22 Temmuz Genel Seçimleri: Kazananlar ve Kaybedenler

Eğer ciheti askeriyenin müdahaleleri olmasaydı, CHP de ciheti askeriyenin propoganda merkezi gibi çalışmasaydı, bir kısım yargı organlarının ve “hukukcu” taifesinin gayri hukukî zorlamaları da olmasaydı ve seçimler ‘normal koşullarda’ yapılsaydı, AKP’nin her iki kişiden birinin oyunu alarak tek başına hükümet kurması mümkün olmayabilirdi. Aslında AKP’nin önünü kesmek üzere yola çıkanlar onun önünü açtılar. Bu seçimlerde ana muhalefet denilen CHP ve ciheti askeriye AKP için çalıştı. Dolayısıyla asıl mücadele sanıldığı gibi AKP ile diğer siyasi partiler arasında değil, kendilerini memleketin sahibi olarak gören darbeci, komplocu, çeteci geleneğin temsilcileriyle AKP arasında geçti. Nitekim seçimlerde bilinen anlamda “seçim havası” olmayışı da bu durumla ilgiliydi. En azından oy verenlerin önemli bir bölümü süreci böyle algıladı ve oyunu darbeci-komplocu-çeteci cepheye karşı kullandı. Başka türlü söylersek, AKP için oy kullanmak, memleketin sahiplerine karşı oy kullanmak demekti. Kaldı ki, düzen partilerinin birbirinden nerdeyse hiçbir farkı da kalmamışken, ve artık kitleleri aldatma/oyalama yetenekleri iyice aşınmışken, hepsi de IMF’ci, özelleştirmeci, küreselleşmeci ve kompradorlaşma programının şampiyonuyken, insanların bunlardan birine veya diğerine oy vermesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zaten siyasi partilerin hiçbirinde ‘ben daha iyiyim’ diyecek moral yok… En iyi koşullarda “ben daha az kötüyüm” diyebilirler… Dolayısıyla insanlar ‘iyiye’ değil ‘daha az kötüye’ oy veriyor. 

O halde cepheleşme kimin için ne anlama geliyordu? Her ne kadar cepheleşme laikci/şeriatcı çatışması, cumhuriyetin temel ilkelerini savunanlarla onu tahrip etmek isteyenler arasındaymış izlenimi yaratılsa da, bu gerçek dünyada bir karşılığı olmayan, ahmakları aldatmaya yarayan ideolojik bir manipülasyondu. Bu aşamada AKP ve ‘müesses nîzam’ ilişkisini ve AKP’nin bu süreçteki konumu hatırlamak uygun olur. 2002 yılı ortalarında geleneksel düzen partileri aşınmış, kitleleri oyalama yetenekleri iyice zayıflamış durumdaydı. Büyük sermayenin –müesses nizamın- kitleleri oyalayacak bir partiye ihtiyacı vardı, zira mevcut partiler artık bu ihtiyaca cevap veremez durumdaydı. İşte AKP’nin sahneye çıkması-çıkarılması bu ihtiyaçtan doğmuştu. Daha önce de yazdığım gibi, bizde siyasi partiler bilinen anlamda siyasi parti değildir. Benim asıl devlet partisi dediğim güç ve iktidar odağının taşeronudur. İlk AKP hükümeti, meclis içi ve meclis dışı muhalefet yokluğunda faaliyet gösterdi. CHP tipik bir parti olmadığı, devlet aygıtının bir tür bileşeni olduğu için, etkili muhalefet yapması zaten mümkün değildir. Normal bir siyasi partinin halka yönelmesi gerekirken CHP ciheti askeriyenin desteğiyle şeriatla mücadele yaptığını sandı. Attığı her anti-demokratik adımla da siyasi mücadele zeminini kaydırdı. Demokrasi düşmanı odaklarla işbirliği yaptı. Eğer CHP devletin [merkezin] bir unsuru gibi değil de normal bir siyasi parti gibi hareket etseydi, AKP’nin seçimlerden ezici çoğunluk elde etmesi mümkün olmazdı. Zira, yıllardan beri uygulanmakta olan neoliberal ekonomik ve sosyal politikalara emekçi kitlelerin teveccüh etmesi, onay vermesi mümkün olmazdı. Geçtiğimiz son birkaç ayda yaratılan kutuplaşmada halkın önemli bir kesimi demokrasi ve hukuk dışı dayatmalar karşısında haklı olarak kendini “aşağılanmış” hissetti. Tepkisini erteleyip ‘pasif’ bir şekilde seçim sandığında ortaya koydu. Durum böyledir ama kendilerini dünyanın merkezi sayan kimi aklı- evveller neyin oylandığından habersiz, AKP’ye oy verenleri suçlamakla meşgul… Bütün bu gerginlikler, zorlamalar, kendi hukukuna uymama, kutuplaşma, vb. olmasaydı kitleler CHP’yi iktidara taşır mıydı? Aslında ona oy vermesi için bir neden yok, zira muhalefet yapma yeteneği olan bir parti değil. Dolayısıyla muhalefet yapmasını bilmeyenin iktidar olması da söz konusu olmazdı. Diğer partilerin de durumu ortadayken, CHP dışında birtek MHP’nin barajı aşması da terörle igili propoganda sayesinde mümkün olabildi. 

