17 Ağustos’un Ardından: İki Rejim ve İki Deprem

Nejla Kurul – Türkiye kapitalizmi neo-liberal evresini sürdürürken iki ayrı rejim döneminde yaşadığı iki deprem, devlet ve toplum reflekslerini ve iktidarın almak istediği, aldığı, almadığı ya da alamadığı önlemleri tartışmak açısından bir olanak sağlıyor. Öyle ya içinde yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin değiştirilmesine dönük talepler ve arzular her gün dile getiriyor. Toplumun sorunlarını hissedemeyen ve yıllar sonra kullanılabilecek doğal varlıkların müjdesini bugünden vererek Türkiye toplumunu oyalamaya ve siyasal uzatmaları oynamaya çalışan bir rejim ile karşı karşıyayız. Bir yandan içinde yaşadığımız rejimi sorgularken diğer yandan kendi yurttaşlık performansımızı sorgulamalıyız.

17 Ağustos Depremi ve Parlamenter Sistem

Bir sabah, 17 Ağustos 1999’un sıcak sabahında yerel saat üçü biraz geçerken Kocaeli/Gölcük merkezli bir deprem oldu. Gecenin en karanlık anlarında, pek çoğumuz derin bir uykudaydık. Tuğla, beton ve demir molozları altında nefes almakta zorluk çeken insanlarla depremi hiç hissetmeyen insanlar birbirinden çok farklı bir gece yaşadılar. 17 Ağustos depremi, tüm Marmara Bölgesi’nde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi. Resmî raporlara göre 17.480 ölüm, 23.781 yaralanma oldu. 505 kişi sakat kaldı. 85.211 ev, 42.902 işyeri hasar gördü. Ayrıca 133.683 bina çöktü, yaklaşık 600.000 kişi evsiz kaldı. Ülke genelinde tahminen 16 milyon insan depremden değişik düzeylerde etkilendi.

Deprem, büyük çapta can ve mal kaybına neden oldu. İktidardaki bir koalisyon hükümetiydi: 57. Hükümet. Anımsarsanız Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz geniş tabanlı bir koalisyonun ortaklarıydılar, koalisyon burjuva demokrasisinin parlamenter sistemi idi.

Bu dönemde depremle ilgili olarak muhtemelen en acil ihtiyaçlar giderildi, depremin kalıntıları ortadan kaldırıldı. İnsanlar yitirdikleri yakınlarının acısıyla başka bir hayata başlamak zorunda kaldılar. 1999 genel seçimlerinden sonra kurulup 2002 seçimlerine kadar ülkeyi yöneten koalisyon hükûmetinin üç ortağı da 2002 erken seçiminde barajı aşamayarak TBMM dışında kaldı. Böylece seçim barajı 57. Hükümetin tüm partilerini vurdu ve 2002 genel seçimlerinde verilen oyların yüzde 46.3’ü Meclis’te temsil edilemedi. AKP böylesi bir seçim atmosferinde iktidar oldu.

Elazığ Depremi ve Türk-İslam Tipi Başkanlık Sistemi

Elazığ (2020) depremini bu yıl yaşadık, acısı henüz çok taze. Depremde 37’si Elazığ ve 4’ü Malatya’da olmak üzere 41 kişi yaşamını yitirdi, 1466 kişi hafif ve orta derecede yaralandı. Bazı binalar yıkıldı. Deprem olduğunda rejim, Nisan 2017 referandumu ile değişmiş, 10 Temmuz 2018 tarihi itibariyle de uygulanmaya başlamıştı; resmi adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, halk arasında bilinen biçimi ile Türk Tipi Başkanlık Sistemi. Elazığ depremi 18 yıldır iktidarda olan AKP’nin MHP ile ortak olduğu 67. Hükümet dönemine rastladı.

