65 yaşında yazar oldu

-İlk romanınızı 65 yaşında yazdınız. Yazmaya geç başlamanızın sebebi neydi? Yeteneğinizi geç keşfetmiş olamazsınız?

-Aslında lisedeyken bu yeteneğim edebiyat öğretmenin tarafından fark edilmişti. O zaman okul gazetesinde bir yazım yayınlanmıştı. O yazım o kadar çok beğenildi ki, bütün Elazığ’daki yerel gazeteler bu yazımdan sonra boş sütun bırakarak, benden ısrarla yazı istediler.. Böylece yazmaya başladım ama fakülteyi yarım bırakıp evlenince, ardından da çocuklar olunca yazmayı bir kenara bıraktım. Evlendikten sonra İstanbul’a yerleştim. Eşim modern bir erkek olmasına rağmen bazı konularda tutucuydu. Açık giyinmemi veya bir erkek arkadaşımla görüşmemi kıskanmazdı ama, bir şarkıyı çok beğenmem veya çok düşünceli, dalgın olmam, yani kısacası duygusal yönüm onu rahatsız ederdi. Yazma serüvenime de sıcak bakmayacağı kesindi.Nitekim ilk başlarda bunu açıkça olmasa da hissettirdi. Eşinin kendinden ön planda olması onu rahatsız ediyordu. İlk kitabımdan sonra bu tavrı yumuşamış, daha yapıcı olmaya başlamıştı. Hayatın içinde büyük ya da küçük aşklar var. Romanların içinde de olmalı. Üstelik romanların içinde güçlü ve güzel aşklar olmalı. Olmazsa bana göre roman cazibesini kaybeder. Okuyucular da içinde aşk olmayan romanı sevmiyor. Eşimin bu aşklara nasıl bir yorum getireceğinin boyutlarını tahmin edemediğim için yıllarca yazmak cesaretini gösteremedim. Yazmaya karar verdim. Eğer böyle bir tepki ile karşılaşırsam, vereceğim cevabı hazırlamıştım. Eşime “bu kadar insan yazdığı aşkı yaşamış olsa, herhalde Kerime Nadir romanlardaki aşkı yaşayabilmesi için üç uzun ömür hayatta olması gerekirdi. Bu mümkün değil”diyecektim. 1990’lı yılların başında eşimden gizli gizli internetteki sitemde yayınladığım “İçimdeki Başka Ben” adlı romanımı yazdım. Kızım Ankara’ya taşınınca bende onunla gittim, eşim gelemedi. İşleri buradaydı. Ben yalnız kalınca yazmaya başladım. “Eşim ne tepki verirse versin, artık yazacağım” dedim ve konu aramaya başladım. Sonra anneannemi yazmaya karar verdim.
Eşim pek memnun olmamıştı. Ama,fazlada bir tepki vermemişti.

-İlk romanınızın internette yayınlanan “İçimdeki Başka Ben” olduğunu söylediniz. Ben onu da okudum. Reenkarnasyon üzerine yazılmış kısa bir roman. Reenkarnasyona ilginiz nereden geliyor? Neden ilk romanınızı bastırmadınız?

-Teşebbüs dahi etmedim bastırmaya. Çünkü Reenkarnasyon hala daha tam olarak netlik kazanmış bir konu değil. Ben de konu hakkında söz sahibi olacak durumda değilim. Aslında ben Reenkarnasyondan çok bir ruh aleminin varlığına inanıyorum. Bizim bildiğimiz biyolojik yaşamın çok üstünde uzun süreli, sonsuza kadar yaşayan ruhlar olduğunu kabul ediyorum. Karşılaştığım birkaç olay bu konuda doğru düşündüğümü gösterdi. Belki de kendi kendimi psikolojik olarak etkilediğim için böyle düşünüyorum, ama, buna inanıyorum. Kızım bir ara Varşova’da görevliydi. Yanında Turuca adından yaşlı bir kadın çalışıyordu. Onun anlattığı küçük bir öyküden yola çıkarak yazdım “İçimdeki Başka Ben”i.

