78’LİLERDEN… Şarkımızı tamamlamak için…

78’LİLERDEN… Şarkımızı tamamlamak için…

0
PAYLAŞ

Değerli arkadaşlar,

Türkiye toplumu ve halkı son derece kritik bir süreçten geçiyor. İktidar, son derece fütursuz davranıyor. Öyle ki adeta her şeyimizi elimizden alıyor, her şeyimizi çalıyorlar duygusu veriyor.

Bu sadece bir duygu değil, gerçeğin ta kendisi!

İşte Başbakan’ın Kürtlere “ya sev ya terk et” dayatması, onları “Nazizim” ile suçlamaya kadar vardı. Küresel krizin onbinlerce insanı işsiz bırakması, katlamalı zamlar, artan pahalılık ve yoksulluk apaçık ortada olmasına rağmen hükümetin vurdumduymazlığı kabul edilir gibi değil. Kamu kuruluşlarını adeta talan edercesine özelleştirme, doğal sular ve akarsularımızın dahi yabancı şirketlerin kullanımına bırakma yönlü el altında yürütülen pazarlıklar, yolsuzluklar, suistimaller, hukuksuzluk, bu gerçeğin sıradanlaşmış görünümleri… 

Böylesine vahim bir tablonun egemen olduğu bir ortamda biz “Çatı Partisi”ni, solun ve demokrasi güçlerinin birliğini bütünlüğünü tartışıyoruz.

Bu tartışma olumludur. Tüm sol ve demokrasi güçleri süren olumsuz gidişata, bu kabul edilemez tabloya artık bir “dur” demesi, kendi seçenekleriyle politik arenada yer alması gerekiyor. 

Şu da bir gerçek:  Hiçbir partinin ve siyasi eğilimin,  bir başına egemenlerin gündemine “dur” demesi ve halkçı bir sürecin önünü açması olanaklı değildir. Bizi geleceğe taşıyacak, halkın temel sorunlarına çözümler üretecek bir alternatif ancak ve ancak hepimizin birliği ve bütünlüğü üzerinden ortaya çıkacaktır. Tarihin bu aşamasında gerçekten başka şansımız yok. Bu bağlamda bizler  “çatı partisi” ismiyle ifade edilen birlik sürecine olumlu yaklaşıyoruz. Daha iyi nasıl olabilir,  anlayışı ve arayışıyla görüşlerimizi ifade etmek için buradayız.

 ***

Birinci dönem AKP hükümetini baz alarak ilgili süreci kısaca özetleyelim: AKP’nin birinci iktidar döneminde bir nevi asker-AKP çatlağı yaşandı. Kemalist- ulusal konsepte katı biçimde bağlı olma görünümü veren askeri bir kadro ile AKP arasındaki çatlaktı bu. Darbeye varabilecek gelişmeler yaşandı. ABD’nin desteği ile Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Hükümetin arkasında durması, olası bir darbeyi engelledi.

Biz 78’liler, Yurttaşlık Hakları yasaklarımızı bir ölçüde bu çatlağın yarattığı hareket sahasından yararlanarak kaldırdık. Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununa ılımlı görünüm veren yaklaşımı, Diyarbakır çıkarması, Şemdinli’ye dönük ilk tavrı, AB süreciyle ilgili atılan kimi kozmetik adımlar gibi benzeri gelişmeler bu sürecin belli başlı sonuçları olarak aklımızda kaldı.

Kimi sosyalistlerin, bir yerde güncel politikayı gözetmeyen yaklaşımları ile sürecin bu yanını gözetmemelerini getirdi. Takiyyeci ve darbeci-postal blokunun iç çatlaklarının yarattığı hareket sahası onları ilgilendirmedi. Şimdi ise AKP’nin geldiği noktaya bakarak “bak biz demedik mi, haklı çıktık” diyorlar. Desinler…

Kimi sol liberaller ise, bu çatlağı olabildiğince abarttılar, öyle ki her şeyi AKP ve onun ön ayak olduğu Ab sürecinden bekleyen bir kolaycılığa düştüler. AKP’nin geldiği nokta ortada. Ne diyeceklerini bekliyoruz. 

Hükümete, kimi demokrat adımları atması doğrultusunda taleplerde bulunduk. Kuşağımızla birlikte, adli veya siyasi, dönemin tüm ilgili kesimlerinin Yurttaşlık Hakları yasaklarını kaldırarak süreci değerlendirdik.

