78’LİLERDEN*… Suç işleme özgürlüğü ve

78’LİLERDEN*… Suç işleme özgürlüğü ve

0
PAYLAŞ

SUÇ  İŞLEME  ÖZGÜRLÜĞÜ  VE  EBEDİ  SUÇLULAR  TOPLULUĞU

Türkiye iç savaş ve darbe döneminde binlerce insanını kaybetti. Son derece yoğun ve yaygın insan hakları ihlalleri yaşandı.

İnsan haklarına, evrensel hukuka  ve çağdaş değerlere dayanan bir toplumsal barış ve istikrarlı bir demokratik siyasal ortamın inşa edilmesini mi istiyoruz?

Öyleyse iç savaş ve darbeci geçmişle yüzleşmek zorundayız.

Geçmiş görmezden gelinerek, yaşanan olumsuzluklar yok sayılarak demokrasi inşa edilemiyor. Geçmişin mirasının sorumluluğunu apaçık yüklenmekle, suçlarıyla yüzleşmekle beyaz bir sayfa açılabiliyor ve  demokrasi inşa edilebiliyor. Bu yapılmadığı taktirde, toplumsal barış kurulamıyor, askeri vesayet rejimi kalıcılaşıyor.

 “Demokrasiyi koruma ve kollama” adına yapılan darbelerden, hiçbir yerde herhangi bir güçlü ve sağlıklı demokrasi doğmadı. Doğmaz. Çünkü darbeciliğin karakteri  demokrasiye karşı olması ve onu ortadan kaldırmasıdır.

Türkiye’de demokrasi gerçekten korunacaksa, bunun başlangıç noktası, hiçbir kuruma “kuralları çiğneme” yani “suç işleme” özgürlüğünün tanınmamasıdır.

Tabi bu, en evvel darbe yapanların yargılanmasını gerektirir.

Darbeyi engellemenin bilinen yolu Yunanistan’da olduğu gibi, cunta sorumlularının ve işkencecilerin yargılanmasıdır.

Çünkü  müeyyidesi olmayan her suç, her zaman yeniden işlenmeye açıktır.
Derdimiz 12 Eylül darbecileriyle hatta darbe döneminin tüm görevlileriyle de sınırlı değildir. Bu yönlü tüm daraltmaları reddediyoruz. Biz bugünü ve geleceği insan haklarına, insanlığın müktesep haklarına  evrensel hukuka, çağdaş topluma dayalı demokratik bir barış ortamı inşa etmek istiyoruz.

Bunun geçmişle yüzleşmeden ve hesaplaşmadan başarılamayacağına inanıyoruz.
Temiz ve adaletli bir toplum inşa etmek istiyoruz.

Toplumun geçmişini bilmedikçe ve onunla yüzleşmedikçe, isteyerek yada istemeyerek ortak oluğu suçlardan arınamayacağı bilinciyle hareket ediyoruz.

Bu çerçevede 78’liler hareketi bir yüzleşme hareketidir. Toplumu, giderek Türkiye’yi kendisiyle yüzleştirme hareketidir.

Ürünleriyle “Sürekli Cezasızlık”

’87 deki siyasi haklarını isteme  kampanyasında Demirel’in ’80 öncesi olaylarla ilgili olarak  “ölen 5000 gencin hesabı verilmeden bu ülkeye demokrasi gelmez” açıklaması manidardı.

1974-80 yılları arasında devrimci halk güçlerine karşı kurulan gerici- faşist “Milliyetçi Cephe”nin siyasi sorumlusu Demirel’di “bana milliyetçiler cinayet işledi dedirtemezsiniz” (dikkat ‘işlemediler’ demiyor, ‘dedirtemezsiniz’ diyor.) Sözü üstelik ona aitti. O halde ne oluyordu?

Başından itibaren faşist hareket arkalanmaktaydı. Gizli Gladio güçleri bir yana, biçimsel yasallığa bağlı olması gereken polis desteğinin önü hep açık olmuştu.

