“80 kadın üniversitesi de açsanız nafile”

Prof. Dr. Nejla Kurul, “Kadın üniversitesi verili habitus ve güç ilişkileri dönüşmedikçe sorunlara çözüm olamayacaktır. 80 kadın üniversitesi de açsanız, soruna bakış açınız değişmedikçe kadını güçlendiremiyorsunuz. Kadının güçlendirilmesi için daha esastan düşünmek zorundayız ” dedi.

Kurul, 2021 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda yer alan “yalnızca kadın öğrencilerin eğitim göreceği Kadın Üniversitesi” projesine ilişkin Mezopotamya Ajansı’ndan Eylem Akdağ’ın sorularını yanıtladı.

– Söz konusu projenin AKP’nin kadın politikalarıyla ilişkisi nedir. Projenin temel amaçlarının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Samimi biçimde kadınların güçlenmesini talep eden, arzulayan, dileyen pek çok kesim için 2021 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programına, dolayısıyla 2021 Bütçesine dahil edilen “kadının güçlendirilmesi” ile “kadın üniversitesi ”açılması gibi iki politika ve eylem önerisi ilk bakışta şaşırtıcı gelebiliyor. İstanbul Sözleşmesi’ni kimi cemaatler ve tarikatların itirazlarıyla tartışmaya açan, yerine yerli-milli başka bir sözleşmeye ihtiyacı dillendiren AKP-MHP bloğunun samimiyeti konusunda haklı olarak kuşku duyuyoruz. Öte yandan siyasetçilerin tartışmalarını bir kenara bırakalım, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda geri adım atan akademik alanda Yükseköğretim Kurulu ve üniversiteleri anımsayalım ve buradan kadın üniversitesine geçelim.

 YÖK’ün 2015’te üniversitelere gönderdiği “Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi’ tutum belgesi samimiyeti sınamanın somut bir kanıtıdır. Varolan bu proje kısa bir süre önce YÖK’ün internet sayfasından kaldırılmıştı, yani kadını güçlendirecek böyle bir uygulama YÖK eliyle sona erdirildi. YÖK Başkanı Yekta Saraç’a göre, “projeye murat edilenin dışında anlamlar yüklendiğini”, “Projenin, toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip olmadığı ve toplumca kabul görmediği hususunun göz önünde bulundurulması gereği ortaya çıkmıştır” demiştir. Etkin kadın güçlerinin aşağıdan gelen taleplerini de içeren ve YÖK’e kadar taşınan ve web sayfasına konulan tutum belgesi, YÖK’ün yeni seçkinlerince uygun görülmemiştir. Üniversitelerden de bir tepki yükselmediği için kadınları güçlendirme amacını taşıyan bu proje rafa kaldırılmıştır. Kuşkusuz akademi suskunluk kültürünü bırakırsa bu tür belgeler raftan indirilip yeniden hayata geçirilebilir. İktidarın güçlendirmek istediği kadın özne, ataerki ile uzlaşan, ataerkinin tanıdığı bir öznedir. Dolayısıyla bu kadın özne, ataerkil düzeni esastan sorgulayamaz, daha çok uzlaşır. 

Kadının güçlendirilmesi konusunda en etkin politik kadın gücü HDP siyasetinde görünür olmuş ve erkek egemenliğini geriletmek üzere politik yaşama müdahale etmiştir. HDP’nin politik çizgisinde kadın gerçek yaşamda olduğu gibi hayatın yarısıdır ve bu nedenle her zaman ve mekânda görünür olması ve kadın-oluşun anlamı derinleştirilmesi için yoğun çaba harcanıyor. Yani bu politik çizgide kadınlar, eş başkanlık, eş sözcülük, tüm parti organlarında eşit temsiliyet ve ekonomik, sosyal, politik tüm konumlarıyla kadını söylem ve eylem içinde güçlendirilmeye çalışılıyor. Ne var ki siyasal iktidarın kadını güçlendiren bu politikaları “suçlulaştırdığını” ve geriletmeye çalıştığına tanıklık ediyoruz. Cezaevleri pek çok değerli kadın siyasetçiyi tutuyor. HDP’ye yönelik baskıların diğer politikaların yanı sıra kadını güçlendirmeye yönelik politikalarla da bir ilgisi var. Çünkü iktidarın “iyi anne, iyi eş, iyi kadın” öznesinin karşısına kadın-oluşun içinde sürekli devinen, farklanan, devrimci bir oluşun içinden geçmekte olan bir kadın var.

