2005’in ardından…

Geride bıraktığımız 2005 yılı yirmi yılı aşkın bir süredir seyreden yüksek enflâsyonun tek haneli oranlara geriletildiği bir yıl oldu. Enflâsyon gerileyince, paradan altı sıfır atılma projesinin yaşama geçirilmesi de gündeme geldi ve 2005 yılı, YTL ile birlikte bol sıfırlı paraların da kullanıldığı son yıl oldu.

2000 yılı başından beri uygulamaya koyulmuş olan IMF istikrar politikası, 2005 yılında beşinci yılını devirmiştir. Bu durumda, 2005 yılının değerlendirilmesi, bir bakıma, IMF istikrar politikası uygulamalarının da beşinci yılının değerlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle, önce çok kısa olarak, IMF istikrar politikalarının genel hedefinin ortaya koyulmasında yarar vardır.

IMF istikrar politikasının iki temel hedefi vardı. Bunlardan biri enflâsyonun önlenmesi, diğeri ise borç yönetiminin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması idi. Saptanmış olan bu hedeflere ulaşabilmek için üç önemli ekonomi politikası aracı devreye sokulmuştur. Söz konusu politikalar, maliye politikası alanında kamu harcamalarının azaltılması ve bütçe denkliğinin sağlanması; para politikası alanında Merkez Bankası’nın para basma yetkisinin kısıtlanması; yapısal politikalar alanında ise, devletin küçültülmesi ve  kamu iktisadî teşebbüslerinin özelleştirilmesi uygulaması olarak belirlenmiş idi.

Bu politikalarının uygulaması, ilk yıllarda anî gelir düşüşü, işsizlik ve bazı kesimlerde çöküntüler yarattı. Döviz çıpasının çok katı uygulaması sonucunda 2001 yılının Şubat ayında yaşanmış olan büyük krizle ekonomi İkinci Paylaşım Savaşı’ından beri en büyük ekonomik durgunluk ve gerilemeye sahne olarak,  % 9,5 oranında küçüldü. Bilindiği üzere, bu hezimeti izleyen yılda yapılmış olan seçimlerde, son koalisyon iktidarı büyük bir yenilgi aldı ve AKP yeni bir çehre olarak iktidara taşındı. 2002 ve 2003 yıllarında sakin bir ekonomik dönem yaşandı. 2004 yılı kriz şokunun oldukça atlatıldığı ve sistemin yerleşmeye başladığı bir yıl olarak yaşandı. Kriz şokunun atlatılmış olması ertelenmiş olan taleplerin uyarılmasına ve piyasanın bir miktar canlanmasına yol açtı. Piyasanın canlanması bazı istatistik yöntemlerle ekonominin % 10’ların üzerinde büyümüş gibi gösterilmesine olanak sağladı. Ancak, bu denli yüksek oranda büyümüş olduğu belirtilen ekonominin nimetlerinden halkın yararlanmadığı görüldü. Bunun nedeni, gerçekte ekonominin % 10 dolayında büyümemiş, ancak bazı istatistiksel yöntemlerle böyle bir görüntünün topluma yansıtılmış olmasıdır. Bu yanlış görüntü şöyle gerçekleştirildi: Ekonominin yüksek kapasite ile çalışıp üretim yaptığı masa başında saptandı, fakat üretimin büyük bölümünün satılmayıp, stoklarda biriktirildiği savı ileri sürüldü. Anketlere dayalı ve masa başında yapılan hesaplamalara göre bulunan hayalî üretim artışı ile bu değerlere ulaşmayan gerçek tüketim arasındaki fark “stoklarda meydana gelen artış” olarak açıklandı. Oysa, böyle bir sonucun, yüksek faiz haddinde ve enflâsyonist ortamda gerçekleşmesi iktisat kuralları ile çatışmalıdır. Ekonomi böylesi büyük bir büyüme gerçekleştirmediği için de halkın refahı gereği biçimde yükseltilemedi. Fakat, hükümet o yılın sonunda verdiği mesajları, maalesef, yüksek büyüme söylemine oturtmayı ihmal etmedi.