1975’de Milliyetçi Cephe adı altında kurulan gerici- faşist cephe, Parlamento ve bürokrasinin kontrolünü Demirel’e, sokağı da MHP’de cisimleşen faşist harekete bırakmıştı.  

Gençlikten başlayarak toplumsallaşma eğilimi gösteren sol hareket buna direndi. Solun direnişini kırmanın, toplumsal gelişmeyi tasfiye etmenin ve karşı devrimci hareketi başka mecralara sıçratmanın bir gereği olarak askerin kontrolünde MHP’den devşirilen bir grup faşist NATO’nun Brüksel’de ki Gladio karargahlarında eğitilecekti.

Çatlı’ların Kırcılar’ın Çakıcı’ların başını çektiği Susurluk çetesiydi bu!

Sonra mı? Sonra, 1978 başında işareti “Endonezya tipi tenkil” mesajıyla ihtiyar kurt Celal Bayar verince, o yıl katliamlar yılı olacaktı.  16 Mart, Bahçelievler, Balgat, Sivas ve en sonu Maraş katliamı birbirini izleyecekti.

Sadece bu kadar mı? Ülkenin önde gelen bilim insanlarına, hukukçularına, gazetecilerine ve sendikacılarına dönük suikastlar buna eşlik edecekti.  

Cüneyt Ülsever, ’82 de darbe şefi Evren’in bu grubun şefleriyle, Çatlıyla, Çakıcıyla Almanya’da yaptığı görüşmeyi Hürriyet’teki köşesine günlerce taşıyacaktı. Avni Özgürel Radikal’deki sayfasında bunu doğrulayacaktı.

Bu noktada darbeci başı Evren’in Anılarında ifade ettiği “daha zamanı gelmedi, işler biraz daha olgunlaşsın”  sözü akla gelmektedir. “Olgunlaşsın” dediği şey elma, armut değildi, ölümlerin artması ve buna koşut toplumun darbeden başka çözüm yolu kalmadığına ikna edilmesiydi.

Milliyetçi Cephenin kurulmasıyla beraber MİT’in Türkeş’e teslim edilerek iç savaş örgütü haline getirilmesini, katliamlarda ki doğrudan ABD görevlilerinin rolünü tüm bunların yanına koyduğumuzda şu sonuç çıkmaktadır: 1974-80 yılları arasında Türkiye’ye iç savaş ve istikrarsızlaştırma siyaseti dayatılmıştır. 2000 yılında MHP Genel Sekreteri Yahnici “ asker ülkücü gençleri solculara karşı kullandı” açıklamasıyla bunu açık hale getirmiştir.
Devrenin başında ABD vardır. Sırasıyla asker, Milliyetçi Cephe Partileri, Gladio güçleri bunu takip etmektedir. ABD’nin haşhaş ve Kıbrıs meselesini bahane ederek ekonomik ambargoyla Türkiye’yi hizaya getirme politikaları, TÜSİAD’ın mektubu bu siyasetin birbirini tamamlayan parçalarıdır.

CİA’nin “Beynelmilel komünizm” zokasını yiyen ülkücü- faşistler solculara saldırıyor, doğal olarak buna karşı gelişen anti-faşist direniş bahane edilerek yeni baskıcı yasa tasarılarıyla ortam sertleştiriliyor, Türkiye iç savaşa ve giderek askeri darbenin toplumsal-psikolojik koşullarına yönlendiriliyordu.

Bu siyasetin suçluları elbette 12 Eylül darbecileridir. Ama bu yeterli mi? Ölen beş bin insanın hesabını sormayı onlarla sınırlamak adaleti getirir mi? Milliyetçi Cephe partilerinin, Demirel’i, Erbakan’ı Feyzioğlu’nu, Bozbeyli’yi, Bayar’ı nereye koyacağız ? Kimisi ölmüş olabilir, tarih önünde yargılama diye bir şey yok mu? Peki ya TÜSİAD ne olacak? Darbeyi en çok onlar istemedi mi? Darbeden  hemen sonra Vehbi Koç’un Evren’e mektubunu okumadık mı, ya TİSK başkanı Halit Narin’in “şimdiye dek işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözü ne olacak? Bugünün demokrasi vaazlarının sahiciliğinin ölçütü geçmiş yaşanmışlıklar değilse nedir, en azından tüm bunların bir açıklamasını yapmaları gerekmez mi? Hele Orta Doğu’ya demokrasi götüren ABD…  12 Eylül darbesiyle ilgili “bizim oğlanlar darbe yaptı” sözü ortada duruyor. 

