’30 milyon ton GDO’luya 15 milyar $ ödedik’

Et’le ilgili spekülasyonlara da değinen Günaydın, Haziran 2009’da 20 Lira olan bifteğin Şubat’ta 28 TL’ye çıktığını söyleyen Günaydın, Avrupalı yılda 75 kg kırmızı et tüketirken, Türkiye’de bu rakamın sekiz kilonun altına düğştüğünü belirterek Kurban Bayramı dışında et tüketemeyen bir toplum haline dönüşmenin kabul edilemez olduğunu söyledi.

Türkiye’de yaşanan gıda güvenliği sorunlarının, halk sağlığı üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğunu söyleyen ZMO Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, bu sorunun ilgili mevzuat ve gıda denetimlerinin yetersizliğiyle uygulanan tarım ve gıda politikalarından kaynaklandığını öne sürdü. Günaydın, 1998’den bu yana 30 milyon tondan fazla GDO’lu olma riski yüksek mısır, pamuk, soya ve pirinç karşılığında 15 milyar dolar düzeyinde ithalat parası ödendiğini söyledi. Üretici ve tüketici konumundaki milyonlarca yurttaşın refahını ve sağlığını olumsuz etkileyen gıda güvenliği sorunlarıyla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Günaydın, son günlerde önem kazanan biyogüvenlik alanı ile et sektöründeki gelişmeler konusundaki ZMO’nun görüş ve değerlendirmelerini basın mensuplarıyla paylaştı. Halk sağlığını doğrudan ilgilendiren konularda kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Günaydın, Tarım Bakanlığı’nı komuoyunda oluşan sorular karşısında sesiz kalmakla suçladı.

15 MİLYAR DOLAR ÖDEDİK!

Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalara değinen Günaydın, GDO’lu ürünlerin alerjik reaksiyonlar doğurduğunu ve antibiyotiğe karşı direnç yarattığını belirterek, “kan biyokimyasında bozulma, organ hasarları – doğum anomalileri – üçüncü nesilden sonra kısırlık yaratma risklerinin de varlığını ortaya koymuştur” dedi. Türkiye’ye 1998 yılından bu yana 30 milyon tondan fazla GDO’lu olma riski yüksek mısır, pamuk, soya ve pirinç girmiş, karşılığında 15 milyar dolar düzeyinde ithalat parası ödendiğini hatırlatan Günaydın, “Tüketici ve halk sağlığı ve çıkarını hiçe sayan bu durum tarafımızdan yıllardır dile getirilmiş ve derhal bir Biyogüvenlik Yasası çıkartılarak sorunun çözüme kavuşturulması talep edilmiştir.Buna karşılık, tüm ikazlarımıza rağmen Yasa çıkarılmadan 26 Ekim 2009 tarihinde GDO ticaretini serbest bırakan bir Yönetmelik yayımlanmış; kamuoyundan yükselen haklı itirazlar karşısında 20 Kasım 2009 tarihinde Yönetmelik değişikliği yapılmıştır. İlgili Yönetmelik ve değişikliği için Danıştay önce yürütmenin durdurulması kararı vermiş, ardından yapılan itiraz üzerine bu kararı kaldırmıştır. Böylece hukuki durum, tamamen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın düzenlediği biçime dönmüşken; bu kez Bakanlık, “hukuki duruma uyum sağlamak” gibi asla geçerli olmayacak yeni bir mazeret öne sürerek, 20 Ocak 2010 tarihinde bir Yönetmelik değişikliği daha yaparak, daha evvel yaptığı düzenlemelerin önemli bir bölümünün uygulamasını 1 Mart 2010 tarihine kadar ertelemiş; böylece yaratılan hukuki kaos ortamında milyonlarca dolarlık rantlar üretilebilmiştir” açıklamasında bulundu.