Kürt Devrimci Hareketi de kendi ölçüleri içinde süreci değerlendirmeye çalıştı. Bunu yaparken diyebiliriz ki sonuçları itibarı ile bir bakıma bölgede AKP’nin önünü açtı. Nasıl ki batıda liberaller her şeyi AKP’den bekler hale geldilerse ve toplumda AKP yönelimli bir beklenti yarattılarsa, Kürtler içinde de AKP’ye dönük belli bir beklenti yaratanlar, hatta bunu abartanlar oldu. Güneyde Barzani-Talabani ikilisi de süreci bu yönüyle geliştirmeye çalıştılar. Hükümetin sadaka siyaseti, Kürt hareketinin sınırlı bir barış söylemi, sosyo/ekonomik sorunların ve yoksulluğun yarattığı boşlukta hareket sahası buldu. O zamanlar yoksul Kürt halkının problemlerinden kopuk, realite ile pek bağdaşmayan bir barış söylemiyle kendini sınırlamış bir kesim, niyetlerinden bağımsız olarak legal/demokratik siyasette sanki Kürt egemen sınıfı olarak kendini kuruyor gibiydi. Görünüm ciddi olarak uyku kaçırıcıydı. İşte AKP’nin bölgedeki gelişmesini, aldığı artık oyları bu bütünlük içinde düşünmek gerekiyor.

Tüm bunlar, en başta da Asker-AKP çatlağı ve AKP’nin demokratik görünümlü söylemi, diplomasi siyasetini getirdi. Söz konusu çatlak, “aydınlar” ve Kürt muhalefetinin Barış Meclisi (BM) örneğinde olduğu gibi bir araya gelmesine vesile oldu. Basında Radikal, Nokta gibi yayınlar geniş alıcı buldu. Askeri vesayet karşıtı olmak ve demokrasi için mücadele etmek kazanılmış bir mevzi gibi göründü. 

Gelinen noktada AKP ile “balayı” artık bir yanılsama. ABD vesayeti altında Asker-AKP işbirliği başladı. Bu işbirliğine dayanan AKP ordu içinde belli bir “ulusal-Kemalist” kesimi tasfiye etti. Tasfiye olanlar yargılanıyor. Artık AKP üzerinden demokratikleşme ve Kürt sorununa çözüm aramanın yanlış olduğu ortaya çıktı. Sınır ötesi operasyon, 1 Mayıs ta dahil olmak üzere tüm kitlesel eylemlere karşı başlatılan baskıcı tavır, infazlar, işkencede ölümler, toplu tutuklamalar en üst seviyeye vardı. Bu arada aydınlar, Ergenekon davasında hala AKP’den demokrasi bekleyen bir söylem içerisinde harekete etmeye devam ettiler. Kürt muhalefeti ise “kimlik” üzerinden kendi demokrasi anlayışını seslendirmeye çalıştı ve zaten var olan ayrışmalar kristalize oldu. Sol cepheye baktığımızda ise, Ergenekon çevresinde dönen tartışmalar en azından solun bir kesimini demokrasiye yeterince sahip çıkmama “töhmeti” altında bıraktı.

***

Aslında Kürt Devrimci Hareketinin asli damarı, AKP’nin sınırlarının farkındaydı, ama bir ölçüde kendine güven sorunu vardı. Tasfiyeyi amaçlayan operasyonların başarısızlığı, onların başarısı oldu. Ayakta kalmak için öyle “ince” politikalara gerek olmadığını gördüler. Giderek Barzani-Talabani ikilisi veya Türkiye devrimci demokratik hareketleri ve Türkiye halkı tercihiyle karşı karşıya kaldılar. İkincisini tercih ettiler. En azından içinde bulunduğumuz konjönktürde tercihleri bu!

Türkiye solunun ve halkının bilinç ve örgütlenme düzeyinin çok geri noktalarda seyreylediğini de gayet iyi biliyorlardı. “Tabela” da olsa, “şekli” de olsa tercihleri buydu! 

İşte yeni zamanın veya AKP’nin ikinci hükümet dönemine tekabül eden Çatı Partisi fikri, bize göre böyle bir ihtiyacın ve eğilimin ifadesi olarak ortaya çıktı. 

Bu fikir olumludur. Desteklenmelidir.