-Basılan ilk romanınız anneannenizi anlattığınız “Sıdıka Hanım”. “Şelale’nin Bez Bebeği” dışındaki bütün romanlarınızı okudum. Hepsinde büyük aşklar var. Aradığı insanı bulan ya da bulamayan, daha doğrusu bulup da kavuşamayan insanlar var romanlarınızda. Sıdıka Hanım da bunlardan biri. Kocasını sevmemiş, aldatılmış ve hiç mutlu olamamış bir kadın Sıdıka Hanım. Oysa onu tutkuyla sevenler hep olmuş. Beko gibi, Hacı Hayri Bey gibi… Romanda yaşananlar gerçek mi, kurgu mu? Sahi anneanneniz gerçekten bu kadar güzel bir kadın mıydı?

– Gerçekten çok güzelmiş. Onu tanıyan canlı bir tanığım vardı. Ondan çok yardım aldım kitabı yazarken. Ona da bu soruyu sormuşlar; Naşide Hanımın yazdığı kadar güzel miydi Sıdıka Hanım diye… “O kadar güzeldi ki, Naşide anlatamamış” diye cevaplamış. O anneannemim konaktan ayrılıp köye döndükten sonraki hayatını biliyordu. Anneannem gezmeye gideceği zaman köyün bütün erkekleri gideceği evin erkeğine yalvarırmış, kapının anahtar deliğinden bakayım diye. Ne yazık ki güzel kadınlar da aldatılıyor. Güzel kadınları da kocaları yeterince sevmeyebiliyor, değer vermeyebiliyor.“Aşk Doktoru” diye tanınan bir yazarımız var. Bir televizyon kanalında, “Erkekler neden aldatır” sorusuna cevap olarak “Erkeklerin doğasında vardır. Boşuna cevap aramayın. Fırsat bulduğu anda aldatır.”dedi. Bana göre çok doğru bir sözdü. Bu karısını sevmiyor, beğenmiyor demek değildir”

-Beko’da bir erkek ama Sıdıka Hanım’a ömrünün sonuna kadar sadık kaldı ve karşılıksız sevdi.

-Aşk kavuşulmadığı sürece büyük aşk oluyor. Beko, Sıdıka Hanım’a kavuşamadı, kavuşsaydı belki onunki de bu kadar büyük bir aşk olmazdı. Oysa kocası kavuşmuştu ona. Bir de her erkek aldatacak diye bir kural yok tabii ki… Örneğin benim babam 86 yaşında öldü, annemle uzun bir hayatı oldu. Eminim ki annemi ne aldattı, ne de aldatmayı düşündü. Anneme aşıktı ve ona sonuna kadar sadık kaldı.

-Ama siz babanız Remzi Beyle anneniz Dilşat Hanımın aşkını yazmaya değer görmediniz. Kavuşan aşıklar oldukları için olabilir mi?

-Onlar kavuştular ve evlendiler. Belki ömür boyu aralarlında tutkulu bir aşk olmadı ama sevgi, saygı ve kaybetme korkusu hep oldu. Onların hayatını yazmadım. Çünkü ailemden söz ettiğim üç romanımda onlar ikinci, üçüncü kahraman olarak hep varlar.

-Anneanneniz Sıdıka Hanım’dan sonra teyzenizi anlatan “Asıl adı Atiye” adlı romanınızı yazdınız. Sıdıka Hanım’ın kendine benzeyen güzel kızı nam-ı diğer Küçük Hanım da annesi gibi mutsuz bir kadın olarak yaşadı ve öldü. Ölümü gerçekten akıl hastanesinde mi oldu?

-Evet, anlattığım gibi oldu. Biz Ankara’daydık. Ölümünden 6 ay sonra haberdar olduk. Gittiğimizde mezarını bulamadık. Kimsesizler mezarlığına gömmüşler ama yeri belli değildi, ne yazık ki… Teyzem güzelliğini annesinden almıştı. Hayatı da annesinin ki gibi mutsuz geçti. O da kocası tarafından aldatıldı. Atatürk’ü bile kendisine hayran bırakacak kadar güzel bir kadındı.