Bir taraftan başta büyük sermaye olmak üzere, müesses nizamın güçlü bir hükümete ihtiyacı varken ve kendileri için en uygun olanı da AKP hükümetiyken, öte yandan da bunca gerilim ve kutuplaşma nasıl açıklanabilir? Neden bir politik şahsiyetin bakan, başbakan olmasına itiraz edilmezken, aynı şahsiyetin cumhurbaşkanlığı söz konusu olduğunda sorun çıkarılıyor? Aslında bu soruya cevap verebilmek için Türkiye’deki “ikili yapıyı” hatırlamak gerekir. Bizde aracın istikametini belirleyen hiçbir zaman seçimle gelmiş hükümetler değildir, zira siyasi partiler ve onların kurdukları hükümetlerin işlevi, aracı belirlenen istikâmette yürütmekten ibarettir. Aracın doğrultusunu belirleyen “asıl devlet partisidir”. Siyasi partiler “asıl devlet partisinin” taşeronudur ve aralarında birtür müteahhit-taşeron ilişkisi geçerlidir. Benim “asıl devlet partisi” dediğim güç ve iktidar odağı, AKP’nin beş yıla yaklaşan hükümeti döneminde ‘bağımsızlaştığı’, kendine tanınan ‘sınırı aştığı’, aracın direksiyonunu “başka tarafa” çevirme potansiyeli kazandığından kuşkulandığı, yüzyıllık iktidarının aşındığı korkusuna kapıldığı için AKP’yi istenen zemine çekmek için bir gerilim ortamı yarattı. Çatışma Şemdinli skandalıyla başladı, cumhurbaşkanlığı seçimleri aşamasında doruk noktasına çıktı. Genel Kurmay Başkanı’nın peşi sıra açıklamaları, 27 Nisan e-muhtırası, cumhurbaşkanının konuşmak için Harp Akademilerini seçmesi, CHP’nin bir siyasi partiden çok bir istihbarat örgütünü andıran ve darbe imâ eden çıkışları, milliyetçi/şöven söylemi, parlamentoyu kilitlemesi, 367 ısrarı, anayasa mahkemesinin gayri hukukî kararı, siyasi kriz ve  erken seçim… Bu yolun sonu nereye çıkıyor? Başka türlü söylersek, söz konusu “operasyon” kimin için ne anlama geliyor? Kim kazandı kim kaybetti?

Bir kere yaratılan gerilim ve kriz, AKP’nin üslubunu merkezin –müesses nizamın- istediği kıvama getirdi. AKP diğer düzen partileri gibi bir parti olduğunu, merkeze yerleştiğini, sözü ve eylemiyle ortaya koydu. Yaptığı transferler, milletvekili seçimi sürecinde yapılan ‘ayıklama’, başta başbakan R.T. Erdoğan olmak üzere parti yöneticilerinin peşi sıra açıklamaları, AKP’nin ‘asıl devlet partisi’ için kuşku uyandıran bir yanı kalmadığını bir defa daha teyit etti. Aslında eskiden de öyle bir “tehlike” yoktu ama onu  ‘tehlikeli’ gibi göstermekte “asıl devlet partisinin”, ‘memleketin sahipleri cephesinin’ çıkarı vardı. Fakat ‘operasyon’ AKP’yi ehlileştirmeyi başarsa da halkın yarısının operasyon karşıtı oy kullanması, ordunun ve daha geniş olarak “asıl devlet pertisinin” başarısını gölgeledi. Kazandıkları bir yarım zafer olmanın ötesine geçemedi. Kafalarda soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden oldu. AKP operasyonu, asıl başta büyük sermaye olmak üzere sermaye çevreleri için önemli bir kazanımdır. Artık sermayenin önü sonuna kadar açılmış durumda, özelleştirmeler, yağma ve talan pupa-yelken yol alabilir… Elbette operasyonun kendisi değilse de seçim sonuçları itibariyle “kollektif emperyalist” bloku oluşturan ABD, AB ve Japonya için de bir başarıdır. Bundan en çok memnun olacak olan kuşkusuz  IMF ve benzerleridir… Zira, güçlü bir AKP hükümeti, kompradorlaşma programının kaldığı yerden ve hızını ve yoğunluğunu artırarak devam ettirileceği anlamına geliyor.