 ***

Bu fikrin olumlu olması ve desteklenmesi başka bir şey, kendini nasıl kuracağı, nasıl konumlandıracağı, içinin nasıl doldurulacağı başka bir şey.

Kürt sorununun Türkiye’nin en temel problemi olduğu, bütün çevreler tarafından hemen hemen kabul edilen bir görüştür. Eskiden biz şöyle tartışırdık, hatırlayalım: Bütün çelişkilerin yoğunlaştığı, çakıştığı, o çözüldüğünde diğer çelişkilerin çözüm zemininin ortaya çıkacağı çelişkiye baş çelişki derdik. Kürt sorunu böyle bir şey. Tüm sorunlar onda düğümlendi. O çözülmeden veya çözüme dönük bir sürece girilmeden, bu çelişkiyle üstü örtülen diğer çelişkilerin görülmesi, çözüm sürecine girilmesi, zor hatta olanaksız diyebiliriz. 

Bunu böyle tespit ettikten sonra şunu söyleyebiliriz: Tamam sorun var ve çok derin, ama bugüne kadar çözemedik. Kullandığımız dil yeterli olmadı bunu çözmeye. Öyleyse Kürt sorununa dönük yeni bir dil, yeni bir politika tarzı geliştirmek, bunun üzerine düşünmek zorundayız. Çünkü bugüne kadar kullandığımız dil ve politika tarzı bu sorunu çözmeye yetmiyor, en azından tarihin bu evresinde yeterli olmadığı ortaya çıktı. 

Şu açık: Kürtlerin taleplerini, DTP’nin ön ayak olduğu kültürel ve idare haklar, toplumsal barış, “eşit yurttaşlık” gibi kavramlar manzumesini destekliyoruz. Ancak bu hak taleplerini Türkiye toplumuna ve halkına anlatmak, bu yönüyle onları ikna etmek, şovenizm ve ırkçılık dalgasını sınırlamak, doğunun ve batının problemlerini ortaklaştırmak, halklar arasında barış ve kardeşlik duygusunu yeniden kurmak için, yeni bir dile ve yeni bir politikaya ihtiyacımız var.

Evet, Kürtlerin en temel sorunu kimlik sorunudur. Kimlik sorunu ise, bir yerde askeri vesayet rejimi aşılması ve siyasal demokrasinin geliştirilmesi ile ilgilidir. Peki, hepsi bu kadar mı? Kürt coğrafyası da dünyanın bir parçası değil mi? Tıpkı dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Kürt coğrafyasının zengini, fakiri; toku, açı; ezeni, ezileni; sömüreni, sömürüleni

yok mu? Bu coğrafyada resmi Kürt kimlikli bir egemen sınıf henüz teşekkül etmemiş olsa bile, Türkiye’nin tüm benzeri sorunları daha da ağırlaşmış bir biçimde bu coğrafyaya yansımıyor mu?  Açı daha aç, ezileni daha ezilen, sömürüleni daha sömürülen değil mi? Üstelik tanklar Türkiye’nin üzerinden bir kere geçtiyse, o coğrafyanın halkı üzerinden iki kere geçmedi mi? Türkiye’de Mamak, Metris yaşanmışlıkları varsa, o bölgenin Diyarbakır Cezaevi yok mu? Varlık yokluk savaşı sürmüyor mu hala?

Evet, Türkiye’yi cilalı yoksulluk çağına çeviren neoliberal politikalar, o bölgede 24 yıldır süren savaşın eşliğinde, son derece vahşi kapitalist yöntemlerle sürdürüldü. Kürt belediyecilerini başarısızlıkla suçluyoruz. Elbette ki başarısızlıkları varsa, yapabilecekleri şeyleri yapamamışlarsa eleştirilmelidirler. Ama halkın bu denli derinleşen yoksulluk, işsizlik, aşsızlık, evsizlik problemlerini sınırlı bütçeleriyle, binbir baskı altında ayakta kalmaya çalışan bu belediyeler nasıl karşılayabilirdi ki? 

