2019 yerel seçimleri değerlendirmesi ve olası etkileri

AVUKAT MUHAMMET ÇANKIRAN (OAKFIELD SOLICITORS) – 2019 yerel seçimleri Türkiye seçim tarihinde çok konuşulacak bir seçim oldu. Seçim sonuçları üzerine çok şey söylendi. Hatta öyle bir noktaya geldi ki sanki tek seçim İstanbul’da yapılmış gibi bütün ülke İstanbul’un sonuçlarına kitlendi. Bu seçimler üzerinde aldığım birkaç notu paylaşmak istedim.

Seçimler öncelikle yıllardır AK Parti’nin iktidarı ile ülkede yapılan yapısal değişikliklerden, otoriter bir yapılanmaya gidişten memnun olmayan muhalefet kesiminde ciddi bir umut yarattı. Özellikle büyük şehirlerin kazanılması ve özellikle İstanbul’un muhalefetin eline geçmesi umudunu yitiren kesimlerde ciddi bir mutluluk yarattı. Artık bu ülkede bir şey değişmeyeceğini düşünüp sandığa ve seçime dair umudunu yitirenler, hala bir şeylerin sandık yoluyla değişeceğine dair yeniden umutlandılar. Aslında oy oranlarında ciddi bir değişiklik yok. Sadece AK Parti kendi yarattığı ittifak politikası ile muhalefetin beş benzemezler yan yana getirmeyi başardı ve ittifak sistemi muhalefetin lehine işledi. Muhalefetin birkaç ilde özellikle İstanbul’da doğru adayla yola çıkması da işini biraz daha kolaylaştırdı. Büyük şehirlerin muhalefetin yönetimine geçmesi bir dönem muhalefete bir nefes aldıracak olsa da seçmen tercihlerinde ciddi bir değişikliğe yol açar mı bilmiyoruz. 2023 seçimlerinin sonuçları çok değişir mi? Bunu şimdiden söylemek zor. Özellikle ülkemizde seçmenin yaşam koşullarını temel alarak oy kullanmadığı, kimlik üzerinden, beka üzerinden ve din üzerinden tercihlerini yaptığı da düşünülürse çok hızlı bir değişiklik beklememek gerekir. Ancak var olan ekonomik tıkanma ve yerel seçimler öncesi seçmen için ülkenin en büyük sorunun terörden ekonomik sorunlara doğru ivme değiştirmesi ileride ekonomik krizin devam etmesi durumunda seçmen tercihlerinde hızlı bir değişimin de nüvelerini vermektedir. Özet olarak yerel seçimlerde muhalefetin büyük metropol belediyelerin kontrolünü eline geçirmesi çok anlamlı ve önemli. Bir bahar havası var ama bu AK Parti desteğinin çok hızlı azalacağı ve partinin çözüleceği anlamına gelmemektedir.

  1. Bu yerel seçimlerin mimarı bence Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Başkanlık seçimlerinden itibaren iktidar olmak için değil, var olan iktidarı yıkmak için stratejiler geliştirdi. Beş benzemez olan partileri büyük bir ustalıkla bir araya getirdi. Muhalefet blokunu oluşturan partileri bir kahve sohbetinde bile bir araya getirmek büyük bir marifet isterken, aynı adaya oy verecek  duruma getirebilmek büyük bir ustalık ister. Parti içi eleştirileri de göğüsleyerek adım adım muhalefet blokunu ordu. Bu çabasının karşılığını da İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya gibi Türkiye’nin geneli üzerinde etkide bulunacak seçim kalelerini kazanarak aldı. Üzerine de bir kaymaklı yumruk ile doğru yoldu olduğunu tescilletirdi.

Başını Kılıçdaroğlu’nun çektiği muhalefet ve CHP camiası ilk defa oldukça doğru bir seçim stratejisi izledi. Geçmişte AK Parti ve Erdoğan’ın söylediği her şeye bir cevap vererek Erdoğan’ın belirlediği gündemlere düşerek bağımsız politikalar geliştiremeyen CHP ilk kez Erdoğan ve Bahçeli’ye cevap vermeyerek onları patlak topla yan arsada kendi kendilerine paslaşmak zorunda bıraktı. Dolayısıyla Erdoğan seçim gündemine halkın temel sorunları olmayan alanlara taşıyarak ülkede beka sorunu var tezini işlemeye zemin bulamadı. CHP’ye bu stratejiyi öneren danışmanlarını tebrik etmek lazım.