 Yıllık programda iktidarın politikalarından ilkine dönelim ve bütçe rakamlarına göre bakalım. “Kadının güçlendirilmesi” programına Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçesi içinde diğer programlara daha az ödenek ayrıldığını görüyoruz. Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Programına 1.455.560.000 TL ayrılırken “Kadının Güçlendirilmesi Programına” sadece 424.983.000 TL. ayrılmış durumda. Yeni bütçede yapılacak etkinlikler kaba, muğlak, yüzeysel. Çünkü bu bütçe de öncekiler gibi tabandan gelen çeşitli kadın örgütlerinin katılımıyla hazırlanmış değil. Kuşkusuz AKP-MHP iktidar bloğu içinde İstanbul Sözleşmesini ciddi biçimde savunan kadın güçleri ve temsilleri var idi, ne var ki bütçenin hazırlanmasına diğer kadın örgütlerinin katılımı kanımca olmadı. Çünkü bu bütçe TBMM’ne hem geç gönderildi, hem de kurumlar bile çalışmalara etkin olarak katılamadı. Bu bütçede kadının bütçe hakkı, gelirleri ve harcamaları kadın bakış açısı ile gözden geçirme ve müdahale etme hakkı engellenmiş oldu. 

 Kadın üniversitesine gelince, düşünürler, deneyimlerimiz ve politik  politik yaşam bizlere şunu öğretti. Bir şeylerin o şeye egemen olan güçler kadar anlamı var. Fakat şeyin kendisi de tarafsız değil ve o an için egemen olan güçle az ya da çok yakınlık içindedir. Her güç, gerçekliğin bir miktarının ele geçirilmesi, tahakküm altına alınması ve kullanılmasıdır. Eğer bir şeyin hani güç tarafından ele geçirildiğini, sarıldığını, kullanıldığını ya da hangi kuvvetin ifade edildiğini bilmiyorsak o şeyin anlamını hiçbir zaman bilemeyiz. 

Türkiye toplumundaki etkin, liberal, muhafazakar, laik, demokrat, devrimci-sol çoklu kadın güçleri dahil olmadığı sürece, yani kadınların kendi koşullarını bu üniversitelerde oluşturmadığı sürece, kadın üniversitelerinin, AKP-MHP iktidar bloğunun eliyle neye dönüşebileceğini tahmin edebiliriz. Kadını karma üniversite içinde güçlendirememiş, böyle bir niyeti de olmayan bir iktidar, kadın üniversitesi içinde ancak kadınların güçlerini soğurur, kadınların arzu akışlarını çitler, kodlar, sınırlar. Hatta bununla da kalmaz, her üniversiteden biri kadınlar diğeri erkekler için olmak üzere iki üniversite çıkarmak suretiyle üniversite sayısı ikiye katlar ve cinsiyetçiliği körükler. Hatta kadın üniversitelerinin mevcut siyasal iktidar eliyle neye dönüşebileceği tahminini mevcut suskun, uslu, itiraz etmeyen ve sistematik biçimde üç maymunu oynamaya zorlanan karma üniversitelere bakarak da yapabiliriz. 