-Teyzeniz de çok sevilmiş bir kadın. Çocukluk aşkı da teyzeniz için intihar ediyor

-Evet, doğru, çok sevilmiş ama mutluluğu yakalayamamış bir kadın. Onu çocukluğundan beri seven kişi de, onu akıl hastanesinde ziyaret ettikten sonra intihar etti. Gazeteler alacak verecek meselesi diye yazdı ama, o gün teyzemi ziyarete gitmiş hastaneye. Teyzem onu tanımamış. Sonra tanır gibi olmuş. Hastaneden çıktıktan sonra, teyzemle çocukluklarının geçtiği konağın yıkık bahçe duvarında oturmuş bir vaziyette intihar ediyor. Belki de intihar etmeye karar verip, son bir kez teyzemi görmeye akıl hastanesine gitmiş de olabilir. Bilemiyorum ama hastane kayıtları var, teyzemi ziyaret ettikten sonra intihar ediyor.

-Sever miydiniz teyzenizi?

-Samimi cevap vermem gerekirse küçük teyzemi daha çok severdim. Büyük teyzemi de beğenirdim. Kültürlü bir kadındı. Konakta yaşamış, özel hocalardan ders almış, el bebek gül bebek büyütülmüş. Annem de az çok o debdebeyi, serveti yaşamış biri ama, küçük teyzem yaşayamamış. En şanssız olanı oydu. Çok iyi niyetliydi. İçlerinde en fedakar olanı da oydu. Annemden bile daha fedakardı. Almayı hiç öğrenememişti zavallıcık, hep vermeyi biliyordu. Çok severdim onu. Büyük teyzem öyle değildi. Hep mağrurdu. Fakirlik günlerinde bile mağrur duruşunu hiç bozmamıştı. Saraylı gibi herkese yukardan bakan bir duruşu vardı. “Ben bunlara layık değilim” diyen bir tavır sergilerdi.

-Ailenizle ilgili yazdığınız son roman “Rahmi Bey”. Rahmi Bey sizin amcanız. Sert görünümlü, deli fişek bir karakter… Karısıyla olan ilişkisi, kendisi için can veren arkadaşının emaneti olan Iraz’la olan sözde evliliği, hayatının her safhası macera dolu bir adam. Gerçekten romanı yazılacak biriymiş amcanız…

-Çok özel bir insandı. Ailede çokları sevmezdi onu, ben çok severdim. O da beni severdi. Çok zeki, çok bilgili ve çok güçlü bir kişiliği vardı. Şöyle anlatayım. Sert kabuklu nefis bir meyve düşünün, kabuğunun soyulması çok zor ama, soyup da tadına baktığınızda enfes bir tat çıkıyor karşınıza. Amcan böyle bir adamdı. Karakter olarak babamdan çok farklıydı. Kendi babasından da çok farklıydı. Dedem çok yumuşak, narin bir adamdı, o yüzden amcamı öyle sert yetiştirdi. Eline silah verdi ve bizi koru dedi. Ailesini korumak için askeriyeden ayrıldı. Oysa o Mustafa Kemal’in askerleri arasına katılmak istiyordu. Ama olmadı, ailesine sahip çıkmak zorunda kaldı.

-Amcanız çok gururlu bir adam, teyzeniz de öyle. Çok gururlu ve mağrur. Oysa amcanız teyzenizi beğeniyor, hiç dile getirilmeyen bir beğeni bu. Belki de aşk…

-Evet, amcamın teyzeme duygusal yakınlığı varmış ama, karakterler o kadar güçlü ki bu mümkün olmazdı zaten. İkisinden birinin egosunu yenmesi gerekirdi. Teyzem kesinlikle yenmezdi, amcam da öyleydi. O yüzden amcam bu konuyu hiç dile getirmemiş.

-Amcanız kendini çok iyi tanıyan biri. Evliliğinde bile kendisine zorluk çıkarmayacak bir kadını seçiyor.