Kılıçdaroğlu bu yerel seçimlerde oldukça düşük bir profil izledi. Yerel adayları öne çıkartarak onların seçmen üzerindeki etkisinin artmasını sağladı. Örneğin neredeyse İstanbul seçimlerinde hiç ortalıkta görünmedi. İmamoğlu’nun her alanda önünü açtı ve parti teşkilatlarını da İmamoğlu’nun emrine vererek kazanmaya kitlenmiş gerçek bir lider öldüğünü gösterdi. Seçim gecesi dahi bütün kontrolü İl başkanı Kaftancıoğlu ile İmamoğlu’na vererek onların bu seçimde verdiği emeğe ne kadar saygılı olduğunu da gösterdi.

Daha da ötesi, İmamoğlu mazbatayı aldıktan sonra düzenlediği Maltepe mitingine gitmeyerek büyük bir tevazu gösterdi. Böyle bir seçimde ve mitingde başka parti olsayd hatta AK Parti olsaydı sizce bu parti genel başkanları bu kalabalığa hitap etmeyi kaçırırlarmıydı. Üstelik Kılıçdaroğlu, İmamoğlu’nun liderlik vasıflarının da farkında ve muhtemelen yakın gelecekte parti başkanlığı için en büyük rakibi olacağını bile bile onun önünü kesmek için   herhangi bir çaba içersinde değil. Bu taktir edilmesi gereken bir durumdur.

  1. Herkesin ortak olduğu bir nokta bu seçimlerde HDP seçmeninin oldukça belirleyici olduğu ve İstanbul, Adana, Antalya ve Mersin gibi şehirlerde muhalefetin kazanmasında oldukça etkili öldüğü gerçeğidir. HDP seçmenin bir kısmının İyi Parti ya da CHP ile yan yana gelmesinin güçlüğü bilinen bir gerçektir, hatta Erdoğan’ın ısrarla bu partilerin terör ile iş birliği yaptığına dair propagandası İyi Parti’nin milliyetçi seçmeni ve CHP’nin ulusalcı seçmeni ile HDP seçmeni arasında büyük bir uçurum yaratmıştı. Hatta ilk başlarda HDP’nin aday göstermediği illerde oy kullanma eğiliminde olmayan ciddi bir HDP kitlesi olduğu da tahmin ediliyordu ancak Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden yolladığı “benim bir hatırım varsa yüreğinize taş basın oyunuzu kullanın” mesajı oldukça etkili oldu ve Marmara-Ege ve Akdeniz’deki HDP seçmenin yaklaşık % 83’u oyunu millet ittifakının adayına vererek başarıda belirleyici oldu.

Seçim gecesi Erdoğan yaptığı konuşmanın önemli bir bölümünü Doğu ve Güneydoğu  Anadolu’daki seçim sonuçlarına ayırması bence çok anlamlıydı.  İstanbul, Ankara , Adana, Antalya ve Mersin illerindeki nüfus yoğunluğu ile karşılaştırıldığında Doğu ve Güneydoğu Anadolu ilerindeki küçük şehirlerin yönetimi neden bu kadar önemli olmuştur ki de Erdoğan kısa konuşmasında bir bölgeye bu kadar çok zaman ayırdı. Öyle görünüyor ki AK Parti başkanlık ve ittifak stratejisini oluştururken Kürt seçmeni kendi saflarını çekeceğini ve HDP etrafında kümelenen kesimi marjinalleştirerek Millet ittifakı ile yan yana gelişini engellemek suretiyle Cumhur ittifakının Millet ittifakına üstün geleceği üzerine hesap yapmış. Bu nedenle Kürt seçminin seçimlerde verdiği oylar AK Parti açısından çok önemli. AK Parti’nin Güneydoğu Anadolu’da Şırnak’ı almış olması ve Hakkâri de dahil birçok ilçeyi kazanmış olmasının oldukça stratejik bir önemi vardır.