BAKAN’A ‘GDO İTHALATINA NEDEN İZİN VERİLDİ?’ SORUSU

26 Ekim 2009 tarihine kadar kontrol belgesi almış ürünlerin miktarıyula ilgil sorularının yanıtsız kaldığını belirten Günaydın, “26 Ekim 2009 – 20 Ocak 2010 tarihleri arasında kontrol belgesi almış ürün kaç tondur? Bunların ürün dağılımı nasıldır? Bunların ithalatçıları kimlerdir? GDO analizi konusunda akredite edilen kaç tane özel kuruluş vardır, bunların akreditasyon tarihleri nelerdir ve sahipleri kimlerdir? Bakanlık 26 Ekim 2009 tarihli Yönetmeliği ile yurtiçi edilmesine izin vermediği ve 20 Kasım 2009 tarihinde tedbirlerini geliştirme ihtiyacı duyduğu riski büyük GDO’ların ithalatına, ne olmuştur da izin verme durumunda kalmıştır?” sorularını yönelttiği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı bu konuda açıklama yapmaya davet etti.

Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’nın meclis komisyonlarındaki görüşmelerinin tamamlandığını da hatırlatan Günaydın, kısa süre içinde genel kurulda görüşülmeye başlanacak olan tasarının, halk sağlığı açısından kalıcı düzenlemeler getirmesinin büyük önem taşıdığını belirtti. Ziraat Mühendisleri Odası olarak, GDO tartışmalarının halk yararına sonuçlanabilmesini sağlayabilmek amacıyla Tasarı ile ilgili değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmayı görev olarak gördüklerini vurgulayan Günaydın, gündemdeki et fiyatlarındaki artış ve et ithalatına yönelik tartışmalara da değindi. 2009 Haziran ayında 20 TL olan dana bifteğin Şubat ayında 28 TL’ye çıktığını söyleyen Günaydın, ortalama bir Avrupalı’nın yılda 75 kg kırmızı et tüketirken, ülkemizde kişi başına tüketim 8 kilogramın altına düştüğünü belirterek, “Kurban Bayramı dışında et tüketemez bir toplum haline dönüşmenin kabul edilemezliği açıktır” dedi.

Sorunun doğru bir şekilde ele alınarak çözülmesi gerektiğini vurgulayan Günaydın, Türkiye’nin hızla artan ve dinamik bir nüfus yapısına sahip olduğunu belirterek şunları söyledi: “1980 yılında 44.5 milyon olan nüfusumuz, bugün 72.5 milyon düzeyindedir. Buna karşılık, TÜİK verilerine göre, aynı dönemde büyükbaş hayvan varlığı 16.9 milyondan 10.9 milyona; küçükbaş hayvan varlığı ise 67.6 milyondan 29.5 milyona gerilemiştir. Türkiye’nin 1980 yılında 204 bin ton olan kırmızı et üretimi, günümüzde 480 bin ton düzeyindedir.”

“At ve eşek kesimi yapıldığı ve kaçak bufalo etlerinin yakalandığına” yönelik haberlere de değinen Günaydın, yüksek fiyatlar nedeniyle et alamaz hale gelmiş olan halkın daha da tedirgin olduğunu söyleyerek, kaçak hayvan girişini önlemek için sektördeki kayıt dışılığa karşı etkin mücadele verilmesini ve kontrolsüz kesimlere karşı denetimlerin arttırılmasını istedi.

İŞTE GÜNAYDIN’IN ÇARPICI AÇIKLAMALARI:

-1980 – 2010 dönemini yansıtan bu tablo, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu gibi düzenleyici ve müdahale edici kuruluşların tasfiye edildiği ve işlevsizleştirildiği bir süreç içinde; yem fiyatları başta olmak üzere her türlü girdi fiyatının sürekli arttığı, buna karşılık et ve süt fiyatları artışının geri kaldığı, piyasada oluşan kartellerin üretici fiyatlarını baskıladığı bir dönemi anlatmaktadır. Çayır ve meraların amaç dışı kullanıldığı, bu alanlardan çeşitli nedenlerle yararlanılamadığı, tespit – tahdit – tahsis işlemlerinin etkinlikle yürütülemediği bu dönemde, üretici hayvansal üretimden giderek kopmuştur. Buna karşılık hem canlı hayvan, hem lop et kaçakçılığı, bazı kesimler için büyük rant kapıları oluşturmuştur.