-Tespitiniz çok doğru. Aslında yengem çok güzel bir kadındı, aralarında aşk da vardı ama, tutku yoktu. Amcamın kontrol edebileceği bir kadındı. Teyzem gibi güçlü bir karakter değildi. Yengem de amcamın tam tersi bir meyveydi. Güzel görünüp içi lezzetli değildi. Boş bir kadındı. Geçen yaz Elazığ’ın Perçenç köyünde gelin almaya gitmiştik. Orda eski resimler çıkarıldı. Onlara bakılıyor. Amcamın bulunduğu bir fotoğrafta kişiler tek tek yazılmış. İşte Esatgilin Ahmet, Arpacıların bilmem kim falan gibi. Amcama gelince Rahmi Bey diye yazılmış. Resme bakan bir hanım sordu “herkes lakaplarıyla, ailesiyle anılırken bu bey neden Rahmi Bey” diye. “Niyesi yok, O Rahmi Beydi de ondan”demişti. fotoğrafın sahibi bey.

-Romanlarınızda anlattığınız Elazığ böyle bir yer miydi gerçekten?

-Elazığ gerçekten anlattığım gibi bir yerdi, şu anda da öyle ama, arada 70’li yıllardan 90’lı yılların sonuna kadar çok kötü bir devre geçirdi. Bu dönemde Elazığ geriye gitti. Elazığ kültür ve tarihi açıdan çok değerli bir şehirdir. Eskiden 6 ilin sancak kalesiymiş, sancak beyliği varmış orda. 1800’lü yılların sonlarında bile orada Alman, İngiliz ve Fransız kolejleri varmış, Medrese varmış, Askeriye varmış… Ne yazık ki Elazığ siyasi açıdan şansız bir memlekettir. Hiç doğru dürüst bir politikacı çıkaramadı. Mesela Malatya oranın bir ilçesi gibiyken, bugün Malatya gayet ilerlemiş bir şehir olmuştur. İki cumhurbaşkanı, iki başbakan çıkarmasının sonucudur biraz da bu durum, Elâzığ’ın önünü kesmiştir. O yöreye yapılacak her şey kaydırılmıştır. Ben Elazığ’da 1955 yılında şortlu 19 mayısa çıkar ve askılı gezebilirdim. İnanın 1995’te oraya gidiyorum diye kapalı elbiseler diktirmiştim. Yine de kendimi rahat hissedememiştim. Konu sadece açıklık, kapalılık da değil. Zihniyet ve düşünce de gerilere gitmiş, toplum çağdaş olma vasfını kaybetmişti. Gerçi bu son kırk yıl içinde hemen, hemen her yerde, İstanbul’da bile hissedildi. Neyse ki yavaş, yavaş eski kimliğine dönüyor. O bölgelerde geriye gidişi hızlandıran ve daha yoğun olmasını sağlayan başka etkenler de vardı.İlk Elazığ’da başlamasının nedeni Keban barajıdır. Baraj yapılırken suyun altında kalan köylerden, Elazığ’a çok göç oldu. Okuma yazma bilmeyen, yaşadıkları yerde okul dahi görememiş, şanssız ama birden bol paraya kavuşmuş insanlardı bunlar. Tabii ki bu durum asla onların eksiği veya suçu değildi. Kimseyi tenkit etmek istemiyorum ama bu bir gerçek, Anadolu’nun gerçeği. 1973 yılında Elazığ’a gittiğimde, başında Vakko eşarp, kolunda yılan derisi çanta,ayağında yılan derisi ayakkabı, üstünde yine Vakko’dan pahalı bir pardesü olan ama altında pijama pantolonu giyinmiş genç bir kadın görmüştüm. Sokakta böyle yürüyordu. Böyle bir grup Elazığ’a yerleşmişti. Yerleşmek de zorundaydı. Orası onlarında memleketiydi. Zaman içinde uyum da sağlayacaklardı. Ne yazık ki hemen akabinde anarşi başladı, sağ sol olayları, sonra da PKK derken, şehrin yerlileri Elazığ’ı terk etti.

-Sizde mi o zaman terk ettiniz?

-Yok, biz 1955 – 56’da ayrılmıştık Elazığ’dan. Ben Fakülteyi kazanınca ailem de benimle beraber Ankara’ya yerleşti

-Elazığ’ı çok özlediğiniz belli… Orada yaşamak ister misiniz?