Ak Parti’nin Güney ve Doğu Anadolu’daki Kürt oyları etkileme ve saflarına çekme stratejisinde yol almaya başladığını gösteren veriler var. Bu bölgedeki 15 ilden 9’unu HDP, 4’ünü AK Parti ve 1’ini CHP ve 1’ini TKP adayı aldı. Fakat ilçelerde AK Parti’nin önemli bir kazanım elde ettiğini görmek lazım. Bu illerde HDP 42 ilçeyi kontrol ederken AKP 49 ilçeyi almış durumda. İl merkezlerinde hala HDP’nin etkin olması ve kır bölgelerine doğru AK Parti’nin etkin olması bu bölgelerde seçimlerin adilliği ve güvenliği konusunda kaygıları gündeme getirmektedir. Askerin gölgesinde yapılmayan bir seçim ortamında bu bölgelerdeki seçim aritmetiğinin çok ciddi bir değişiklik göstereceği kuşku götürmez bir gerçek olacaktır. Zira askerin görece daha az kontrolünde olan seçim bölgelerinde özellikle Diyarbakır gibi şehir merkezlerinde ya da batıdaki seçim bölgelerinde HDP seçmenin tercihlerinde çok ciddi bir değişiklik olmadığı görülebilir.

HDP’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir oy kaybına uğradığı kuşku götürmez bir gerçek ancak bunda her ne kadar HDP üzerinde uzun süredir süren baskılar, seçim bürolarına yapılan saldırılar ve yönetici kadrolarının tutuklanması ve basının uyguladığı ambargo gibi etmenlerin önemli bir etkisinin olduğu kabul edilse de HDP yönetiminin de süreç yönetimde oldukça pasif kalması ve ciddi politik inisiyatif geliştirememesi de bu oy kaybında etkili ölmüştür.

Kürt oylar ve partileri Türkiye seçim süreçlerinde oldukça önemli bir misyon yüklenmişlerdir. Bu nedenle AK Parti bu bölge üzerinde özel bir çalışma yürütmektedir. Bir yanıyla çatışma ortamını sürekli canlı tutarak terör olgusu üzerinden ülkenin bekası sorununu ekonomik sorunların önüne geçirerek halkın en temel sorunu yapmaya çalışmakta ve bu yolla da ekonomik krizden etkilenen halkın ülkesinin geleceği için bu krize katlanıp ülkenin bekası için AK Parti etrafında kenetlenmesini sağlamaya çalışmaktadır.

Ayrıca bu bölgelerde iktidar olmanın ekonomik olanaklarını da kullanarak bölge halkının yıllardır yaşadığı yokluk ve yoksunluğuna çözüm için kaynak aktarımı politikası ile onları saflarına kazanma hedefi vardır. Burada havuç ve sopa politikası uygulanmaktadır. “ya bendensin ya da göçmek zorunda kalacaksın” mesajı sürekli verilmekte ve hizaya bahanesi ile Şırnak ve Cizre gibi HDP seçmenin açık ara önde olduğu bölgelerde on binlerce insan günlerce sokağa çıkma yasağına maruz kalmış ve süreç içinde göçe zorlanmıştı. Bugün Şırnak belediye başkanlığının AK Parti denetimine geçmesi bir tesadüf değildir. O dönemde uygulanan politikaların bir sonucudur. Ancak kayyum ile görevden alınan belediyelerde devlet olanaklarını kullanarak o bölge seçmenini etkileme çabasının sonuç vermemesi de dikkate değer bir olgudur.

