12 haziran seçim sonuçlarından ne anlamalıyız?

”Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın (…) egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir…”
12 Haziran akşamı CHP seçmeni birçok arkadaşım, facebook’ta Nietzsche’nin bu pasajını paylaşıyordu. Bu sözleri paylaşan onlarca kişi, Nietzsche’yi okumak/anlamak şöyle dursun, üstadın ismini bile doğru yazamıyordu ama onun elitist düşüncesini hayli çabuk ve umutsuzca benimsemişti. Üstelik nasyonal sosyalizmin kendisine peygamber kabul ettiği bir filozofun demokrasiye saldıran görüşlerini savunmak –eğer seçim mağlubiyetinin hayal kırıklığının gelip geçici bir ürünü değilse- CHP’lilerin faşist veya Nazi oldukları yönündeki iddiaları desteklemeye yarayacaktı. Daha da ilginci, Nietzscheci bir düsturu benimseyen ve demokrasiye inanmayan biri, ne diye oy kullanır ve ne diye “Bu herifleri başımızdan def etmek için haydi hep beraber sandığa!” şiarıyla demokrasi misyonerliği yapardı? Türkiye’deki seçmenlerin yarısını zalimlerin, hainlerin, madrabazların köleleri olan cahiller güruhu olarak görmek, kendisinden farklı düşünen insanlara karşı ne denli saygısız olunabileceğini ve buradan banalleştirilmiş bir şiddetin ne denli kolay üretilebileceğini göstermesi bakımından da önemliydi. Ancak tüm bunların asıl ve en önemlisi şuydu: “Öteki”ler sadece siyaseten farklı düşünceleri olan insanlardı…
***
Bir arkadaşım, “Demek ki düşündüğümden çok daha fazla yedirmişler aç milletimin aç vatandaşlarına…” diye yazıyordu. Türkiye’yi anlamak konusunda birilerinin bir yerlerde bir şeyleri yanlış yaptığı gün gibi ortadaydı. Körü körüne desteklemek ve körü körüne karşı çıkmak… Aç bırakılmış bir milleti yedirip, doyurmak beğeni duygusu yaratmalıydı ya da aç bırakılmış bir milletin öylece aç kalmaya devam etmesini istemek demekti. Düşüncenin akıp gittiği kanalların bunlar olması, garip bir politik patoloji yaratıyordu. Üstelik karşı cenah kolaylıkla bir misilleme yaparak, “Kılıçdaroğlu gibi merdivenden inmeyi bilmeyen birinin ardından gidecek 11 milyon cahil bulabilirim” diyebilirdi. Neyse ki, iş oralara varmadı. Tabii bu arada, bir yandan İsveç’in bir yandan İsviçre’nin kapış kapış kapacağı gürbüz ve cevval Türk gençleri, “Yarın ülkeyi terk ediyorum!” diye ulusa seslenişte bulunuyor ve buna mukabil Avustralya Genel Valisi, “Lütfen Türk gençleri, birazınızı olsun bize bekleriz” diye canlı yayınla açıklama yapıyordu(!)…
Bu arada, birden Atatürk resimleri profil resimlerine dönüştürülürken, Atatürk’ün –sanki onun zamanında serbest seçimler ve demokrasi varmış gibi- “bir kilo pirince oy satmak”tan bahsettiği uydurma vecizeler ve “ortaçağ karanlığına dönüyorsunuz madem, yıkın diktiğiniz heykellerimi” türünden şiirler ya da “12 Haziran 2011: Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılış tarihi” gibi aforizmalar peyda oluverdi. Hazımsızlığı/hayal kırıklığını bir kenara bırakırsak, bu sözler halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçu olarak yorumlanabilecek ve bölücülük olarak dahi yorumlanarak Türk Ceza Kanunu’nun 213, 214, 216, 217.maddelerinden hareketle hukukî açıdan çokça baş ağrıtacak bir durumdu. Yani bu noktada, “cahiller” güruhunu suçlayanlar da, cahiller kadar cahilce davranıyordu maalesef. Bu gerilim, siyasetin doğasını anlamak için “gerektiğinden az şey bilip, gerektiğinden fazla geriliyoruz” dedirtecek bir yere yaslanıyordu. Oysa siyaset, doğal durumda insanın insanla hukuksuzca savaştığı –homo homini lipus- kurgusundan hareketle, şiddeti ortadan kaldırmayı, gerilimleri akıl, izan ve söz/eylem ile aşabilmeyi amaçlıyordu. Kamusal insanın agorada bulunma sebebi buydu. Toplumsal bir düzen oluşturarak şiddeti ortadan kaldırmak, demokrasiyi ideal bir “araç” hâline getiriyorsa, gücü buradan gelmekteydi.