Depremler birbirini izleyen iki ayrı rejim döneminde yaşandılar. Her ikisinde de depremin fiziksel, sosyal ve ekonomik sonuçlarını gidermeye ve olası deprem koşullarında önlem almaya dönük çalışmalar yetersiz kaldı. Ancak belirtmeliyiz ki iki depremin finansmanı konusunda iki rejimin yaklaşımlarında kayda değer bir farklılık vardı. Geniş tabanlı koalisyon Hükümeti’nde (1999) depremin yol açtığı yıkımı azaltmak için bankaları, yani finans sermayeyi vergilendirmek amaçlanmıştı. Zira hedeflenen 1,9 Katrilyon liralık gelirin 1,6 katrilyonu bu yolla bankalardan sağlanacaktı. Yasa sabaha karşı üç gibi çok az sayıda milletvekilini katılımı ile hızlıca çıkarıldı (1) , fakat üç-beş ay içinde bankalar güçlü bir lobi ile ödedikleri vergiyi Hazine’nin yeni borçlanması sırasında elde ettikleri yüksek faizlerle geri almayı başardılar. Geriye halen ödemekte olduğumuz iletişim vergisi kaldı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminde, 17 Ağustos depremi gibi bir afet ortada iken binaların güçlendirilmesi, riskli binaların yıkımı, toplanma alanlarının artırılması, bölgeye uygun depreme dayanıklı konutların inşası gibi siyasalar hayata geçirilmedi. Sonuç olarak iki deprem ve iki rejim depremzedelerin hayatında önemli değişiklikler yapmadı.

Ne var ki iki rejim döneminde toplumsal hayatın dinamikleri birbirinden bir hayli farklı işledi, 17 Ağustos depreminde toplumsal güçler resmi otoritelerden daha enerjik biçimde afet bölgesine ulaştı ve göçük altında kalan insanları çıkarmak, onlarla dayanışmak üzere işe girişti. Daha sonra devletin resmi görevlileri ile toplumsal güçler depremin ilk beliren yaralarını kolektif biçimde sarmaya çalıştılar.

Toplumsal güçlerin doğal afetler karşısında dayanışma amacıyla verdiği sağlıklı toplumsal etkilenişler hem Elazığ Depremi hem de COVİD-19 salgını günlerinde iktidarca baskılandı. AKP-MHP’li olmayan belediyelerin, siyasal partilerin ve derneklerin bağış ve yardım toplama ve dağıtma çabaları “devlet içinde devlet olmaz” denilerek engellendi. Bugün Türkiye’de devletin sivil toplumu kendi isterleri doğrultusunda baskıladığı, onları kendi hedefleri ile uyumlu hale getirmeye çalıştığı otoriter bir dönem yaşanıyor. Ne var ki anımsatmakta yarar var; depremin olumsuz etkilerinin yansıra pek çok ekonomik ve politik etken nedeniyle seçmenler, 17 Ağustos’tan iki yıl sonra erken genel seçimlerde koalisyon ortağı olan ve demokratik olmayan seçim barajını savunan üç siyasal partiyi yüzde 10 barajının altında bırakarak cezalandırdı.

Burada dikkatimizi çekmesi gereken konu, 57. Hükümet’in deprem bölgesinde bulunan Türkiye’nin kentlerini doğal afetlere daha hazırlı hale getirmek üzere ciddi bir işe girişmiş ve önemli bir fon sağlamak üzere yasa çıkararak harekete geçebilmişti. Geniş bir koalisyon hükümeti olması nedeniyle farklı politik tabanların deprem nedeniyle yaşadığı acıları hissedebilmişti.

Özellikle Türk Tipi Başkanlık sistemi olarak da geçen AKP-MHP koalisyonu için depremler, binaları güçlendirmek, kenti olası depremlere hazır hale getirmek, toplumu bilinçlendirmek, ya da yaşanabilir şairane bir kentler yaratmak yerine inşaat sektörünü fonlamak, otoyollar yapmak gibi işlere kısaca betonlaşma ve rantların yandaş müteahhitlere dağıtımı anlamına geldi. 57. Hükümet finans sermayeyi vergilendirme yoluna gidebilmişti. AKP/MHP iktidar bloğu halkın kolayca vergilendirilmesi yolunu seçti. Ama ikisinde de yasaların toplumsallaştırılması ve yasa çıktıktan sonra uygulamaya ne denli geçtiğinin toplumsal güçler tarafından izlenmesinde başarılı olunamadı. Görülüyor ki artık iki deprem için de “anma” dışında bir çalışma yapılmıyor, deprem vergilerinin nereye harcandığını takip eden sivil toplumsal örgütlenmeleri ne yazık ki yok. Muhalefet de ancak yılda bir 17 Ağustos anmasına dair bir söz kuruyor.