Özet olarak Kürt seçmen hala bir dönem Türkiye’de seçim sonuçları üzerinde oldukça ektili olacaktır. Bunun içinde özellikle iktidar partisinin hedefinde olmaya devam edecektir. Bir yönüyle muhalefetin beş benzemezleri dağıtacak politikalar izlenirken üzerinde en çok oyun oynanacak olan grup HDP seçmeni olacaktır.  HDP ve muhalefet partileri terör ile ilişkilendirilerek muhalefet sürekli savunma konumunda bırakılmak suretiyle terör ve beka sorunu sürekli gündemde tutulmak istenmektedir. Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıyı da bu eksende görmek gerekmektedir. Burada CHP ile Terör arasında bağ sürekli işlenerek toplum “evet vuran haklıydı ya da değildi” şeklinde saflaştırarak toplumun bilinç altına gönderme   yapılmaktadır. Dikkat edilirse Bahçeli başta olmak üzere Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı ile ilgili açıklamaların çoğu ve yandaş basının yönelimi vuranların haklı olup olmadığı yönündeydi. İşin güvenlik ve etik boyutu çok üst düzeyde tartışılmadı.

İktidar yerel seçimlerle büyük bir yara almıştır ki bu çözülmesinin nüvelerini de barındırır. CHP ve İyi Parti’nin tek başına oy potansiyelleri dikkate alındığında iktidarı alaşağı etmeleri mümkün görünmüyor. Bu nedenle İktidara geri attırmak için HDP belirleyici rolünü oynamaya devam edecektir. Bu gerekliliği bilen iktidar gelecek seçimlerde de HDP ile CHP arasındaki ilişkiyi sürekli vurgulayarak CHP seçmenin teröre destek veren seçmen konumuna koyup içeriden kopuşu sağlayacak bir formül üzerinde çalışacağını tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Bu nedenle de reorusun sürekli gündemde kalması iktidarın stratejisi açısından oldukça önemli. Ancak bu strateji etkili olur mu? Sanmam. Zira seçmen şu anda kimin iktidar olduğu ile değil kimin gideceği ile daha çok ilgileniyor. Önce gönderelim sonra aramızda kimin iktidar olacağını konuşuruz yaklaşımı daha çok hâkim. Bu nedenle CHP ve İYİ Parti tabanında ciddi kopuşlar oluşturmak çok mümkün görünmüyor.

  1. Türkiye’de alevi seçmen nedense bir kategori olarak seçim süreçlerine etkide bulunan bir grup olarak dikkate alınmaz. Türkiye’de 12-15 milyon civarında bir Alevi nüfus olduğu tahmin ediliyor. Alevi nüfus genelde dağınık yaşadığı ve Kürtler gibi belli bölgelerde yoğunlaşmadıkları için seçimlere etkisini bölgesel olarak ölçmek çok kolay değil. Türkiye’de yaklaşık 12/15 milyon civarında olduğu söylenen Kürt nüfus kadar Alevi’lerin seçimlerde bir etki unsuru olarak görülmemesi temel olarak örgütsüz olmalarından kaynaklıdır. Aleviler grup davranışı göstermezler. Seçimlerde tek bir alevi partisi etrafında örgütlenmemiş Aleviler doğal olarak da seçimlerin kaderini belirleyen bir grup olarak dikkate alınmazlar.

Oysa Türkiye’de Aleviler demokrasinin teminatlarından birisidir. Yüzyıllardır sünni devlet yönetimi altında olduklarından kendilerini ifade edebilmek için demokrasiden en çok kendilerinin yararlanacağının farkındalar. Bu nedenle son dönemlerde AK Parti eksenli geliştirilen başkanlık ve sünni otoriter devlet yapısından en çok rahatsız olan bir kesimi oluşturuyorlar. Özellikle cemaat ilişkileri içerisinde devlet kadrolarında ve atamalarda ayrımcılığa uğradıklarından son 15 yıldır görece yoksullaşan bir katmanı oluşturmaktadırlar. Bu nedenle de mevcut iktidarın eylemlerinden en az hoşnut olan bir toplumsal tabakayı temsil ediyorlar. Son seçimlerde nasıl tavır aldıkları konusunda ciddi bir araştırmanın olmamasını not olarak düşmek gerekir. Örgütsüz ve dağınık olduklarından blok bir seçmen kitlesi olarak hiçbir zaman dikkate alınmamış ve genellikle  de CHP’nin doğal seçmeni olarak kabul görmüşlerdir. Bu yönüyle de Alevi seçmenler yerel seçimlerin     başarısında sessiz kahramanlar olarak yerini almıştır.