***
Bu uzun girizgâhtan sonra sonuçlar ne söylüyor, ona bakabiliriz… 12 Haziran’ın şüphesiz güçlü mesajları var. AK Parti/AKP’nin (nasıl söylendiğini hiçbir zaman önemsemediğimi belirtmeliyim) demokrasi tarihimizin üç genel seçim üst üste oy oranını artırarak tek başına iktidar olmakla, hem seçilmek hem de kesintisiz en uzun süre iktidarda kalmak üzere iki rekor birden kırması bunların başında geliyor. Bu, iki yıl sonra Tayyip Erdoğan’ın, Türk demokrasisinin en uzun süre başbakanlık yapan ismi ve -daha açık şekilde söyleyelim- Türk demokrasi tarihinin “en başarılı” lideri olmasını da beraberinde getiriyor. Yaklaşık 9 yıllık iktidarın ardından, oylarını 5 milyon daha artırmak ve her iki seçmenden birinin desteğini almaya devam etmek kolay açıklanabilir bir şey değil. Bu yüzden bir önceki yazımda, seçimlerin heyecansız geçeceğini, muhalefetin de desteği ile “körler ülkesinde tek gözü görenin kral yapılacağını” belirtmiştim. Tüm eksiklikleri ve aksaklıklarına rağmen halkın Erdoğan’ın partisini seçmesi, onun Ergenekon konusundaki tavrından, Kürt meselesindeki arayışlarına dek geniş bir toplumsal destek gördüğünü anlatıyor. Bu gerçeği kabul ettiğimizde, bu politikaların halk nezdinde onay ve destek bulduğunu, böyle yönetilmek istediğini görürüz. Erdoğan’ın “%53, %47’den büyüktür” gibi anlamsız bir yorumla meşruiyetini sorgulamayı bir kenara bırakıp, bu desteğin bir “İkinci Tek Parti” yaratmaması için akl-ı selim sahibi bir muhalefetin önemini artık kavramalıyız. Tek Parti tehlikesi AKP/AK Parti ve millet için şimdilik sokaktadır, ancak son demlerdeki kimi ölçüsüzlükler sürer ve dikkatli olunmazsa, bu tehdidin kapımıza dayanması hiç de imkânsız değildir. Bu yüzden seçim türküsüne sadık kalmanın yanında, “Kontrolsüz güç, güç değildir!” sözünü de unutmamaları, iktidar mensuplarının hayrınadır.
***
Muhalefet, demokrasi için iktidardan daha önemli bir unsurdur. Bir yıllık Kılıçdaroğlu CHP’sini istihza ile eleştirmemin temel sebebi bu tarihsel realitedir. İlkeli ve saygın bir muhalefet şimdi çok daha önemliyken, CHP’nin kısır döngülerden hâlâ çıkamadığını izliyoruz. Seçim akşamı insanlar, Kılıçdaroğlu’nun oy kullanabilmesini, AK Parti’nin “Hayaldi, gerçek oldu” sloganıyla mizah malzemesi yaptı. %40 hedefine bakıldığında %26’nın başarısı, %55 hedefleyip %50 alan iktidar partisine kıyasla şüphesiz başarısızlıktır. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun %26 ile “zaferini ilân etmesi” ve vekil sayısını artırdığını vurgulaması, aslında CHP’de kendisine karşı girişilebilecek muhtemel bir darbe teşebbüsünün önünü almayı amaçladığını göstermektedir. Aksi takdirde 9 yılın yorgunluğuna rağmen iktidarın kendilerini ikiye katladığı bir ana muhalefet partisi nasıl başarılı sayılabilir? Dahası, 2007’de %20, 2009’da %23, 2011’de %26 oy almış bir partinin, AK Parti’nin %50’sini aşmak için hızını hiç kaybetmeden 9 seçime daha katılması gerekecektir. Ayrıca 3,5 milyon yeni seçmen kazanmak da 5 milyon yeni AKP’linin yanında önemini yitirmektedir. Bu tablo, daha eğitimli, daha şehirli, daha sosyal olan yeni neslin de yarısının AKP’li olduğunu göstermektedir. Burada 10 milyon yeni kayıtlı seçmenin etkisi de, CHP’nin sadece 7 ilde birinci parti olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Hepsinin ötesinde, “ikinci gelen ilk kaybedendir”. Asıl bu unutulmamalıdır…
Beni edepsizlikle suçlamamanız ricasıyla sözlerimi daha fazla uzatmadan şöyle bitirmek isterim: Umarım bu muazzam başarının sarhoşluğunu yaşayan AK Parti, FAK Parti’ye dönüşmez…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

10 + six =