Öyleyse sınırlı bir toplumsal barışa tekabül eden kimlik söylemiyle kendimizi sınırlamamalıyız. Vahşi yöntemlerle uygulanan neoliberal politikaların ve savaş politikalarının eleştirisi üzerinden, Kürt coğrafyasına dönük kapsamlı bir ekonomik ve sosyal reform politikalarını güncelleştirmenin mücadelesini vermeliyiz. Bugünden, hemen şimdiden Kürt kitlelerinin yoksulluklarıyla mücadele etmek için yoksulluk karşıtı programlar yapmalı ve kampanyalar örgütlemeli, hayata geçirmek için hükümetleri zorlamalı, bunun bölgesel, ulusal, uluslarası ilişkilerini geliştirmeliyiz.

Deneyimin ortaya çıkardığı gerçeklik, tek başına kimlik söylemine dayalı bir dil ve siyasetin, üstten siyaseti getireceğidir. Bununla kalmayacağı, bir süre sonra Kürt halkının ekonomik ve sosyal sorunları ve çelişkileri ile ilgili olmayan bir Kürt siyaset elitinin ortaya çıkacağıdır. Buna “orta sınıf”ta deniyor. Egemen sınıf bir yerde böyle örgütlenmeye başlar. Ayrıca bu boşluğu doldurmak için AKP’ci ve Fethullahçı eğilim her daim pusudadır… 

Öyleyse Kürt kimliğine dönük taleplerin karşılanması, askeri vesayet rejiminin aşılmasına dönük siyasal demokrasi söylemini, neoliberal politikaların ve savaşın, Kürt yoksullarının günlük yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini sınırlamaya dönük ekonomik ve sosyal politikalarla birleştirmek zorundayız…

***

Türkiye’ye, Türkiye’nin batısına daha bir somut olarak gelelim. Eğer yeni bir dil ve politikanın kurgulanması bir ihtiyaçsa, Kürtlerin taleplerine Türkiye’den sahip çıkan, bunu kendi halkına anlatan bir dile ve politik bir kurguya ihtiyaç vardır. Kendi milliyetçileriyle ve şovenistleriyle en iyi şekilde ancak Türkiye devrimcileri, demokratları ve yurtseverleri mücadele edebilir. Şöyle bir ikilem kurabiliriz: Kürtlerin haklarına Türkler, Alevilerin haklarına sünniler, kadınların haklarına erkeklerin sahip çıkabileceği bir dil gereklidir. Son derece insani, doğrudan yüreğe ve vicdana seslenen, kendini çıplak bir yürekle ortaya koyan, herkesi dostların sofrasında gören, antropolojik/insani bir dil ve politika tarzına ihtiyaç vardır. Öncelikle halklar arasında kardeşlik duygusunu aşağıdan yukarıya yeniden kuran ve geliştiren bir dil ve politika tarzına…

Bu olayın bir yanıdır. Türk halkı ve diğer azınlıklardan halklar da son derece yoksullaştı. Neoliberal politikalar ve savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal yıkım, Türkiye emekçilerini de günlük yaşamını sürdüremez hale getirdi. Öyleyse güncelde, küresel krizin yarattığı buhranla birleşen neoliberal politikaların kapsamlı bir eleştirisine ve alternatif politikalara ihtiyaç vardır. Bugünden yarına neoliberal politikaları değiştirme olanağımız olmadığına göre, yoksulluk karşıtı programlar ve kampanyalarla halkın yanında olmamız, onun yaşam yükünü hafifletmemiz gerekiyor. 

Sonuç olarak, biz 78’lilerin darbe rejimi de dediği, askeri vesayet rejiminin tasfiyesi, Kürtlerin haklarının tanınması, neoliberal politikaların eleştirisi ve yoksulluk karşıtı programlar/kampanyalar örgütlenmesi gibi birkaç ana başlık  “Çatı Partisi”nin ana program çerçevesi olabilir. Böylesi bir parti için yeni bir dile ve politikaya ihtiyaç olduğu hiç atlanmamalıdır. 

Şimdi böyle baktığımızda, “Çatı Partisi” ve bu partinin demokrasi şemsiyesi altında muğlak bir birliktelik olarak ortaya çıkmasını bizler bir önceki dönemin, yani Birinci AKP Hükümeti döneminin gerekliliği olarak görüyoruz. Bizce şu anda o konjönktür yok. Siyasal demokrasi söylemi tek başına yeterli değil. Bu kavramı en azından ekonomik, sosyal ve yerel talepler çerçevesinde farklı biçimlerde yeniden dolduramadığımız sürece işlevsiz kalacak.