Türkiye’nin gereksinme duyduğu şey evrensel ve öznel yönleriyle hakikatin peşinde olan, demokratik, özerk, laik karma üniversitedir. Kadınlar bu üniversiteler içinde erkek egemenliğini sorgulayabilir, geriletebilir, kadın-oluşları, farklanmaları destekleyen yeni alanlar açabilir. Yine üniversite içinde kadın çalışmaları bölümlernii güçlendirilebilir, kadın toplulukları, inisiyatifleri, platformları, dernekleri kurulabilir,  kadınların yeni öznellik üretimleri için yeni sahalar yaratılabilir, örneğin bu üniversiteler içinde Kürt bilim kadınları Kürtçe ile Türkiye ve Kürt toplumunun bilgisini üretme ve topluma yayma etkinliklerini sürdürebilirler. Mevcut üniversiteleri, çoklu güçlerin etkisine açabilme cesareti gösteren iktidarlar, bu cesareti ancak tabandan gelen seslere, söze dönüşmüş ifadelere daha çok kulak kabartarak, anlamaya çalışarak bulabilir. Ne var ki AKP ve MHP, iktidar özneler olarak kendilerini kodlamış ve dondurmuş haldedirler. 

-Söz konusu projeye tepkiler arasında “eğitimli ama her koşulda biat eden bir kadın modeli yaratmaya çalışıyorlar” tespitleri de yer aldı. Katılıyor musunuz?

İktidarda geçen, güçlenme açısından farklı evrelere karşılık gelen on sekiz yıl süresince hem siyasal iktidar, hem de onu destekleyen tabanı değişti, değişiyor. İktidar olmanın yarattığı avantajlar hem yeni sermaye elitlerini hem de tabandaki kadınları yeni düşler, arzu akışları, duygulanımlar ile karşı karşıya getiriyor. Nihayetinde neoliberalizm ve İslam’ın yeni öznellik üretimleri konusunda arayışlar sürüyor olmalı! Kadın üniversitesi, sermayenin yeni İslamcı elitlerinin arzularına karşılık gelebilir, ancak Türkiye’de derinleşen kadına sorununu, kadına yönelik şiddeti çözmez. 

Bourdieu, Eril Tahakküm, (1998) kitabını yazarak eril tahakkümün bir toplumsal habitus olarak anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Bu bağlamda “toplumsal cinsiyet bir tür iktidar ilişkileri örüntüsü içindeki habitustur.” Bourdieu, tarihsel kökenlerine ve farklı varoluş tarzlarına bakarak, eril tahakkümün bir cinsiyet düzeni olduğunu; cinsel atıflar ve eylemleri düzenleyen bir dizi karşıtlık yoluyla bütün toplumsal evreni, bir tür bilinçdışı kabuller ve istekler şeması olarak yarattığını söyler. Bu aynı zamanda içinde olduğumuz toplumsal evrenin cinsiyetlenmiş anlamlar ile yaratılmasına ve toplumsal bedenlerin bu cinsiyetlendirilmiş/cinselleştirilmiş toplumsal ilişkilere gömülü hale gelmesine yol açar. Kadın üniversitesi bu bağlam içinde okunduğunda,  “eğitimli ama her koşulda biat eden bir kadın modeli yaratmaya çalışıyorlar” belirlemesini doğruluyor. 

Bu süreçte eril tahakkümün meşrulaştırılması, cinsiyetlerin biyolojik doğaya indirgenmesi ile olur. Aslında bu doğanın kendisi bizzat “doğallaştırılmış toplumsal inşa”dır. İnsan bedeninin cinsiyetlendirilmesi aslında toplumsal dokunun ve ilişkilerin cinsiyetlendirilmesidir. Bu oluş, bedenin sembolik cinsiyetlendirilmesi ile olur. Bedenin eylemi sembolik cinsel anlamlar aracılığı ile toplumsal temsillerle bağlantılanır ve ilişkilenir. Bedenin temsilleri ile toplumsalın temsilleri birbirine bağlanır; hep birlikte ilişkilenerek cinsiyetlenmiş anlamları ortaya çıkartırlar. Cinsler arası ayrım, insan tercihlerinin dışında “gerçek şeylerin düzeni” olarak görünür, her şeyin içinde normal olarak var olur, öznelerin habitusları olur; kabuller, düşünceler ve eylemler olarak bir sistem oluşturur. Cinsiyet farkları sistemi bu şekilde bir eril tahakküm yaratır. Bu tahakküm cinsiyete dayalı bir işbölümü olarak yaşar ve “her cinsin eylemini, konumunu, zamanını ve araçlarını düzenler.” Cinsiyet, bu anlamda toplumsal alanın yapısıdır. 