  1. Büyük şehirlerin kaybedilmesi Ak Parti iktidarını çok etkiler mi? AK Parti’ye göre bu belediyelerin il genel meclislerinde çoğunlukları olduğu için, yeni seçilen belediye başkanları istedikleri gibi davranamayacaklardır. Öncelikle İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi bir psikolojik sınırın aşılması anlamına geliyor. Muhalefet bu yönüyle başarabileceğini gördü ve bu özgüven uzun vadede var olan gidişata dur demek için oldukça güçlü bir zemin sunmaktadır.

Yerel yönetimler AK Parti’nin hayat damarlarıdır. Buradaki kaynakların yandaş seçmene, medyaya, vakıfları, müteahhitlere aktarımı yoluyla bir çıkarlar koalisyonu kurmuştu ve şimdi bu kaynaklar kesilince bu koalisyonda ekonomik çıkar elde edemeyen belli kesimler alternatif güç odağı arayışına gireceklerdir.

Yerel parti çalışmalarının ve çalışanlarının önemli bir kısmı yerel belediyeler üzerinden finanse ediliyordu. Bu kaynaklar kesilince parti çalışanlarının finansmanı için başka kaynak aranması gündeme gelmiştir. Belediyeleri kaybedince mahallede yandaşına menfaat   sağlayan, iş bulan, organizasyon yapan parti çalışanı artık o kaynakları kullanamayacağı için çevrede oluşturulmuş menfaat grupları da süreç içinde çözülme eğilimi gösterecektir.

Kazanılan belediyeler özellikle ülkede gayri milli hasılanın önemli bir kesimini üreten belediyelerdir. Şu anda CHP’nin denetiminde olan belediyelerin ülke ekonomisinin %60’ına yakın bir bölümünü kontrol ediyor. Bu yönüyle zaten ciddi bir ekonomik kriz içinde olan iktidarın bu kaynakların önemli bir kısmını çıkar çevrelerinden oluşturduğu koalisyonu aktarma şansını yitirmeye başlayacak.

Bu yönüyle bu mevziler AK Parti’nin vazgeçemeyeceği mevzilerdir.

  1. Bu seçimlerin en önemli göstergelerinden birisi de Türkiye’nin görece varlıklı Batı ile fakir Doğu olarak bölündüğüdür. Genellikle CHP ya da muhalif partilerin destek gördüğü iller görece ekonomik durumu daha iyi olan, kişi başına gelirden daha fazla pay alan ve işsizliğin görece düşük olduğu illerdir. Özet olarak yoksulluk arttıkça seçmen AK Parti’ye ya da MHP’ye sarılıyor, ekonomik durumları iyileştikçe muhalefete oy veriyor. Bu sadece HDP’ye oy veren seçmende değişiklik gösteriyor zira HDP seçmeni daha çok kimlik üzerinden oy verdiği için bu kuralın dışında düşünülebilir.
  2.             Seçim haritasına baktığınızda Akdeniz, Ege, Trakya ve Marmara’nın önemli bir kesimin muhalefetin denetiminde olduğu görülür. Marmara bölgesinde bulunan sanayi kenti      Bursa’da ve hemen yanındaki Balıkesir’de AK Parti’nin belediyeyi kıl payı aldığı düşünülürse tablo daha net görülür.

AK Parti taraftarları AK Parti döneminde ülkenin kalkındığını ve büyüdüğünü iddia ederler. Bu durumda, bu büyümeden yararlanan iller olan sanayi kentleri, toprakları verimli kentler ve üretim yapan illerin bu gelişmeden memnun olup var olan durumu sürdürmeleri gerekmez miydi? Ama durum öyle değil. Bu ülkede daha fazla kazanan, orta sınıflar, eğitilmiş kesimler bu iktidarı istemiyor. Aslında vergi verme kapasitesi olan kesimler biz bu iktidarın     yükünü taşımak ve vergilerimizle onu beslemek istemiyoruz diye çok net bir mesaj veriyorlar.