-Çok isterim ama artık mümkün değil. Rüyalarımda o kararı veriyorum, Elazığ’a yerleşsem diyorum, sonunda rüyamda bile, artık benim için yeni bir hayata başlamak çok geç kararı alıyorum. Hem işim icabı, hem de çocuklarımın durumu icabı İstanbul’dan ayrılmam zor.

-Kitaplarınızda Elazığ dışında bir de Ege aşkı var. Ayvalık ve çevresi özellikle. “Hümeyra” ve “Feraye” o bölgelerde geçiyor.

-Ayvalık’ta yaşamamın etkisinden olacak, o bölgeyi de çok seviyorum. O bölgenin insanları gerçekten çok acı çekmişler. Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu şöyle yaptı, böyle yaptı denir, tabi ki Anadolu’da büyük bir savaş yaşandı ama Anadolu insanı Ege insanı kadar acı çekmedi. Ege halkı büyük acılar çekmiş, Yunan işgalini çok kötü şekilde yaşamış. Hamile kalıp intihar eden genç kızlar olmuş. Daha neler neler… O yüzden o bölgenin insanı ilgimi çekiyor.

-“Feraye”yi bu duygularla yazmış olmalısınız?

– Feraye’yi yazma serüvenimi kısaca anlatayım. Erkek kardeşimle Edremit’in Çamcı Köyüne gitmiştik. Orada kardeşimin Ankara Bahçelivler’den komşusu Elif Hanım’a uğradık. Köy konağı şeklinde bir ev. Evdekiler geleneksel Türkmen elbisesi giymiş. Elif Hanım torunu Bahar’ın yeni doğan bebeği için köyde ziyafet veriyor. Kazanlar dolu, köy kadınları bir ağacın altında oturmuşlar, ziyafet sonrası kalan bulgur, yağ pirinç gibi malzemeleri paylaşıyorlardı.Köydeki kadınlara 90 küsur tane şalvar dağıtılmış.Burası bir Türkmen köyüydü. Töreyi devam ettiriyorlar. Elif Hanım hiç okumamış, okuma yazma bilmeyen bir kadın. Köyün okumuş bir genciyle evleniyor. Kocası Ataşe. Avrupa’yı dolaşmış bir kadın. Bir kızı psikolog, bir kızı eczacı, torunu kimya mühendisi. Elif Hanım, hepsini kaşıyla, gözüyle, bakışıyla idare ediyor. Doğal yetenekli bir kadın. Kadının o hali hoşuma gitti. Olaydan etkilendim ve dönüş yolunda burayla ilgili bir roman yazmaya karar verdim. Eve döndük, kardeşime dedim ki, “beni tekrar Elif Hanımlara götür”. Elif Hanımın hayatından bir şeyler çıkaracağımı düşündüm. Neyse gittik, kadın dedi ki “benim ömrüm hep dışarılarda geçti,15 yaşında köyden ayrıldım, buradaki öyküleri pek bilmem. Size köyün yaşlıları daha çok yardımcı olur. Biz kalktık, köyü geziyoruz, elimde bir de fotoğraf makinesi var. İki yaşlı kadın gördük, ama nasıl yaşlı ve zayıflar. Hani tarlalara korkuluk dikerler ya, onlar gibi bir deri bir kemikler. Birbirlerine dayanarak yürüyorlar. “Sizin fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Çek kızım” dediler. “Bana bu köyde yaşanmış hikayeler anlatır mısınız” dedim . Anlattılar ama, bir başından bir sonundan paramparça anlatıyorlar. Özet olarak anladığım şuydu. Romandaki gibi düğün basılıyor bir Türk kızı evlenirken,köyde komşusu olan, o anda da Yunan ordusuna katılmış rum genci tarafından kaçırılıyor. “Tamam” dedim “hikayemi buldum” ve başladım yazmaya. Kurtuluş Savaşı’nda yaşanan acılardan da çok etkilenmiştim. Feraye böyle çıktı.

-“Hümeyra” da Cunda adasında geçiyor. Hümeyra tam Türk filmi gibi diyeceğimiz bir roman.