Kadın üniversitesinin kendisini üreten verili yapıdan, güçlerden ayrılması imkansız değilse de güçtür. Bu üniversite içinde de egemen yapıdan kopuşlar, kaçış çizgileri oluşturanlar kuşkusuz olabilir. Yine de Bourdieu’ya göre habituslar kendilerini üreten ve yeniden üreten “yapı”lardan ayrılamaz ve burada kadınlar sadece nesneler olarak, erkeklerin elinde tuttuğu sembolik sermayenin gelişimine ve artmasına yol açan araçlar olarak konumlanırlar. Kadınlar bu ilişkilerin içine, anlamı tamamen kendi denetimi dışında belirlenen sembollerin üretimi dolayımıyla dahil edilirler. Erilliğin üstünlüğü ve önceliğinin güvencesi sembolik değişim ekonomisinin mantığında gizlidir. Kadınların konumlanışı, akrabalık ve evlilik ilişkilerinin değişim nesneleri olarak erkeklerin çıkarlarına uygun biçimde gerçekleşir ve erkeklerin sembolik sermayesini artırırlar. Örneğin namus bir tür “sembolik sermayenin birikimi”ne karşılık gelir. Namus bağlamında kadın bedeninin deneyimlediği habitus başkası için yaratılmış olmak”tır. Bu tahakküm kadın bedeninin “başkalarının ne diyeceği” söylemi üzerinden gerçekleşir. Bu anlamda “eril gözetleme” sembolik iktidarın kendisidir.

– Eğitim politikaları ve toplumsal cinsiyet açısından düşündüğümüz de bu projeyi nasıl değerlendirmek gerekli?

Kadın, erkek ya da farklı cinsel kimlik/yönelimlerden insanları güçlendirecek eğitim ve öğrenme politikalarına gereksinmemiz var. Tarihsel olarak güçleri geriletilmiş kadınları yeniden güçlendiren eğitim politikaları oluşturmak, bütçe ile ayrılan ödenekleri bu politikaların yaşama geçirilmesi için kullanmak gerekiyor. Bu 18 yıl içinde neoliberal-İslamcı-Türkçü bir iktidarın etkisiyle yaşadık. Laiklik ilkesinin önemi bir kez daha ortaya çıktı. Laikliğin savunusuna tekrar döndüğümüzde, güçlü demokratik yurttaş insiyatiflerinin eşliğinde çoklu inançlara özgürlük tanıyan laiklik ilkesini yeniden düşünmeliyiz. Kadını güçlendiren eğitimi, tek cinsiyetli üniversitelerde aramak zorunda değiliz, bu acil bir sorun da değil. Asıl meselemiz, kadınları yaşatacak, yaşama umut dolu gözlerle bakmasını sağlayacak çalışmalar ıöncelemek.