Enflâsyon sorununa gelince, rakamlara bakarak, 2004 yılında enflâsyonun % 10 dolaylarına, 2005 yılında da tek rakamlı oranlara çekildiği doğrudur. Burada da çok dikkatli olmalıyız. Zira, ücretler ve maaşların yükseltilmediği, ekonomide bazı kesimlerin çökertildiği, yüksek faiz ödemelerinin yapılmasından dolayı kamu harcamalarının geriletildiği bir dönemde enflâsyonun geriletilmiş olması çok doğaldır. Ancak, enflâsyonun geriletilmesi ile enflâsyonun önlenmesi çok farklı olgulardır ve aralarında çok ciddi farklar vardır. İşsizliğin yaygınlaştığı, çalışanların ücret ve maaşlarının baskılandığı ve bazı kesimlerin çökertildiği bir ortamda, piyasalarda satışlar yavaşladığından, doğal olarak enflâsyon da frenlenir. Bu durumda dahî enflâsyon sürmektedir, ancak yükseliş hızı yavaşlamış olmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, bir malın fiyatı 1000 liradan 1200 liraya yükseldiğinde enflâsyon oranı % 20’dir, 1000 liradan 1100 liraya yükseldiğinde ise enflâsyon % 10’dur. İkinci durumda enflâsyon hâlâ sürmektedir, ancak önceki örneğe göre artış oranı düşüktür. 2004 yılında enflâsyon oranının düşmüş olduğu açıklaması da böyle bir durumu yansıtmaktadır. Yâni, fiyatlar yükselmeye devam etmektedir, çarşı ve pazara giden tüketiciler yine yüksek fiyatlarla karşılaşmaktadır, fakat yükseliş hızı eskisine göre düşüktür. Bu durumda halkın fakirleşme süreci devam etmektedir, sadece fakirleşme hızı eski dönemlere göre biraz yavaşlamış olmaktadır. 

IMF’nin ikinci hedefi olan borç yönetimine gelince, resmî verilere göre 2004 yılı sonu itibariyle, kamu ve özel kesim bir arada ele alındığında Türkiye’nin dış borç stoku 155 milyar dolar, 2005 sonu itibariyle de borç stoku  yaklaşık bunun iki mislidir. Bu durumda, dış borcun milli gelire oranının % 60’ı geçtiğini görürüz ki, bu oran kritik limitin aşılmış olduğunu ifade ede. Böylesi büyük bir borç stoku ile Türkiye Lâtin Amerika ülkeleri ile aynı sırada ve üçüncü en yüksek borçlu ülke konumundan, yavaş yavaş en üst sıraya yaklaşmaktadır.  Bilindiği gibi, IMF ile 2004 yılında üç yıllık yeni bir stand-by anlaşması yapılmıştır ki, IMF ile yapılan yeni anlaşmaya göre, üç yıl içinde borç stoku % 13 dolayında yükselmiş olacaktır. Milli gelirin de aynı dönemde ortalama % 13 dolayında yükselmesi halinde, borç stokunun milli gelire oranı sabit kalacaktır. Bu oranı sabit tutabilmek için, yıllık milli gelir artışının % 4,5 dolayında seyretmesi  gerekmektedir. Milli gelir artışında yıllık % 4,5 oranını yakalanması fazla zor olmayan bir oran olmakla, hatta 2005 değerleri açıklandığında bu oranın aşılmış olduğu görülüyor olmakla beraber, bu durumda da borç yükü hafifletilmemiş, ancak sabit tutulabilmiş olmaktadır.

Görülüyor ki, beş yıl boyunca uygulanmış olan IMF politikaları fiyatlar genel düzeyindeki artışları, yâni enflâsyonu, baskılamıştır. Ancak, enflâsyonda görülen bu yalancı başarının arkasında büyüyen işsizlik, çöken sektörler, iflâs eden işletmeler bulunmaktadır. Yâni, ekonomiyi bir dertten kurtarmanın bedeli, reel alanda çok daha büyük yük altına sokmak olmuştur. Kaldı ki, pamuk ipliğine bağlı olarak baskılanmış olan enflâsyonun yükselişe geçmesinden o denli korkuluyor ki, önümüzdeki dönemlerin ekonomik büyüme hedefleri düşük olarak saptanmakta, ücret ve maaşlar büyük bir baskı altında tutulmakta, kamu harcamalarında hemen hiçbir yeni artışa gidilmemektedir.

Ekonominin ağır borçlu olması, bütçe üzerine büyük yük yıkarak, devletin görmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin eritilmesine neden olmaktadır. Adalet, emniyet, ulaştırma gibi çok temel kamu hizmetleri ciddî olarak geriletildiği gibi, eğitim, sağlık ve sair sosyal hizmetler de kalite ve kantite olarak geriletilmektedir. Kamu alt-yapı hizmetleri neredeyse durma noktasına getirilmiştir. Carî, hizmetler çok temel ve vazgeçilemez alanlarda asgarî düzeyde yapılabilmektedir.

