ATATÜRK’ÜN HUZURUNU BOZMAYALIM

Değerli okuyucularımızın bildiğinden kuşku duymadığım, bazı kesintilerle huzurunuza getirdiğim şu pasajı okuyarak önce geçmişten bir anı yaşayalım istedim.

Tarih: 11Kasım1938. Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.
Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rıfat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.
15 sene sonra. Anıtkabir tamamlandı. Atatürk’ün ebedi istirahati için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.
8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiği” bildirdi.
9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Saygı duruşu yapıldı ve “başlayalım lütfen” dedi. [Tahnit işlemi uygulanmış bedende] ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Salonda derin sessizlik hâkimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, ertesi gün Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.
Demem o ki..
Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
Çünkü… 1938’de Atatürk’ün na’şını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek iken, 1953’te bir kadın idı.
Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.
Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına bir ilkti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodunu geliştirdi. Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
Atatürk varsa, kadın vardır. Kadın varsa, Atatürk vardır. “

            Geçmişle ne övünülür, ne de yerinilir. Zira her olay tarihsel birikim ve zamanın koşullarının eseridir. Geçmiş olaylar bugün tekrarlanamayacağına göre, durmadan yerinmenin bugüne hiçbir faydası yoktur. Osmanlı’dan türetilen Türkiye Cumhuriyeti, yepyeni bir ulus olmayıp, zamanın ruhuna ayak uyduramadığından çöken imparatorluktan hızlı adımlarla zamana uymaya çalışan bir ulus devletin doğumudur. Tarihin içinde yok olmuş bir yapıyı ayağa kaldırmak zamana karşı olanaksız yürüyüş olarak Osmanlı’nın makûs tarihine sürükleniştir.

Zamana uymak, medeniyet yarışına ayak uyduramadan arkadan sürüklenerek geriden gelmek değil, geçmişi telafi adına hızlı adımlarla ileriye koşmaktır. Bunun için de değişen koşulları iyi okuyup, toplumsal dinamikleri ona göre geliştirmek amacıyla, yüzyıllar önce terk edilmiş sosyal kurallarla zamanla hesaplaşmak yerine, bilimsel metodlarla zamanı yakalamaya çalışmak gerekir. Ne hazindir ki, akıl almaz “dindar ve kindar nesil” sloganı ile içeride toplumsal bölünme yaşanırken, dışarıda da çağdaş yaşamdan kopuş gerçekleşmektedir. Neyin uğruna? Siyasi kadronun iktidarının korunması uğruma! Bu gidiş ne örtülü amaç olan Atatürk karşıtlığı ne de akılcılıktır. Bu gidiş, cehaletin gaflet perdesi ardında fark edilmeden emperyalizme sürükleniştir. BOP projesi eş başkanlığı da budur; iktidar boyunca büyük bir sadakatle uygulanan IMF-Derviş ekonomi programı da budur. Böylesi teslimiyetin sürüklediği ekonominin kayaya oturmaması için zaman zaman gizli ya da açık başvurulan denetleme kuruluşlarına teslimiyet de yürünen yolun kaderidir. Kaderin gizlenmesi çabaları ve bu amaçla başvurulan yollar da her aşamada toplumu eğitim olarak da, hukuk ve adalet sistemi olarak da, sosyal yaşam olarak da telafi edilemeyecek gerilere savurmaktadır.