Siyasal iktidarın ciddi deprem riski altındaki Türkiye’de neden TMMOB gibi kitle örgütlerini ve uzmanları dikkate almadığı, dolayısıyla tedbir geliştirmediği sorusu üzerine yoğunlaşalım. Bu sorunun yanıtının toplumsal sınıfların güç ilişkileri ile ilişkisi olduğunu ifade etmeliyiz. Birincisi iktidarın burjuva demokrasilerinde sermaye gruplarının devlet makinesi içinde çok güçlü lobileri olduğunu biliyoruz. Harvey’in belirttiği gibi (2), her türlü doğal, sosyal ve reel felaketlerin ve krizlerin kapitalist sınıf için ve onun tarafından manipülasyonu söz konusu oluyor. Kâr güdüsü en şiddetli insani acılara bile kapitalistlerin buz gibi bencil gözlerle bakmasına, “buradan ne kazanırım?” sorusuna yönelmesine yol açıyor. Eğer toplumsal muhalefet güçsüz, bu nedenle etkin değilse, deprem gibi büyük travmalar sermaye sınıfının deprem alanlarında kâr güdüsü ile dolaştığı, kelimenin tam anlamı ile at koşturduğu bir alan haline geliyor.

Ayrıca AKP-MHP iktidar bloğunun egemenliğinde kamu yararını gözeterek konuşma cesareti gösterecek bürokratlar ve uzmanlar kaldı mı bilmiyorum. Üniversiteler bile bir suskunluk sarmalı içerisinde. Örneğin İstanbul’a her gün “ihanet ediliyor”, ne var ki çok az itiraz oluyor. Ayrıca Kanal İstanbul açısından da bu olguya bakalım. Hem iklim krizi açısından hem de inşası sırasında 20 milyon kilogram patlayıcı kullanılacak olması nedeniyle çok riskli bir mega proje olan Kanal İstanbul, demokratik kitle örgütlerinin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ve konuşan az sayıda uzmanların tüm uyarılarına karşın iktidar tarafından ısrarla savunuluyor.

Deprem Vergileri Nerede Kullanıldı?

En sık sorulan sorulardan birisi deprem için toplanılan vergilerin nereye harcandığıdır. 17 Ağustos 1999’da yaşanan büyük depremin ardından çıkartılan 4481 Sayılı Kanun ile deprem vergileri getirilmişti. Bunların arasında, bir sefer alınması planlanan ve AKP iktidarı döneminde 2004 yılından itibaren kalıcı hale getirilen, “Özel İletişim Vergisi” başta olmak üzere 2003-2019 arasında (2019 yılı fiyatlarıyla) 147 milyar lira toplam deprem vergisi toplandığı resmi olarak açıklandı (3).

Sevda Akar’ın yaptığı doğal afetlerin kamu maliyesi üzerindeki etkileri konulu doktora tezinde (4) Marmara depreminin toplam ekonomik maliyetinin 9 ile 13 milyar dolar arasında olduğu tespiti yapılıyor. Bu karşılık deprem vergisi olarak toplanan 147 milyar lira, bugünkü döviz kuruna çevrildiğinde (7.25 ile çarparsak) 20 milyar dolara karşılık geliyor. Yani depremin neden olduğu ekonomik maliyetin iki katından fazla deprem vergisi toplanmış. Bu vergilerin nereye harcandığı konusunda doyurucu bir açıklama yok.