-Hümeyra’yı Cezayirli Hasan Paşa’nın aşkından kurguladım. Hümeyra, Paşanın altıncı torunu. Ben romanlarıma başlarken kaba planını çıkarıyorum, gerisi yazarken kendiliğinden oluşuyor. Başı, gelişmesi, sonu kafamda belirgin oluyor, ama detaylar yazarken oluşuyor. Bu da öyle oldu.

-Gelelim “Miralay’ın Kızı Süreyya” adlı romanınıza. Burada Afganistan’a taşan bir aşk var. Kitabın kapağında özellikle gözleri çok güzel bir kadın fotoğrafı var. Bana Prenses Süreyya’yı anımsattı o kapak. İran Şahıyla evliliğini çocuğu olmadığı için bitirmişti. Şah Rıza Pehlevi de Farah Diba’yla evlenmişti. Kitap kahramanınızın da çocuğu olmuyor. Bu romanınız da gerçek bir öykü mü, yoksa kurgu mu?

-Orada anlattığım bir arkadaşımın hayatıdır. Adı tabii ki Süreyya değildi. Aile izin vermediği için adını, olayları biraz değiştirim. Ankara’ya okumaya gittiğimde, işe de girmiştim. Oradan arkadaşımdı. Babası albay değildi. Kız da çok moderndi. Ailede herkes okumuştu. Çok güzel bir kızdı arkadaşım. Özellikle gözleri çok güzeldi. Afganistanlı birine aşık oldu ve Afganistan’a gitti. Çocuğu olmuyordu. Bir gün kucağında bir bebekle geldi. “Doğurdum” dedi. Çok sonra öğrendik çocuğun onun olmadığını. Birbirlerine çok aşıklardı. Erkeğin ailesi çocuğu olmadığı için arkadaşımı istemiyordu ama, koca hiçbir zaman arkadaşımdan ayrılmayı düşünmedi. Afganistan’daki işgalden sonra kitapta anlattığım gibi çok sıkıntı çektiler. Arkadaşım ülkeden çıkmak zorunda kaldı. Kocası tutuklanmıştı. Ondan uzun zaman haber alınamadı. Kocası onu bulmak için Türkiye’ye geldiğinde karısı ne yazık ki yaşamıyordu.

-Afgan kocanın kitaptan haberi var mı?

-Kitap ilk çıktığında internete girdim, adamın ismini yazdım, Fransızca bir haberle karşılaştım. Eşim Fransızca biliyordu, eve gidip eşime okutmak istedim. Tekrar girdim internete o haberi bir daha bulamadım. Kitaptan haberi yok, olsa itiraz edeceğini sanmıyorum. Şu anda hayatta mı, değil mi onu da bilmiyorum. Çok etkileyici bir adamdı. Yakışıklı değildi, karizmatik ve güven veren bir tipe sahipti. Arkadaşım çok kıskançtı. Bir tek benimle rahat görüşebiliyorlardı. Kocasına acayip bir tutkuyla bağlıydı.

-“Kaç Yıl Geçti Aradan” kurgusu itibariyle bana biraz karışık geldi. Oyun masasında toplanan 8 farklı kadının hikayesini anlatıyorsunuz bu kitapta. Aslında her kadının hikayesi bir roman olacak kadar ilginç. Özellikle bazıları çok ilginç. Her birinden ayrı roman yazmak varken hepsini bir romanda neden kullandınız? Kısa kısa anlatıldığı için o öyküler pek vurucu olamamış.