Nihayet 12 Eylül  darbesi yapıldı. Sayısız işkence, kayıp ve yargısız infaz dosyası  açığa çıkarılmayı bekliyor. Yüz binin üzerinde insana verilen milyonlarca yıllık mahkumiyet kararlarının altındaki  garabetler açığa çıkarılmayı bekliyor. Erdal Eren delilsiz, ispatsız, üstelik yaşı büyütülerek asıldı. Milyonlarca kişi herhangi bir mahkeme kararı olmadan  fişlendi, işten atıldı, mağdur edildi.  Pasaport verilmeyen yüz binler, vatandaşlıktan çıkarılan on binler adalet bekliyor. Hele hapishanelerde yaşananlar…

“Ebedi Suçlular Topluluğu”

12 Eylül darbesinin hayatımızın her alanını yıkıcı ve yıpratıcı bir şekilde etkileyen toplumsal, siyasal maliyeti daha bir yüksek oldu. Ekonomik ve kültürel boyut başta olmak üzere  hadise tüm yanlarıyla açığa çıkarılmadı. Türkiye çeyrek yüzyıl  12 Eylül   gerçeğiyle, aslında kendisiyle yüzleşmedi. Toplum bunun suçluları ve suçlarıyla hesaplaşmadı. 12 Eylül’ün her düzeydeki görevlileri üst rütbelere terfi etti, aynı işleyiş devletin mülki erkanında yaşandı. Darbe sonrası demokrasisini ve kurumlarını işkenceci ve katliamcı “ebedi suçlular topluluğu” doldurdu.  16 Mart 1978’de katliamcıların olay anında yakalanmasını engelleyen polis komiseri Reşat Altaylı’nın 2007 yılında Hrant Dink’in öldürüleceğine dair tüm istihbari bilgilere rağmen üç maymunları oynayan Trabzon emniyet müdürü olarak karşımıza çıkması bu gerçeğin açık kanıtı.

Çizginin Bu Tarafı!

Sadece karşı tarafa mı bakmak gerekir? Biri darbeci başı Evren, diğeri on yılların katliamcısı, işkencecisi “bin operasyoncusu” Mehmet Ağar timsahvari göz yaşları dökünce en büyük desteği en  mağdur ettiklerinden görmediler mi? “en mağdurlar” Türkiye’yi cellatlarının sözleri üzerinden tartışmadılar mı?

Ya biz 78’liler… En büyük mağdurlarından olduğumuz darbecilerin yakasına yapışmayı neden 2000’li yıllara bıraktık?  Geç yüzleşmenin yarattığı psikolojik- toplumsal tahribat ve travma üzerinde düşündük mü hiç? 20 yıl tarihin derin düş uykusundaydık.  Uyanır uyanmaz aktif öznesi olmadığımız 20 yılın bu arada yuttuğumuz tozların, geçirdiğimiz değişimin ve değişen dünyanın bilimsel bir izahını ne kadar yapabildik?  Kimilerimiz hala hortlaklar gibi tarihin esiriyiz. Eski kavramlarımızın kazandığı yeni boyutlar, yeni kavramlar ve dil, zamanın ruhu gibi kapsayıcı perspektiflerle nasıl ilişki kuruyoruz, ilişki kuruyoruz mu?

Bize Ne Oldu?

Bize ne oldu? Bir zamanlar milyonları kapsayan devasa bir kuşaktık. Amip gibi parça parça olduk. Köklerimizden ve geleceğimizden koptuk. Kendi “ben”imize hapsedildik, bu nasıl oldu?