Muhalefetin iktidarın ağzından güçlükle aldığı cümlelere göre deprem vergileri bütçe açıklarının kapatılmasına, duble yolların inşaatına gitmiş. Kemal Unakıtan, kendisine yöneltilen deprem vergilerinin nereye kullanıldığı sorusunu şöyle yanıtlıyor (5): “Milleti aldatmanın âlemi yok. Vergiyi getirirken bir gerekçe aranmış. Deprem vergisi denmiş. Bütçe açığını kapatmak için konulmuş. Bugüne kadar depremzedeye mi gitmiş? Yıllardır topluyorsun bu vergileri, vazgeçemiyorsun da… Kimse kimseyi kandırmasın.” Yine geçen sene Hükümet deprem vergilerinin duble yollar ve inşaatla ilgili işlerde kullanıldığını ifade etti. Toplanan bunca gelire rağmen, son Elazığ depreminde yaşandığı gibi, hala yaygın bir biçimde var olan çürük binaların yıkılması nedeniyle onlarca insan hayatını kaybetti. Üstelik aynı günlerde şiddeti 7,0’ın üzerinde olmak üzere Japonya ve Küba’da ortaya çıkan depremde tek bir kişi bile hayatını kaybetmedi.

Toplanan bu vergilerin, depremin neden olabileceği zararı önlemek ya da azaltmak için kullanılmadığı ortada. Bu durum Durmuş’a göre (6) bütçe sistemimizde vergilerin bir havuzda toplanması ve ayrımsız olarak bütün vergilerin tüm kamu harcamalarının finansmanında kullanılmasıyla açıklanabilir. Yani bizde, “ear-marking” adı verilen ve belli vergilerin belli hizmetlerin sunumunda kullanılması uygulaması söz konusu değil. Batıda bazı ülkelerde örneğin petrol üzerinden alınan vergilerin petrol kullanımının neden olduğu zararlarla mücadelede ya da karayollarının bakımında kullanıldığı biliniyor. İşin aslı ise şu: Vergi deprem gerekçesiyle alınmış olsa da başka amaçlar için kullanılıyor. Böyle bir sistem hükümetlere vergi gelirlerini istediği gibi harcama anlamında ciddi bir kolaylık sağlıyor.

Vergilerin nereye harcandığı sorularına iktidarın verdiği umursamaz tepkiler, halkın bütçe hakkını ortadan kaldıran bir tutum. Oysa demokrasilerde halkın vergilerinin nerelere harcandığını bilmesi en doğal hakkı. Ne var ki sorun iki yönlü! Bir yandan Türkiye’de iktidarlar vergilerin nerelere harcandığını açıklama sorumluluğunu üstlenmiyor, denetim mekanizmalarını yok ediyor; öte yandan yurttaşlar da vergilerinin nereye harcandığını soracak, ne bütçe hakkı bilincine ne de hakkını arama cesaretine sahip, bu bilince sahip olanlar da örgütlenerek, eyleyerek güçlenemiyorlar.

AKP-MHP İktidar Bloğu Deprem Risk Yönetiminde Başarılı Olabilir mi?

Siyasal iktidar, ustalık döneminde kelimenin tam anlamında “az sayıda adamın” oligarşik bir yapının, sermayenin ve devlet elitinin kararlarıyla çalışıyor. Ne parlamentoda ne de kamuoyunda tartışan bu politik özneler çok riskli kararlar alıp uygulayabiliyor. Artık eskiden merkeziyetçi diye eleştirdiğimiz sistem çok daha merkeziyetçi, kapitalist bürokratik piramidin tepesine bir de Saray eklendi. Türkiye’nin yönetimi gökdelenleşti.

İktidar ve politikanın merkezde yoğunlaşmasının şehirlere de yansıması oldu, İstanbul’a “ihanet edildi.” Gökdelenler İstanbul ve Ankara’da gökyüzünü kapatan ucubeler adeta. Türkiye’de (özellikle de son 17 yılda) sayısında patlama görülen 436 adet faal Alış Veriş Merkezi (AVM) var. Bunların 41 tanesi Ankara’da. AVM’ler ağırlıklı olmak üzere İstanbul ve Ankara’da yoğunlaşmış durumda. İhtiyacın çok üzerinde, önceden belirli bir plana uyulmaksızın, çoğu yan yana AVM’ler yapılırken olması gereken asgari miktarın 1/3’ü kadar yeşil alan var. Yeşil alanlar yetersiz kalırken ihtiyaçtan daha fazla yapılan AVM’ler kapanmakta veya fonksiyonunu yitirmekte.