Büyük şehirlerin yoksul semtleri, Anadolu’nun işsizliğin yüksek olduğu, milli gelirden çok az pay alan şehirlerinin seçmeni büyük bir oranla iktidar partisine sarılmış durumda. Bu kesimler yoksulluklarından memnun olduklarından değil güç odağı olarak AK Parti’yi gördükleri için ona sığınarak iktidar olanaklarından beklentileri olduğu için ısrarla AK Parti etrafında kenetlenmişlerdir. Tabii buna kullanılan dinsel ve milliyetçi manipülasyonlarda eklendiğinde AK Parti yoksulların desteklediği bir parti konumundadır. AK Parti güç merkezi olma özelliğini kaybettiğinde bu kesimlerde hızlı bir kopuş olacağı mutlak gibi görünüyor. Bunun ilk nüvelerini özellikle MHP ile AK Parti’nin yarıştığı şehirlerde MHP’nin AK Partiye üstünlük sağlaması seçmenin MHP’ye kayma eğilimi göstermesinde görmek mümkün.

2019 yerel seçimleri AK Parti’nin güç merkezi olma özelliğine ciddi bir darbe vurduğu için önümüzdeki dönemlerde belli sıkışmaları yaşayacağının nüvelerini göstermektedir. Özellikle ekonomik krizin dibe vurduğu bir süreçte bu güç merkezi hızlı bir erime gösterebilir.

  1. Ekrem İmamoğlu bu süreçte Türkiye’de yeni bir figüre olarak bu seçimlere damgasını vurdu. Yukarda yazdığım gibi o’na bu olanağı sağlayan ve destekleyen CHP ve Kılıçdaroğlu oldu. İmamoğlu bu süreçte problem çözme yeteneği olan ve halkla çok iyi iletişim kurma becerisine sahip bir lider olduğunu gösterdi. Özellikle süreç yönetimi ve örgütlenme konusunda oldukça başarı bir pratik sergiledi. Muhtemelen ileriki dönemde Türkiye siyasetine ağırlığını koyacak bir siyasetçi vizyonu çizdi. Ama CHP’nin başına geçmenin ötesinde Türkiye’de ki sağ seçmeni CHP bünyesinde toparlama başarısı gösterir mi? Bu tartışılır. Ancak CHP, İyi Parti karışımı yeni bir oluşum yapıp sağ ve sol oylara talip olursa bu durumda belki CHP’nin %25 sınırını zorlaması olanaklıdır. Tabii böyle bir şey içinde şartların olgunlaşması ve süreçlerin buna uygun olması gerekir. Şu anda bunu söylemek için çok erken. Ancak daha şimdiden siyaset sahnesine yeni bir isim kazandırıldığını söylemek mümkün.
  2. 2019 yerel seçim sürecinin en öne çıkan konularından bir tanesi de seçimlerin gerekli olup olmadığına dair yapılan ince tartışmalardır. Aslında yeni Başkanlık sisteminde başkan bütün kurumları kontrol etmekte ve birçok denetim sistemi zaten ya ortadan kaldırılmış ya da işlevsizleştirilmiş durumdadır.  İktidar toplumu manipüle edebilecek ve bu manipülasyonun dışına çıkan kesimleri hizaya getirtecek gerekli kurumsal ve hukuksal alt yapıya sahiptir. Ancak bu yerel seçimlerde olduğu gibi sandığı ortaya koyduğunuzda hile yapılmadığı sürece bazı sürprizler mümkün. Bu durumda aslında otoriter rejimlerde hala görece işlevli olan sandık artık ayak bağı olmaya başlamıştır. Bunca kurumsal değişiklik sonrası iktidar bu emeğini sandıktan çıkacak bir süpriz sonuca teslim etmek ister mi? İktidar yanlısı birçok yazar İstanbul oyları yeniden sayılırken aslında yerel seçimlerin gereksiz olduğunu ve artık “belediye başkanlarını da Erdoğan seçsin” gibisinden göndermeler yaparak süreci tartışmaya açtılar bile.

İstanbul’da oyların yeniden sayılması sürecinde aslında AK Parti’ni ısrarla seçimlerin güvenirliği üzerinden manipülasyon yaptı. Bunu zaten daha önce muhalefet te yapıyordu        Ayrıca seçim sürecinde Erdoğan ve Bahçeli’nin meydanlarda anket kurumlarına doğrudan hedef alması ve onların güvenilmezliğine vurgu yapmaları sadece anket sonuçlarının seçmen tercihi üzerindeki olumsuz etkisini kırmasını değil; aynı zamanda seçimlerde önemli bir işlevi olan anket çalışmalarını da kamuoyunun gözünde gereksiz kılmayı hedeflemiştir.