Bir zamanlar Türkiye’de yaşamı ve ölümü koşulsuz paylaşan, cumhuriyet tarihinin gördüğü en fedakar kuşaktık. Şimdi ölülerimizin ailelerini arıyor muyuz, sorunlarını biliyor muyuz, paylaşıyor muyuz? O zamanlar bizi saklayan, sahip çıkan sevgili halkımız ne yapıyor, neyliyor, sorunları ne, arayıp soruyor muyuz?

Çocuklarımızın adı ne? Neden büyük çoğunluğumuz koştuğumuz zamanlarda sevdiğimiz, zordayken bizi bırakmayan eşlerimizden ayrı düştük, zaman bizden ne götürdü ne getirdi, bunu hesaplıyor muyuz?

Şarkıda “hepimiz günahkarız”, kutsal kitapta ise “günah tek başına işlenmez” der… kendimizden başlayarak topluma doğru genişleyen bütünsel bir yüzleşme yapmayınca gerçek bir arınma ve özgürleşme olmuyor. O kadar çok kuşatma altındayız ki… O kadar çok haksızlıklara ve adaletsizliklere seyirci kalıyoruz ki… Vicdanımız o kadar çok sinmiş ve uykuda ki… Hayatın coşkusunu özgürce yaşayamıyoruz. Her şeyi rasyonalize ediyoruz. İçimizden Evren’i, Ağar’ı bile anlamaya kalkanlar çıkabiliyor. Esasen cellatlarımızı böylesine rahat bir tavra iten “pürü melalimizi” bilmeleri, bir yerde hepimizin birbirimize benzer yanlarının olması… Baskının idealizmin “sivriliklerini” tolarize  etmesi, bizleri giderek her şeyi kabul eder hale getirmesi…

Yüzleşmek Zorundayız

Yüzleşmek zorundayız. Bütün ön yargılarımızla, çifte standartçılıklarımızla, idare-i maslahatçılıklarımızla bağımızı koparmak, bağımsız bir alandan kendimize, içinden çıktığımız topluma “sabıkalı muamelesi yapmadan”, yaşanmışlıklara ve bir daha yaşanmaması gerekenlere bakmamız gerekir…

Dünyadaki tüm yüzleşme hareketlerinin siyasi iktidar eksenli gerçekleştiğini, bizde böyle olmayacağını, devletin buna kapalı olması bir yana, sivillerin devletten devletçi bir tavırla engel olacaklarını bilerek çok ciddi bir Asyai “proküst yatağı” ile karşı karşıya olduğumuzu, aşağıdan sabırla bağımsız bir alan örerek sivil toplum üzerinden kamusal alanda reddedilmez bir meşruluk üzerinden gerçekleşeceğini, bu minvalde işimizin çok zor olduğunu, şimdilerde olduğu gibi gelişmenin kritik aşamalarında bizleri her türlü yıpratmanın, tuzağın beklediğini bilerek cesaretle yürümemiz, yüzleşmemiz gerekiyor.
Sistemin, sorgulama, yüzleşme, hesap sorma hatta hazım için dahi olsa arada bir “bağırsaklarını temizleme” kültürünün hiç olmadığını, sistemi değiştiremeyenlerin de bir süre sonra davranışını değiştirdiğini bilerek yüzleşmemiz gerekiyor.

Toplumun kendine olan özgüvenini, kişiliğini, katılımcı ve inisiyatif koymaya açık ruh halini, soylu ve diğergam idealleri yeniden kazanması; edilgen, bir buyruk olmadan harekete geçmeyen, ben merkezci, maddi çıkara dayalı anlayışının son bulması için yüzleşmek zorundayız.

Kızılderililer “yüce ruh” der. Biz ise gerçek bir yüzleşme, arınma ve özgürleşme düşüncesi sağlam insanlık zemini olanlardan çıkar deriz.

Gerçek bir yüzleşme düşüncesinin ve ilişkilerinin arayışı içindeyiz.

Devam edeceğiz….

_______________

* 78’liler Türkiye Girişimi Sözcüsü

 

BİR CEVAP BIRAK