Kadınlarla erkeklerin her koşulda, Kurutuluş Savaşı’nda yaşandığı ve yukarıdaki anıda görüldüğü üzere, en zor koşullarda dahi aynı olduğu artık kalplere, kafalara ve vicdanlara kazınmalıdır. Günümüz avcılık ve toplayıcılık devri değildir; bugünün işlerinde adele gücü değil, beyin gücü öndedir. Hal böyle olunca, erkek kadın eşitliğinden de öte, bazı olaylar ters yönde üstünlüğün söz konusu olduğu görüntüsü dahi vermektedir. Eğitimde imam hatipleşme ise bilimlere yaklaşımda beyin denen muazzam doğa verisini muhakeme edici olarak değil, bilgi depolama merkezi olarak kullanmaya zorlamaktadır. Böylece yaratıcılıktan uzak, emre itaate hazır, siyasetin ve emperyalizmin emrine amade kurşun asker yetiştirilmektedir. O kadar kurşun asker vefası sergilenmektedir ki, ulusalcılık savları arasında ülke değerleri müdanasız satılabilmektedir; hem doğruluktan dem vurulmakta hem de siyasi nepotizmden çekinilmemektedir; hem insan hakkından –muhafazakârların ifadesiyle kul hakkından- dem vurulmakta hem de rantlardan, siyasilerin sağladığı rantlardan hiçbir rahatsızlık duyulmamaktadır.

İddia edilmektedir ki, Atatürk yolunda ilerleme konusunda var olan iktidar tüm geçmiş iktidarların önündedir. Bu savı ile Atatürk’e sığınmayı görünüşte reddettiğini zanneden iktidar, farkında dahi olmadan aynı gölgeye girmeye çalışmaktadır. Bu bir zayıflık ve kimliksizlik işareti olarak aslında bir kimliğe sığınma ihtiyacı göstergesidir. Bu iktidara hatırlatmak gerekir ki, siyasal kandırmaca uğruna yapılanları bir tarafa bırakıp, Atatürk’le mukayese babında hiç değilse ilkesel açıdan yapılacak bir durum değerlendirmesi gerçeği farklı görüntüde ortaya koyacaktır. Atatürk, gerekli hatta ülke işgal altında iken canını da ortaya koyarak cephede savaştı, çünkü Atatürk emperyalist değil, bağımsızlık taraftarı idi. Biz ne yaptık? “Yurtta sulh, cihanda sulh” mottosunu unutup, hırsa kapılarak bir emperyalistin direktifi doğrultusunda Büyük Ortadoğu yaratma hayaliyle, geri hatlarda kalıp, emperyalist devletlerarasında mekik dokuyarak Şam’daki camilere göz kırpmadık mı? Ekonomi alanına geldiğimizde, Atatürk’e bağlılığında en fazla hizmeti kendilerinin yaptığı tezini ileri süren iktidar sahipleri ve yandaşları, 1950 sonrası için yerden göğe kadar haklıdır da, son ekonomi programının uygulanmasında maalesef kendileri geçmiştekilerin dahi önüne geçmeyi başarmadı mı? Siyasette anti-emperyalizm, ekonomide ise bağımsızlık şiarını unutan ya da hırsla geri plana atan iktidar, 2000 IMF-Derviş programını sorgusuz-sualsiz uygulayıp Türkiye’yi yabancı reel ve finansal sermayenin cirit alanı ya da pazarı konumuna sokarak, ülkeyi bugünkü haline getirmedi mi? Bu hal öyle bir durumun yansımasıdır ki, artık satacak bir şey kalmamış durumda, işsizlik had safhada olarak, orta sınıf yoksul kesime doğru yok olurken, varsıl kesim, siyasileri de kapsarcasına, dörtnala belirsiz bir hedefe koşmaktadır. Ekonominin çivileri bu denli gevşetildikten sonra kapitalizmin dahi kurallarına ters önlemlere başvurmak zaruret halini almış bulunuyor. Şimdi oturup, Cumhuriyet’in devletçilik ve halkçılık ilkeleri karşısına, yoksul bırakılmış halkların nerelere taşındığının, buna karşın övünülen politikalarla nerelere gelindiğinin şöyle bir muhasebesinin yapılması anlamlı değil mi? Ekonomi o hale sürüklendi ki, son uygulamalar salt halkı perişan etmiyor, aynı zamanda son tasarlanan vergi ve fiyatlama uygulamaları ile kapitalist sistemin yürütücüsü konumundakilere yıkacağı yüklerle de bizzat sistemin işleyişi dinamitleniyor.

Artık Atatürk’ü manevi makamında sükûnete terk edelim ve biz bugünkü görevimize dönelim, lütfen!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.