Dünyadaki otoriter rejimlerin çoğunda seçimler artık fonksiyonlarını yitirmiştir. Seçimler ya artık yapılmıyor, yapılacaksa da baskı ve manipülasyon altında yapılıyor ya da batıdaki gibi önemsizleştirilerek düşük katılımlı gerçekleşiyor. Bu nedenle de ülkemizde de sandıklar giderek işlevini yitirmeye başlamıştır. Zaten seçimlerde yöneticiler değişir ama yönetimler değişmez. Oysa insanların sorunlarının temel nedeni yönetici değildir yönetimlerdir. Oysa seçim yönetim biçiminin değiştirilmesi üzerine yapılmaz. Aslında demokrasi bi nedenle koca bir yalan olarak görülür. Seçim eşitler arasında yapılırsa demokrasi olur. Bir ülkede milli gelirin 70%’ini ülke nüfusun %1’i cebine indiriyorsa bu ülkedeki vatandaşa sen eşit olarak gidip oyunu kullanıp yöneticilerini seçiyorsun demek bu adaletsizliği ona kabullendirmek olur. Zire seçtiği yöneticinin bu adaletsizliği ortadan kaldıracak gücü yoktur. Oysa bu adaletsiz gelir dağılımın kaynağı sistemin kendisidir. O milli gelirin diğer %30’unu paylaşmak zorunda bırakılan nüfusun % 99’una sistemi değiştirme hakkı verilse  aynı sonucun alınmayacağı kuşku götürmez bir gerçektir. Kapitalizm var olduğu koşullarda demokrasiden söz etmek mümkün olabilir mi? Zira Kapitalizm varlığını kaynak paylaşımında adaletsizliğe, kutuplaşmaya ve karlılığa borçludur. Ama demokrasi eşitliğe dayanır, ayrımcılığı reddeder. Bu nedenle kapitalizmin demokratik olma şansı yoktur. Ancak Kapitalizm işçi sınıfını gerilettiği ve işlevsizleştirdiği ülkelerde sınırlı hak ve özgürlükler vererek ki seçim bunlardan bir tanesidir görece demokratikmiş gibi davranır. Ancak yoksullar ve ezilenler kapitalizmin kendilerine çizdiği “demokrasi” sınırını aştığı anda hemen onları teröristlikle itam edip normal baskıcı pozisyonunu yeniden alır. Yoksa kendi ülkelerine görece demokratik olan İngiltere gibi, ABD gibi bir çok ülkenin başka ülkelerde imza attığı operasyonlar ve katliamları, destekledikleri terör grupları ile ilişkilerini nasıl izah edebiliriz.

Dünyanın birçok otoriter rejiminde olduğu gibi eğer yönetenler seçimlerin sonuçlarının kendi aleyhlerine olacağına inanırlarsa ondan anında vazgeçerler. Son yıllarda ülkemizde ve dünyanın birçok otoriter rejimlerinde bu denli Olağanüstü Hal ile yönetme eğilimini ortaya çıkartan bu diktatörlerin iktidarı kaybetme korkusudur. Meşruiyetini yitiren yönetimler varlıklarını sürdürmek için ilk etapta o göstermelik demokrasi oyunundan vazgeçip hızlı bir şekilde baskı ve sindirme politikalarını hayata geçirirler. İlk etapta otoriter rejim Olağanüstü Hal ilan eder ve kendisine oy veren halkı mecliste temsil eden milletvekillerinin oluşturduğu parlamentoyu yani yaşama kurumunu dışlayarak yasaları yapma yetkisini bir kişinin ya da bir küçük grubun kontrolüne verir.  Bunun neresi demokrasi ile bağdaşır? Üstelik bunu yaparken de her ülkede mutlaka halk ülkenin geleceğinin tehdit altında olduğuna inandırılarak bu tür otoriter yöntemlerin meşruluğu sağlanır. Olağanüstü Hal süresince aslında kitleler parlamento olmadan, seçimler olmadan da ülkenin gayet iyi yönetebileceğine de inandırılarak/alıştırılarak bu yöntemin halk nezdinde meşruluğu sağlanır. Bu yöntemle ileride seçimler ortadan kaldırıldığında Olağanüstü Hal ile yönetilmeye alıştırılmış halk buna itiraz etmez. Buna itiraz eden küçük kesimler de baskı ve tutuklamalarla ve sözde yargılamalarla susturulurlar. Böylece otoriter rejimin önemli bir ayağının da oturmasını sağlanmış olur.