Bazıları kazananlar arasında demokrasinin de olduğunu söylüyor… Elbette demokrasiden ne anladığınıza bağlı… Tüm engellere rağmen DTP’li “bağımsızların” ve az sayıda sol adayın parlamentoya girmesi, demokratikleşme bakımından önemli ama, sınıf temelli, radikal antikapitalist, basiretli bir rota izlemek koşuluyla… Zira, bu dünyada sosyal eşitliği içermeyen bir demokratikleşme asla mümkün değildir. AKP’nin uyguladığı kompradorlaşma programının her ileri aşaması, sınırlı demokrasinin altının daha da oyulması anlamına gelecektir. Sosyal eşitsizlikleri, işssizliği, yoksulluğu, sefaleti ve doğal çevre tahribatını sürekli büyütüp derinleştiren bir yolun sonunun demokrasiye çıkacağı mı sanılıyor? Tam tersine sınırlı demokrasinin zemini aşınmaya devam mı ediyor? Herşeyin özelleştirildiği, tüm kamusal servetin ve kamusal ortak yaşam alanlarının, kamu hizmetlerinin tasfiye edildiği bir toplumda demokrasiden söz etmek ikiyüzlülük değilse insanlarla alay etmektir. Bilinsin ki, kamusal alanın, dolayısıyla kollektif hizmetlerin genişliği ve kapsamıyla, bizzat yurttaş kavramının içeriği [muhtevası] arasında doğru yönde bir ilişki vardır. Kamusal alan ne kadar genişse, yurttaş kavramının içi de o oranda dolu demektir… Gerçek durum hiç de toplumu aldatmaya memur edilmiş diplomalıların, akademisyenlerin, egemen sınıfın ve medya patronlarının sözcüsü ‘herşeyi bilen’ ‘akıllı’ köşe yazarlarının tevatür ettiği gibi değil. Türkiye’nin harikalar yarattığını söyleyip duruyorlar: Beş yılda ekonomi %30 büyümüş, milli gelir ikiye katlanmış, ihracat rekor üstüne rekor kırıyor, turizm patlıyor… Yabancı sermaye girişi de rekora koşuyormuş… Yabancı sermayeden ne anlaşılıyor? Yabancılar paralarını %22 faiz için Türkiye’ye getirdiğinde büyüyen nedir? Kim büyüyor kim küçülüyor ve bu sefil operasyonun faturasını kim ödüyor ve ne zamana kadar?  O halde iki şey: Birincisi GSMH [milli gelir] artışı her zaman ve her koşulda bir refah göstergesi değildir. GSMH artışı pekâlâ toplumun geniş kesimlerinin yoksullaşması ve doğal çevre tahribatının derinleşmesi pahasına gerçekleşebilir. Nitekim öyle oluyor… Türkiye’nin tüm ormanları yansa ve kapsamlı bir ağaçlandırma programı uygulansa, bu müthiş bir GSMH artışı anlamına gelir ama kısa ve orta vadede insanların yaşamında önemli bir iyileşme ortaya çıkmaz,  GSMH kayıpları ölçmez… Yangının neden olduğu çevre ve iklim bozulmasını dikate almaz. Zira, büyümeden söz edildiğinde sermayenin büyümesi kastedilir… Bir ülkede trafik kazaları on kat arttığında bu milli gelirde aynı oranda bir artışa neden olur. Zira, polis, ambülans, sağlık hizmetleri, hekim, ilaç, yangın söndürme, tamir, vb. bir sürü harcama yapılacaktır ve bunlar da GSMH’yi şişirecektir. Büyüme GSMH artışıyla ölçülüyor ve kalkınma sayılıyor. Oysa gerçek dünyada böyle bir özdeşlik mümkün değildir. Eğer son beş yılda GSMH %30 artmışsa, istihdan da aynı oranda artmış mıdır? Değilse bunun anlamı nedir? Bunun anlamı sömürü oranının artması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesidir. Sadece ihracatın rekor kırdığından söz etmek yetmez, söz konusu artışın nasıl ve ne pahasına gerçekleştiğinin de açıklanması gerekir. Eğer siz bir birim mal üretmek için 0,8 birim ithalat yapıyorsanız, aslında başkası için çalışıyorsunuz demektir. Zira burjuva iktisatçılarının hiç söz etmediği “ihracattan kalan değer” diye bir şey vardır… Ya da yenilenemez doğal kaynaklarınızı satarak ihracatınızı artırıyorsanız, orada asla bir başarı söz konusu değildir. Dolayısıyla, birincisi,  ekonomik büyüme/ kalkınma özdeşliği diye birşey yoktur; ikincisi GSMH artışı/istihdam artışı özdeşliği de söz konusu değildir. Elbette istatistikleri, rakamları manipüle etmek mümküdür ama gerçeğin üstünü örtmek o kadar kolay değildir. Ekonominin harikalar yarattığından söz etmeyi adet edinenler, büyümenin ne pahasına gerçekleştiği, yükü kimin taşıdığı, yağma ve talanın kimin için ne anlama geldiğinden, rekor kıran iç ve dış borçlardan, rekor kıran dış ticaret açığından, özelleştirme adı altında sermayeye peşkeş çekilen kamu kurumlarından, hızla kötüleşen doğal çevreden de söz ediyorlar mı?

Araç bugünkü istikâmette yol aldıkça, geniş toplum kesimlerinin durumunun iyileşleşmesi de, demokrasinin derinleşmesi de mümkün olmayacak. Onun için vakitlice bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var. Böyle birşey de hem acilen gerekli hem de mümkündür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.