedenle Kaddafi’ye yönelik izlenen politika Esad’a karşı uygulanmıyor ya da uygulanamıyor.
Çok önemli bir faktör de, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin tutumu da bu konuda belirleyicidir. Bu nedenle Suriye’de sayıları binlerle ifade edilmeye başlanan ölümler ve tutuklanmalara karşı, ciddi tepkilerin olmaması tesadüfî bir durum değil.

Bütün askeri gücünü kullanarak etkinlik sağlamakta kararlı olan Esad’a yönelik çağrılar, reformların yapılması ve burjuva demokrasisinin önünün açılmasıdır. Ancak Suriye, küresel sermaye güçlerinin politik değişimlerine yanıt vermezse, çok daha ciddi dış müdahalelerle karşı karşıya kalabilir. Bu bir olasılık olarak gündemdedir.

Türkiye’nin Suriye Bakışı; Bizim İç Politikamızdır

Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkiler sanıldığı gibi bahar havasında geçmiyor. Birincisi Suriye için bir Hatay sorunu var. Nüfusunun çok önemli bir kısmı Alevi olan ve Suriye ile çok açık bir gönül bağı olan Hatay sorunu Suriye için stratejiktir. Bu sorun bugünkü koşullarda pek gündemleştirilmezse de Suriye’nin haritasında Hatay kendi toprakları olarak gösterilmektedir. İkincisi ise Kürt Hareketi bölgesel çıkar ilişkilerini de kullanarak uzun süre Suriye’de kaldı. Türkiye için bu sorun hala önemini koruyor. Son birkaç yıldır karşılıklı geliştirilen politikalar, bir yumuşama eğilimi gösterse de stratejik bir çözüm oluşmuş değil. Bu bakımdan Suriye’deki bugünkü gelişmelerle geçmiş tarihsel ilişkiler ve sorunlar arasındaki bağın iyi kavranması önemlidir.

Suriye’deki gelişmeleri ‘Türkiye’nin iç politikası’ olarak gören başbakan Erdoğan, aynı zamanda politik yöneliminin ana hedefini açıklamış oldu. Birincisi uluslar arası diplomatik kuralları çiğneyerek, bir ülkenin iç politik sorunlarını doğrudan Türkiye’nin iç politikası olarak görmek, esasen Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ciddi politik kaygılarla ilişkilidir. Bunun ikili yönü bulunuyor. Birincisi Suriye’deki politik gelişmeler Türkiye’nin iç politikalarını ciddi oranda etkileyecektir. İkincisi bölgesel politikalarını ters yüz etme olasılığı oldukça yüksektir. Türkiye bakımından her ikisi iç içe geçmiş ve birbirleriyle bağlantılıdır. Suriye’deki politik kaosun merkezinde ‘Kürtlerin Demokratik Özerkliği’ ilan etmeleri sorunudur. Ülke içinde en örgütlü güç olan Kürtlerin politik yönelimi bölgesel dengeleri çok ciddi oranda etkileyebileceği gibi özellikle Türk devletinin kırmızı çizgilerini bütünlüklü olarak işlevsizleştirecektir. Kürtler ile Esad yönetimi arasında doğrudan veya dolaylı bir anlaşmanın olduğu kamuoyunda sürekli vurgulanıyor. Suriye’de hiçbir hakka sahip olmayan Kürtlerin, Esad yönetimine karşı ayaklanmamaları, izledikleri taktik politikalarla ilişkilidir. Kürtlerin ayaklanması demek, Suriye yönetiminin çok büyük bir politik krizle karşı karşıya kalması demektir. Esad, bu gerçeğinin farkındadır ve ilk iş olarak Kürtlerle bir anlaşma yapmasıdır. Türkiye, Suriye’de olası bir Kürt ayaklanmasının olması dâhilinde askeri müdahale seçeneğini kullanabileceğini ve bir bakıma Suriye’ye yardım edeceğini bir çok kez dolaylı olarak vurguladı.

AKP hükümetinin Suriye çok açık bir destek vermesinin arka planında Kürtlerin politik konumlanışı ve statüsü bulunuyor. Türkiye, Suriye’nin hiç bir şekilde Kürtlere belirli bir statü verilmesini istemiyor. Buna kesinlikle karşı çıkıyor. Suriye’nin ise Kürtlerle belirli bir anlaşma yaptığı söyleniyor. Bu nedenle son günlerde AKP’nin yani devletin politikası giderek Esad yönetimine karşı oluşmaya başladı. Suriye sınırları içerisinde özerk bir Kürt bölgesinin oluşması, bölgesel ilişkilerde önemli bir sürecin başlaması anlamına geliyor.

Henüz kendi içinde bir çözüme kavuşturmamış dahası kavuşturma niyetinde olmayan Türkiye’nin Suriye’de Kürt sorunun çözümü yönünde atılacak radikal adımlar, kendisi için ciddi bir tehlike olarak görmektedir. Bu yönelim aynı zamanda Türkiye’nin bugünkü mevcut bölgesel dış politikasının çöpe atılması anlamına gelir. Bu süreç fiilen başlamış bulunuyor. Artık Türkiye kendi bölgesel dış politikasını değiştirmek zorundadır. Bunun için öncelikle kendi iç politik dengelerini yeniden şekillendirmek zorundadır.

Sonuç olarak, Suriye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Esad rejimi kendi gücünü yeniden tesis de etse, değişim kaçınılmaz olarak gündemdedir. Suriye’nin iç politikasının ana halkası Kürt sorunudur. Bu noktadaki bir çözüm Suriye ve Kürtler bakımından önemli politik sonuçlar doğuracağı gibi bölgesel ilişkileri yeniden şekillendirecektir.

Dengeler ülkesi Suriye’de değişimler artık kaçınılmazdır.