***

Bir çatı partisinin tüm kesimlere ulaşması, tüm kesimleri bir araya getirebilecek yetenekte olması veya böylesi bir yeteneği / tarzı geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Tüm alanların, işçiler, memurlar, mühendisler, üniversite mensupları, medya çalışanları, kadınlar, yaşlılar ve emekliler, azınlıklar ve dışlanan kimlikler, yerel ve yerelleşmiş tüm insiyatiflerin bir bir incelenmesi, ilişki kurulması, çağırılmaları gerektiği düşüncesindeyiz.

Demokrasiyi muğlaklıkla değil, çağırılmış tüm grupların ve tüm kesimlerin katkılarıyla ortaya çıkartılacak bir siyasi/sosyal/ekonomik programla sağlayabileceğimizi düşünüyoruz.

Böylesi bir partinin kendini demokratik bir mücadele aracı olarak  görmesini, neoliberal siyasetlere, sömürüye, baskıya,  dışlanmışlığa, yoksulluğa, yani tüm ezilen grupların ezilmişliği ile savaşarak bir Çatı haline gelerek sağlanması gerektiğini düşünüyoruz.

Ezilmişlerin, ezilmişliklerinin ortak paydalarının son derece iyi tanımlanması gerektiğinin ve siyasetin öznesi olarak temsil edilecekler değil, kendilerini doğrudan temsil edecek olanlar olarak algılanmaları gerektiğini düşünüyoruz.

Çatı Partisini iktidara talip bir parti olarak düşünüyoruz.

Bu işin mutfağında siyaseti doğrudan halka taşıyacak, halkla elleri birbirine değecek, yan yana oturacak insanların esaslı bir şekilde yer almasını, diplomasiye, salt aydın siyasetine dayalı bir durumun buna bağlı gelişmesini savunuyoruz. 

Kısacası halkın liderlerini mobilize edebildiği bir “mutfak” istiyoruz. 

“Çatı Partisi” ismi de sorunludur. Parti, göreceli de olsa bir yerde ideolojik, politik ve örgütsel bir birliktir. Yer yer farklı anlayışları, yaklaşım biçimlerini, hatta kanat eğilimlerini barındırsa da bu böyledir. ÖDP bir partidir, ben zaten partiyim diyebilir. SEH parti olmasa bile hareket yaklaşımı buna yakındır. TKP ile de bir biçimde ilişki kurulabilmeli. Azınlıklar, kadınlar, yerel ve yerelleşmiş insiyatifler hakeza…

Çatı partisi kavramı yerine Emek ve Demokrasi Koordinasyonu, veya Emek ve Özgürlük Koordinasyonu veya Emek ve Demokrasi Cephesi gibi kavramlar daha kapsayıcıdır, kanısındayız.

Bu toplantı sonuç olarak bir girişim komitesi çıkaracak. Tüm kesimlerle ilişki kurabilecek, tüm kesimlere ulaşabilecek, bölge bölge, ilişki ilişki dolaşabilecek, hizipçilikten ve grupçuluktan uzak/yukarıda durabilecek, hayatın her alanından, her meslekten devrimciler, demokratlar, yurtseverler girişim komitesinde yer almalıdır. Fazla kalabalık yapmaya da gerek yok.  Sınırlı ama işlevli bir grubun hareket kabiliyeti daha yüksektir. İhtiyaç halinde komisyonlarla tamamlayabilir kendini.
 
Arkadaşlar,

Ben bu görüşleri, Prof. Dr. Ahmet Çakmak, Ali Özkan, Tarihçi/yazar: Erdoğan Aydın, Karşı Sanat Koordinatörü: Feyyaz Yaman, Gazeteci: Celal Başlangıç, Hasan Erkul, Hayrettin Pişkin, Hüseyin Gevher, Gazeteci: Mehmet Güç, Diş Hekimi Müge Çamköy, Nebi Ebci, Prof. Dr. Nesrin Sungur, Prof. Dr. Nihal Saban,   Nimet Tanrıkulu, Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, Temur Taşdemir, Turan Bayraktutan ve Yunus Bircan’ın içinde olduğu 78’lilerden bir  grup  adına aktardım.

Umarım ortaklaştırdığımız gibi yansıtabildim.

Teşekkürler…

__________

* 78’liler Girişimi Sözcüsü

BİR CEVAP BIRAK