Kadının erkekle eşit olmadığını, kadının fıtratının farklı olduğunu bildiren demeçler, önemli konumlardaki erkek politik öznelerin kadınların nasıl davranması, nasıl yaşaması gerektiğine dair beyanları, artan biçimde kamusal mekânların cinsiyete göre bölünmesine yönelik pratikler; adeta ‘efendi’ erkeğin, ‘köle’ kadın üzerindeki arzularını ortaya koyuyor. Erkeklerce öldürülen kadın sayısı artan muhafazakârlaşma nedeniyle son yıllarda hızla yükselmiş görünüyor. Televizyon kanallarındaki ve gazetelerdeki haberlerin sıradan bir birey için anlamı nedir? Kadınların kırılgan yaşamlarının bu biçimiyle sürmesi herkesi yaralanabilir kılar. Çünkü bu süreç toplumda şiddeti besler, her yaralama ve öldürme olgusuna tanıklık, yaşama ve hayatın yarısını oluşturan erkeklere dair güvensizliğin artmasına neden olur. Kadınlar ve erkeklerin barış içinde bir arada yaşaması, kapitalizmi aşan bir tarihselliğe yaslanan ve bir hayli derinlere kök salmış ataerkil tahakküm, baskı ve şiddetin ortadan kalkmasına da bağlıdır. Her baskı ve tahakküm, “hep birlikte bize ne olacağı”  sorunsalını da etkileyen bir dinamik olarak bizleri etkiler. 

Önceliğimiz kadınları yaşatmak olmalı! Kadınların acil sorunu bu! Kanımca 2021 ve izleyen bütçe süreçlerinde kadınların, kadın örgütlerinin hem eğitim hem de istihdam politikalarında “varız” demeleri ve bütçe kararlarını Saray’a bırakmak değil, bütçe hakkını savunmak ve kullanmak için çaba göstermesi gerekiyor. 

– AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, projeyi savunurken, Japonya’da 80 tane kadın üniversitesi olduğunu ve Japonya’daki bu pratik incelenerek, Türkiye’ye hayata geçirileceğini ifade etti. Bu örneklemeyi nasıl değerlendirmek gerekiyor?

– Kadın Üniversite’sine gelince Japon kadın üniversitelerinden esinlenmiş bir proje ile karşı karşıyayız. Bu üniversiteler yaklaşık 100 yıl öncesinin (belki daha da eski) Japonya koşulları içinde anlamlı bir seçenek oluşturmuş olabilir. Ancak günümüzde, kuruluş yılları ile ilişkili olarak modern dindar kadının yetiştirilmesi politikası ile uyumlu olarak varlığını sürdürüyor bu üniversiteler. Detaylı bir inceleme yapmadım ama Japon kadın üniversitelerindeki egemen programlar genel olarak ev ekonomisi, dil ve edebiyat, bazı sosyal bilim alanları ile sınırlı olarak yürütülüyor kanımca. Detaylı bir inceleme yapmadığım için özgün kadın programların olup olmadığını bilmiyorum. 

Kadın üniversitesinin Türkiye üniversite tarihi içinde bir karşılığı yok kanımca. Ama örtük biçimde üniversiteler toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimini sürdürdüler. Bildiğim kadarıyla Türkiye üniversiteleri karma eğitim ilkesini benimsedi, program bazında tek cinsiyetli, tek cinsiyet egemen olan bölümler olsa bile. Sosyal ve demokratik bir cumhuriyette, karma üniversiteler içinde her bölüm ve programda kadın çalışmalarının güçlenmesi ve bu çalışmaların mülkleştirilmeden diğer alanlardaki çalışmalarla karşılaşması gerekli.

Kadın üniversitesinin verili habitus ve güç ilişkileri dönüşmedikçe sorunlara çözüm olamayacağını başka bir veri ile daha tartalım. Japonya Dünya Ekonomik Forumu’nun açıkladığı 2018 Dünya Cinsiyet Uçurumu Raporu’na dahil olan 149 ülke içinde Japonya 110’uncu sırada yer alıyor, 2020 yılında 153 ülke arasında 121’inci sıraya gerilemiş. Raporda her iki yıl için Türkiye 130’ncu sırada. 80 kadın üniversitesi de açsanız, soruna bakış açınız değişmedikçe kadını güçlendiremiyorsunuz. Kadının güçlendirilmesi için daha esastan düşünmek zorundayız. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.