Daha da çarpıcı olan bir olgu, İstanbul’da deprem sonrası toplanma alanlarının AVM’lere dönüştürülmüş olmasıdır (7). Şehir Plancıları Odası İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Tayfun Kahraman, toplanma alanlarının plan değişiklikleriyle satıldığını ve toplanma alanı olarak ayrılan arazilerin yüzde 90’ının dolduğunu ifade ediyor. Ayrıca toplanma alanları İstanbul’un yeşil alanları olduğu için bir yandan yeşil alan kaybı oluşuyor bir yandan da deprem, su baskını, yangın gibi tüm afetlerde kullanılabilecek kaçış noktaları İstanbul özgülünde tıkanmış oluyor.

Tüm iktidar Erdoğan’a, tüm öfke iktidara anlamına da geliyor. Kamera ışığının Erdoğan ve bir avuç insan üzerinde yoğunlaşmasıyla, kamu yararını gözetmeyen kararlarda bürokratlar kendilerinin görünmez olduklarını ya da sorumsuz olduklarını zannediyorlar. Yani böyle yapılarak süreçte sesini çıkarmayan bürokratlar, danışmanlar, teknik uzmanlar, mühendisler sanki aklanıyor. Bana kalırsa sessizlik, suça ses çıkarmamak suça ortağı olmak anlamına geliyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal krizlerde en tepeden en aşağıya devlet yönetiminin büyük bir sorumluluğu var. Artık siyasal iktidar toplumdan ve onun yaşadığı sorunlardan kopuk, hissedemiyor, düşünemiyor. Etrafına “ne kazanabilirim” diyen kâr ve rant odaklı bir anlayışla bakıyor. Ülke bir yıkımın eşiğinde ve öylece bekleniyor.

Tabi bu arada etkisiz bir muhalefetin de bu oluşumda payı var. Muhalefet denilince Parlamento dahil sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin edilgenleşmesine dikkati çekmek istiyorum. Geniş bir demokratik toplumsal muhalif yapılanmaya ihtiyaç varken “ama, fakat” diyen, kendi kendinin parçalanmasına ve etkisizleşmesine yol açan sorunlu bir tavır alış var. Bunu aşmak zorundayız. 17 Ağustos depremi sonrasında toplanan vergilerin nasıl kullanıldığının peşine düşmek gerekiyor. Bu da yasama süreçlerine halkın etkin katılımını ve sürecin izlenmesini gerektiriyor. Özellikle Marmara bölgesi milletvekillerinin bu konuda performansını izlemek önemli.

Kuşkusuz tüm depremlere neden olan umursamazlıkları, eyyamcılığı, rantı ve tüm bunların içinde yeşerdiği kapitalist-sistemi teşhir etmek gerekiyor. Yeni kentlerde yeni bir yaşam için tek başına teşhir yetmiyor. Ona karşı bilinçli bir mücadeleyi ve direnişi de örgütlemek gerekiyor.

Dipnotlar

(1). 4481 sayılı 17.8.1999 VE 12.11.1999 Tarihlerinde Marmara Bölgesi ve Civarında Meydana Gelen Depremin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpları Gidermek Amacıyla Bazı Mükellefiyetler İhdası ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

(2). https://www.ensonhaber.com/erdogandan-kilicdarogluna-deprem-vergisi-yaniti.html (31 Ocak 20120).

(3). Sherry Ortner, “Klein, Harvey, “Inside Job” and Neoliberalism, Anthropology of This Century, http://brechtforum.org (May 2011).

(4). Sevda Akar, Doğal afetlerin kamu maliyesi üzerine etkisi: Türkiye örneği, İstanbul 2013.

(5). https://www.yenicaggazetesi.com.tr/akpli-kemal-unakitanin-deprem-vergisi-sozleri-tekrar-gundemde-265717h.htm

(6). http://yeniyasamgazetesi1.com/author/mustafa-durmus, “İmkânlı Üçleme: Döner Kapı, Truva Atı, Paravan Vakıf

(7). https://t24.com.tr/haber/tmmob-toplanma-alanlari-avmlere-donustu-istanbul-depreme-hazir-degil,347160

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.