Öte yandan, kamu iktisadî devlet teşekkülleri kârlı durumlarına rağmen, blok satış yöntemi ile özel sektöre devredilmektedir. Özelleştirme ile verimliliğin artacağı söylemi ile halka gerçek dışı bilgi verilerek, büyük ve güçlü ekonomik işletmeler devletin elinden alınmaya çalışılmaktadır. Özelleştirme aldatmacası altında ERDEMİR, PETKİM TELEKOM gibi dev kuruluşların kamunun elinden alınması toplumun yoksullaştırılmasına yol açmaktadır.
 2005 yılında artık netleşerek ortaya çıkmış olan ekonomik ve sosyal sonuçlara bakarak, IMF politikalarının gerçek yüzünü ve kimliğini ortaya koyabiliriz. IMF politikaları, aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanmış olduğu gibi, bir tür alacak tahsilâtı memuru, yâni Düyûn-u Umumiye gibi çalışmış ve hâlâ da öyle çalışmaktadır. IMF, alacakların tahsilini, kamu iktisadî teşebbüslerin satılması, devletin gördüğü kamu hizmetlerinin çökertilmesi ve emeğin baskılanması ile sağlanacak kaynaklarla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu vahşi yol o denli ekonomiyi sıkıştırmaktadır ki, alt-yapı yatırımları durma noktasına gelmiş, eğitim hizmetleri geriletilmiş, kamu hastaneleri çöküş halindedir.

O zaman, şu soruyu soralım: IMF’nin gerçek amacı nedir? Bu sorunun yanıtı çok açıktır: IMF, Türkiye’nin borçlu olmasından yararlanarak, uluslararası kapitalizmin Türkiye’ye biçtiği rolü ülkeye dayatmaya çalışmaktadır. Türkiye’ye biçilen roller arasında güçlü kamu kuruluşlarının yabancı yatırımcılara devredilmesinin sağlanması; Türkiye’nin dış politika tercih ve kararlarının güçlü devletlerin egemenliği altına alınması; Türkiye’de üretim kapasitesinin çökertilerek, ülkenin büyük merkezlerin pazarı konumuna getirilmesi; ve doğal kaynakların ele geçirilmesi sayılabilir.

Bu soruya daha net yanıt alabilmemiz için şu soruyu da sormamız gerekmektedir: IMF niçin böyle bir politika izleyerek, çevre ekonomileri çökertmeye çalışmaktadır? Bu kritik sorunun yanıtında IMF yoktur; IMF bu bağlamda sadece bir aracıdır. Bu soru sistemin işleyişini irdelemektedir. Kapitalist sistemim işleyiş dinamikleri “eşitsiz gelişme kuralı” na dayanır. Bu kurala göre, merkezdeki güçlü ekonomiler çevresel konumlu ekonomilere dayanarak büyümelerini sürdürürler ya da krizlerini aşarlar. Kısacası, uygulanan politikalarda IMF’nin bir kastı yoktur, ancak kapitalist sistemin işleyiş dinamikleri böylesi politikaları dayatmaktadır, bu politikalar da çevreyi çökertmektedir.

Eğer IMF politikaları ülkeyi güçlü emperyalist merkezlerin baskısı altına sokuyorsa, IMF’ye değil de, bu politikalara sadık bir köle gibi sarılan kendi iktidarlarımıza bakmamız gerekmez mi! Bu borç batağında hükümetlerin IMF’ye yönelmesinden başka yapacağı bir şey yoktur, diye düşünenlere de bir çift sözüm olacak: Türkiye’nin ağır borçlu bir ülke olduğu ve bu borçların ödenmesi gerektiği doğrudur. Ancak, tartışmanın odağında borçlar ve borçların ödenmesi yoktur; tartışmanın odağında borç yükünün kimin sırtına yüklenmesi gerektiği yatmaktadır. IMF bu yükü, emekçilerin, tarım kesiminin ve esnafın sırtına yıkarken; biz, bu yükün banka soyguncularının, üç günlük tatilini Avrupa’da geçirebilenlerin, lüks araba ve eşya kullanabilen varsıl kesimlerin sırtına yüklenmesi gerektiğini ileri sürmekteyiz. Zira, borçlardan varsıl kesimlerin daha çok yararlandığı açık bir gerçektir. İktidarların sorumluluğu, borçların ödenmesini kabul etmenin ötesinde, borç yükünün toplumdaki dağılımının belirlenmesindedir. İktidarları yönlendirmek ise, başta emekçiler olmak üzere, halkın sorumluluğundadır. Halkın siyasal bilinci yükselmedikçe, bu yükten kurtulması söz konusu olamaz! Emekçiler ve halk, siyasal tercihleri ile, siyasal iktidarları değil, kendi kaderlerini belirliyorlar. Geniş seçmen kesimleri beğenmedikleri siyasal kadroları cezalandırdıklarını düşünerek yaptıkları siyasal tercihleri sonucunda aslında kendilerini cezalandırmaktalar. Bu bir yaşam savaşıdır. Bu savaşta her sınıf diğerini kandırmaya yeltenir; çünkü sınıflar arasında daimi çatışma yaşanır. Medyanın rolü de bu çatışmada, demokratik görüntü sahteciliği arkasında, kendi sınıfının çıkarını savunmak ve karşı sınıfları aldatmaktır. Bu durum karşısında halkların uyanık olması zordur, ama halkımız bu zoru başaramaz ise, sonu hazindir!

Halkların yüksek bilinçle mutlu yıllara yöneleceği dileği ile Mutlu Yıllar! 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.