Financial Times yazarı Martin Wolf bir makalesinde artık “seçilmiş despot çağında yaşıyoruz” diyor. Martin “insanlar adil olmayan bir dünyada yanlarında güçlü ve karizmatik bir lider olduğuna inanmak istiyor” diyor. Aslında bu tespit tam da bizim ülkemizde yoksul, ezilen ve bu adaletsizlikten en fazla etkilenen kesimin Erdoğan etrafında neden kenetlendiklerini anlatıyor bize. Bu kitleler o kadar güvensizler ki lider gördükleri kişinin güçlü görüntüsüne sığınarak korunma ihtiyacı duyuyorlar. Bu liderler kendilerini güçlü göstermek için sürekli sert konuşmalar yapar ve acımasız yaptırımlar uygularlar. Artık demokrasiler tarih oldu ve çağımız despot liderler çağıdır. Dünya bu eksende yol alırken bizim ülkemizde de demokrasiye doğru bir rota kırması beklemek hayal olur. Harvard Üniversitesi’nden Steven Levitsky ve Damel Ziblatt Demokrasiler nasıl olur isimli çalışmalarında aslında son noktayı koyuyorlar: bu liderler ilk olarak denetleme sistemlerini ele geçirir (hukuk sitemi, maliye, istihbarat örgütleri, kolluk kuvvetleri). İkinci etapta siyasi muhalefeti ve en önemlisi medyayı oyalar ya da tamamen saf dışı bırakır. Üçüncü ve son olarak da seçim kurallarını ortadan kaldırır. Bugün İstanbul seçimleri üzerinde yürütülen tartışmalarında bunun nüvelerini görmek mümkündür. YSK üzerinden estirilen baskılar, seçimleri yenilemek için uygulanan manevralar, basın üzerinden seçim sandıklarındaki görevliler üzerinden yürütülen soruşturma tehditleri bunun en canlı örnekleri olarak görülebilir. Türkiye’de otoriter bir rejim emperyalist güçlerinde desteğiyle kurumsallaşmıştır artık. Bu nedenle ben yerel seçimlerde oluşturulan bahar havasının önemli bir adım olduğunu ancak Türkiye’nin otoriter bir rejimden kısa bir sürede geri döndürülmeyeceğini düşünenlerdenim.

Bu yönüyle de bu tür otoriter sistemlerde ve kapitalizmde seçimlerde bir kandırmacadır. Siz hiç seçim sonuçlarına göre kendi partisi kazanan geniş yığınların sosyal hayatında, ekonomik durumunda büyük değişiklikler yaşamış kitleler gördünüz mü? Devlet erkini eline geçirmek isteyen sermaye kesimleri kitleleri manipüle ederek kendilerinin bu çarkı ele geçirdiklerinde taraftar kitlesinin ekonomik, kültürel, siyasal kimlik sorunlarına çözüm üretecekleri propagandası ile kitleleri kendilerini desteklemeye çağırırlar. Birçok ülkede hatta bizde de yaşandığı gibi sandıktan istediği sonucu alamayan kesimler ellerindeki otoriteyi kullanıp bu seçimleri top yekûn iptal edip ardından yeni düzenlemeler yaparak seçimleri yeniden kendi istedikleri gibi düzenlemekten çekinmezler. Bunun bedelinin bir önemi yoktur. İstanbul yerel seçimleri sonrası mevcut iktidarın tavırları ve izlediği politikaları izlemek bu söylediğimizin ne kadar gerçekçi olduğunu görmek için yeterlidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.