-2000 – 2010 dönemi, tüm aksi iddialara rağmen, hayvancılıkta geriye gidişin sürdüğü yıllardır. Türkiye’nin 2000 yılında büyükbaş hayvan varlığı 10 milyon 761 bin iken, bugün 10 milyon 860 bin dolayındadır. Aynı dönemde küçükbaş hayvan varlığı 28 milyon 492 bin’den, 23 milyon 975 bin’e gerilemiştir. Kaldı ki, sektörün birçok uzmanı, Türkiye’nin gerçek hayvan varlığının, bu sayının oldukça altında olduğunu ifade etmektedirler. Aynı dönemde kırmızı et üretimi ise 491 bin ton’dan 482 bin ton’a düşmüştür.

-Bu tablonun bir kriz fotoğrafına dönüşmesinde, kilit dönem 2007 yılıdır. Bu dönemde artan girdi fiyatları karşısında, süt tekellerinin çabasıyla süt fiyatlarının 35 kuruşa kadar geriletilmesi, birçok hayvanın kesime gönderilmesine neden olmuştur. Üreticinin “Sarı Kız Hakkını Helal Etmiyor” teması altında yaptığı mitingler, gazete ilanları dikkate alınmak yerine; “ideolojik” olarak tanımlanmıştır. Oysa 2007 yılının istatistikleri, yalın gerçeği ortaya koymaktadır: 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla 409 ve 439 bin ton olan kırmızı et üretimi, 2007 yılında, yoğun kesimler nedeniyle 576 bin ton‘a yükselmiştir. Bir kriz ve çöküş istatistiği olmasına rağmen, bu durum, et üretimi artışı olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. Sonuçta, Türkiye kaçınılmaz gerçek ile yüz yüze gelmiştir. Bugün, talebi karşılamakta yetersiz olduğu açık olan bir üretim eksikliği ortadadır. Bu durum, spekülasyon diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.

-Gıda denetimlerinin eksikliği, bir başka önemli sorun olarak ortadadır. Piyasayı denetlemekle sorumlu kamu yönetimi yapılarının hizmet binalarına 100 metre mesafede yapılan 1 TL’ye döner ekmek, 3 TL’ye bir kilo sucuk satışları görmezden gelinmektedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 5 bin gıda denetmeni ile 400 bin gıda üretim – satış ve dağıtım noktasını, bir bu kadar da kayıt dışı sektör varken, etkinlikle denetleyebilmesi fiziken mümkün değildir. Tüm haklı ikazlarımıza rağmen, bu alanda çalışan kamu görevlilerinin sayısını yeni alımlarla artırmayan, işletmelerin iç denetimini sağlayan sorumlu yöneticilerin sorunlarını çözmek ve sistemin etkinliğini artırmak yerine hazırladığı Yasa Tasarı taslakları ile sorumlu yöneticiliğin çalışma alanlarını en alt düzeye indirgeyerek sistemi fiilen ortadan kaldırmaya çalışan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, gıda denetimleri alanındaki bu korkunç tabloyu ortadan kaldırmakla yükümlü ve görevlidir.

-Sorunun, ciddiyetine bağdaşır bir şekilde, doğru ve kararlı politikalarla çözülmesi gereklidir. Kimi çevrelerce çözüm olarak sunulan ithalat, mevcut üretim yapısının da çökmesine neden olacaktır. Bu çerçevede, acilen hayvan populasyonunu artırıcı, verimliliği yükseltici üretim odaklı politikalara ihtiyaç vardır. Bunun yanında, ülkeyi baştan başa esir almış olan hayvan hastalıklarının eredike edilmesi için ciddi çalışmalara acilen ihtiyaç bulunmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde uygulanan hibe desteği, tüm ülkeyi kapsayacak biçimde genişletilmelidir. Ayrıca destek miktarı da yükseltilmelidir. Dişi ve damızlık hayvanların kesilmesi mutlaka önlenmeli, hatta bu konuda mevzuat çıkarılmalıdır. Piyasa fiyatlarına gerektiğinde müdahale edebilecek mekanizmalar oluşturulmalıdır.

-Hayvancılık sektöründeki sorunlar ithalatla çözülemez. İthalata dayalı politikaların geçmişte hayvancılığa ne denli zarar verdiği hatırlanmalıdır. Süt fiyatlarında istikrar sağlanması halinde, süreç içinde hayvan varlığımız da artma eğilimine girecektir. Bu doğrultuda üretici birliklerinin örgütlenmesinin teşvik edilmesi de büyük önem taşımaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.