17 Ağustos Felaketi ve isimsiz kahramanlar

1999 senesi 11 Ağustos günü gündüz güneş tutulması olmuştu. Antalya’da indirimli tarifeden tatil yapıyor, havuz kenarında bangır bangır pop müzik falan çalan bir yerel radyoyu mecburen dinliyor, güneş tutulmasını izliyordum. O gün ilk kez radyoda haberlerde Med devletinin adı anıldı. Lidyalılarla Medler arasında yıllar süren savaşın, M.Ö 585 yılında güneş tutulması nedeniyle sonlanmasına değinildi. Meraklısı için not: Medler dediğimiz Mezopotamya tarihinin anlı şanlı Kürt devletidir. Hani “Kürtler hiç devlet mi kurmuşlar sanki de şimdi devlet istiyorlar?” falan diye ofur kofurlanan derin devlet menşeli medya uzmanlarına/albaylarına insanlık tarihinin yanıtıdır; şamarıdır. (Sanki devlet kurmak marifetmiş gibi; ama bu da ayrı bir mevzu.) Bir şeyler oluyor bu memlekette diye düşündüm biraz da hayretle. Hayırlısı…

Hayra alamet değilmiş. 17 Ağustos sabahına depremle uyandık. Uzaktaydım ama hayatını kaybeden dostlarım oldu. izmir’e geldim cenazelerine katıldım. Aile, dozerciye kişi başı 1000 dolar vererek onların vücudunun enkaz altından çıkarılmasını sağlamıştı ve İzmir’e getirilerek usulünce gömülebildiler. 

Bunun anlamını, bir hafta sonra Yalova’dan başlayarak İzmit’te noktalanan uzun “gezintim” esnasında idrak edebildim. Ceset kokusu hala her yerdeydi. Salgın hastalık tehdidine karşı toplu mezarlar kazılıyor, üzerine kireç dökülüyordu. Damperli kamyonlar dolusu enkaz, halen yollarda konvoylar halinde hummalı biçimde taşınarak “bilinmeyen bir yere” götürülüyordu. Tabi o enkaz içinde binlerce insan “enkazı” da vardı. Herkes dozerciye 1000 dolar ödeyecek durumda değildi ya da yakınlarını tek parça enkazdan çıkarabilecek kadar şanslı değildi.

“Dayanışma Gönüllüleri”, 17 Ağustos depremi sonrasında tam bir destan yazdılar. Unutmayalım. Zor zamanda bütün güçleriyle, isimsiz kahramanlar olarak oradaydılar. Şimdi isim anmak doğru olmaz ama artık aramızda olmadığı için Mansur Balcı hocamızın o süreçteki fedakârlığını, enerjisini hayranlıkla anmak isterim.

Londra’ya döndüğümde oradaki ÖDP’li yoldaşlarla da bir dayanışma grubu kurduk. O zamanlar ÖDP’nin ÖDP olduğu zamanlardı. Özellikle kamu emekçilerinin KESK örgütlenmesiyle oluşturduğu hak mücadelesinin rüzgârına açtığı yelken altında solun birçok kanadını bir araya getirmiş, derin devlete, mafyaya, büyük sermayeye ve cılız da olsa ırkçılığa/şovenizme açıktan meydan okuyan bir parti haline gelmişti. Sokaktaki gücü sandığa yansımıyordu orası doğru; çünkü kitleler, gündelik hak ve özgürlük mücadelesinde omuz omuza olmakla birlikte seçim zamanı geldiğinde “şanslı olan ata” yani CHP’ye oynamayı tercih ediyorlardı oylarını “aşırı sol” bir partide heba etmektense… Hikayemize dönersek, bir süre sonra geri dönüp bir kez daha deprem bölgesini İstanbul ÖDP teşkilatından yoldaşlarla ve partinin tahsis ettiği bir araçla turladık ve taradık. İhtiyaçları saptadık. Yurtdışından o bölge ile olabildiğince dayanışma ve yardımlaşma içinde olmaya çalıştık. O zaman yine hayatta olan Londra/Hackney bölgesi belediye meclisi üyemiz Nilgün Canver’in çabaları olmasa bunları yapamazdık. Sevgisi kalbimizden hiç eksik olmayacak Nilgün Canver’i de bu vesileyle saygıyla anıyorum.

Büyük bir felaket, benzerine şahit olmadığımız bir trajediydi. Ama bazı hayırlara vesile olduğu da inkâr edilemez. İnsanlığın, “normal” zamanlarda içine sığındığı egoist, bireyci ve rekabetçi zırhtan zorluklar altında nasıl sıyrılarak kolektif ve dayanışmacı bir ruh içinde hareket edebildiğini bu felaket bize öğretmiş oldu.

O ruhu, bir daha “Gezi” sırasında gözlemleyebildim kısa bir süre. O zaman bir felaket yaşanmıyordu ama herkes birbirinin kuyusunu kazmak yerine birbirinin arkasını kolluyordu. Keşke doğal afetlere ya da büyük toplumsal çalkantılara gerek kalmadan her günümüzü o insanlık durumu içinde yaşayabilsek. Yaz geçiyor… Komünizm bu kış gelir umarım felaketsiz, trajedisiz…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

six + twelve =