99 nolu otobüsteki 39’luk kadın

Eminönü halk otobüsünün kalkmasını bekliyordum. Otobüs biraz daha gecikirse iftar vakti trafiğine yakalanacağız ve İstanbul’un ilahi bir semti olan Eyüp’e yarım saat yerine 1 saatte gidebileceğiz… Günün yorgunluğu dizlerimdeydi… Orhan Veli misali İstanbul’u dinleme turumun eve dönüşüydü… Karaköy’de memleketden insan manzaralarını seyretmiş, martılar eşliğinde araba vapuruyla Kadıköy’e geçmiş, Londra’dan hemşehrim Eyüp Togan ile sahil kafesinde koca hantal gövdeleriyle iskeleye kibarca yanaşan yolcu vapurlarını izlemiştik. Dahası da var hani… Sirkeci’de İstanbul’u dinlemiş ve bol soğanlı balık ekmek yemiştim…

99 nolu otobüste başımı cama dayamış simitçiyi, turşucuyu ve garip bir koşturmacadaki memleketimin insanlarını izliyorum… Orta yaşlarda, iyi giyimli, kıvırcık saçlı, kibar bir kadın bizim otobüse doğru koşuyor… Garip bir şekilde ‘Yanıma otursa da iki laf etsek’ diye içimden geçti… Otobüse bindi akbil basmak (toplu taşımda tek geçerli dijital bilet) yerine kartını gösterdi. Şoför, “Kartınız 1 Ağustos”tan itibaren geçmiyor hanımefendi” dedi… Bizimkisi “Yalnışınız var 1 Eylül” dedi ve yanıma oturdu… Şoför ısrar etti, “Basın kartları 1 Ağustos”a kadar hanımefendi… İstiyorsanız araştırın!” Bizimkisi “Hakkımı yidirmem” tavrıyla “Ben niye araştıracağım… Ben eminim. Siz amirinize sorun” dedi…

Koltuk arkadaşım garip bir şekilde ellerini açtı ve duaya başladı… “Hayırdır? Şoföre beddua mı ediyorsunuz” diye sordum. Kaşlarını çatarak “Hayır canım olur mu? Her kötü şey, sahibine geri döner” dedi… Çatık kaşları indirmek için “Şaka yaptım. Ciddiye almayın” dedim… Önüne döndü ve duasını sürdürdü…

Kalkış hazırlığındaki şoför kafasını iki yana salladıktan sonra araçtan indi ve az ötedeki kulübeye yöneldi… Otobüse “Demedim mi sana!” edasıyla döndüğünde, “Üzgünüm hanımefendi benim dediğim doğru. Akbil basacaksınız… Sizi bedava bindiremem” dedi…

Kadın “Olur mu öyle şey?” diye ısrarını sürdürünce “Hanımefendi bozuğunuz yoksa, izin verin ben ödeyeyim” dedim… Yarı mahçup bir şekilde “Olur mu?” diye yanıtladı ve başını öne eğerek “olur” verdi. Önümdeki koltukta oturan genç yolcuya bozukları uzatıp hanımefendi adına akbil basmasını rica ettim. Genç akbili bastıktan sonra uzattığım parayı da kabul etmedi… Elimde kalan bozukları hanımefendiye uzattım “Lütfen kabul edin. Para bozdurmak için tekrar uğraşmayın” dedim. Önce almak istemedi… “Meslek dayanışması’ diye düşünün ben de gazeteciyim” dedim. Utangaç tavrıyla elini açarken iri ve parlak gözleri de teşekkür ediyordu…

“Eyüp Sultan’a gidiyorum. Ramazan’da hep gitmek istedim. Ramazan bitmeden gidiyorum işte…” dedi ve devam etti; “Sahi gazeteci misiniz?”