-Haklısınız yazdıktan sonra ben de pişman oldum ama, oldu bir kere. En az 4 roman malzemesini bir kitapta kullanmış oldum. Bu romanımdaki kahramanlarımın hepsi gerçektir. Hepsi bir masada değildi, farklı farklı masalardaydı. Ben bunları bir oyun masası etrafında topladım. Ben her romanımda bir olaya gönderme yapmaya çalışıyorum. Bu romanı da yazmamın sebebi, oyun masalarında harcanan zamana vurgu yapmaktı. Katiyyen oyuna karşı değilim. Bende zaman buldukça oyun oynuyorum ancak, bütün zamanımı bu masalarda geçirmek de istemem. Çok uzun zamandan beri tanıdığım, kültürlü, tahsilli bir arkadaşım var. Arada sırada konuşuyoruz oyundan başka bir sohbeti yok. “Sinemaya gidelim” diyorum, “Yok ben 20 yıldır gitmiyorum” Tiyatroya gidelim “Hayır ben sıkılırım.” diyor. Oyun masasında vakit geçiren kadınların hepsinin hayatında bir boşluk vardır ama, hiç kimsenin hayatı dört dörtlük değil ki, Boşluklar çok daha faydalı ve güzel şeylerle de doldurulabilinir. Hiç kimse dışarıdan göründüğü gibi değildir. Oyun masası yerine başka yerlerde de oyalanabilir insan. Bana göre zaman en kıymetli şeydir ve israf edilmemelidir. Kaybettiğinde yerine koyamayacağın tek şey.

-Gelelim beni en çok etkileyen romanınız “Perina”ya. Siz Perina’nın son Rus çarı II. Nikola’nın kızı Anastasya olduğunu iddia ediyorsunuz. Anastasya’nın yaşayıp yaşamadığı, yaşıyorsa nerede olduğu hiçbir zaman tam olarak bilinemedi. Anastasya hakkında pek çok rivayetler ortaya atıldı. Siz gerçeğe en yakın hikaye benimkidir diyorsunuz. Bu ciddi bir iddia. Perina, Anastasya’ysa eğer bunu kızı Fidoş’a ve oğullarına söylememiş olabilir mi?

-Perina’nın Anastasya olduğunu iddia etmiyorum. Yürüttüğüm mantık sonunda bu kanıya vardığımı söylüyorum. Perina17 yaşından önceki hayatını kızı Fidoş da dahil ailesinden hiç kimseye anlatmamış. 17 yaşında Ukrayna’daki Averkiy ailesine evlatlık verildiğini söylemiş, o kadar. Ukrayna’nın bir köyünde doğup büyüse bu kadar kültürlü olamazdı. Almanca, Fransızca biliyordu. Keman ve piyano çalıyordu. Ukrayna’da o zamanlar doğru dürüst bir okul bile yoktu. Ayrıca Perina evlenmek için hep yabancı uyrukluları seçmiştir. Alman sevgilisi ölmeseydi onunla evlenip Almanya’ya gidecekti. Sonra Elazığ’lı Habib’le tanışır ve ona hiç uygun olmamasına rağmen Rusya’dan kaçabilmek için bu evliliği yapar. Elazığ’da çok mutsuz olduğu halde asla Rusya’ya dönmek istememiştir. Tüm bunları bir araya getirince Perina’nın Anastasya olduğu kanısına varıyorum. Kitap yayınlandıktan sonra yanımda çalışan Ukraynalı bir kadına imzalayıp verdim Perina’yı. O da Ukrayna’ya götürmüş. Orada yaşlı bir hanım “Biz zaten Anastasya’nın Türkiye’ye kaçtığını duymuştuk” demiş. O yıllarda böyle bir söylenti olmuş. Ben Anastasya’yı çok araştırdım, yazdıklarımla bir çelişki olmasın diye. Perina’nın evlatlık verilişi ile Bolşevik ihtilali hemen hemen aynı tarihlere denk geliyor. Zamanlar birbirini tutuyor. Anastasya hakkında çıkan kitapları da okudum. Yok Şangay’da hayat kadınıymış, yok Amerika’daymış falan. Hiç biri bana inandırıcı gelmedi.

-Aslında Perina ister Anastasya olsun, ister olmasın hayatı gerçekten çok acılarla geçmiş bir kadın. Ukrayna’dan Elazığ’a uzanan acıklı bir hikaye onunki…

-Hem de çok… Perina, kemanı ve dikiş makinesiyle Elazığ’ın belki de en kötü köyü olan Holpenk’te yaşadı ve burada çocuklarını dikiş dikip, bahçede çalışarak büyüttü.

-Bu kitabınız Rusya’da yayınlansa herhalde çok satar.

-Herhalde…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.