“Evet… Sahici gazeteciyim” dedim… Koyu bir basın muhabbeti başladı… Otobüs az gitti, uz gitti ve ikimizi de aynı durakta indirdi… Oruç değilseniz size Feshane’de bir çay ısmarlayayım” dedim… Feshane’nin Haliç sahilindeki çay bahçesine oturduk. Oruçlarını henüz bozan garsonların önce karınlarını doyurmasını bekledik. Köylü kadınların yaptığı gözlemeyi çay eşliğinde yerken, otobüs arkadaşım masamızı şenlendiren kedi yavrusuyla gözlemesini paylaşmak istedi. Sonra vazgeçti…”

“Artık gazetelerde cemaatci ya da öyle görünüyor olmak gerekiyor” dedi. Oysa bizim zamanımızda bütün haber kaynaklarına ulaşmak için her görüşten muhabirin varlığı önemliydi… İşinden kısa bir süre önce ayrıldığını fakat yeni iş bulma şansının çok düşük olduğunu da sözlerine ekledi… Bugünlerde AKP’den torpil arayışındaymış…

Ben de bir zamanlar büyük bir gazetede çalıştığımı, oradaki “çakal”larla aynı dokudan olmadığım için o organizmanın beni öteleyip dışladığını, benim de o organizmanın bir parçası olmayı açıkca reddettiğimi anlattım.

Anlatmadığım şeyler de vardı… 2001 krizinde 3 bin gazetenin işsiz kaldığında Eyüp’ten Taksim’e otobüse binemeyip yürümek zorunda kaldığımı, Taksim’de “mekan bellediğimiz” bir kahvede 5 arkadaşın 3 çay söyleyip, çayların “garson kovucu” amacıyla içilmeden bekletildiğini… Aslında o büyük gazetedeki yol ayrımında “ekip” denilen çete üyesi olsaydım; mudilerini soyan bankalara, Beykoz’u traşlayan müteahhite övgü dolu haberler yazsaydım tripleks bir villada ‘N”apalım! İşin doğası bu” deyip “Black Label” viskiyle kendimi avutacağımı… Dost sofrasında ya da attığım twitlerle de AKP’ye geçirerek kendimi sinsice aklamaya çalışacağımı…

99 nolu halk otobüsünde karşılaştığım yol arkadaşım da çok söz söylemeden, çok şey anlattı aslında… Artık 39’una geldiğini, şimdiye kadar ki yaşamını iyi değerlendiremediğini, bundan sonrası için de umutlu olmadığını, umut duyması için de bir ışık olmadığını söyledi…

Osmanlı’nın ilk fabrikası Feshane günümüzde festivallerin yapıldığı, muhafazakar kuruluşlarının etkinlikleri için kullandığı bir mekan… Feshane’den ayrılırken bu parlak gözlü ve inançlı kadına “Bundan sonraki yaşamınızın çok daha keyifle geçeceğini düşünüyorum” dedim… Bu müneccim sözüne “Nereden çıkardınız bunu?” diye tepki gösterdi. Adını sormadığım ve adımı sormayan bu “dini bütün” meslektaşımın beni evliya gibi gördüğünü ya da görmek istediğini hissettim… Tepkisine araştırmacı gazeteci olarak delil de göstermek isterdim hani… “Aklın yolu birdir” desem çok kalıp olacak, “Herşey zıttı ile kaimdir” desem çok sert kaçacaktı… Ne yazık ki müneccimlikte de belge yoktu…

“Siz içinizi serin tutun! İyi bir insan olarak, kırılmadan yolunuza devam edin… Sizin benim gibi yol arkadaşlarınız olduğunu unutmayın!” dedim…

“Hoşçakal” derken “çakal”ların arasında gerçekten “hoş” kalmasını diledim…

Bana göre tam da çizginin üzerindeydi bu kıvırcık saçlı kadın… Ne yazık ki rüzgar da çizginin ötesine doğru esiyordu memlekette…

Önceki haberAssange kararına İngiltere ve İsveç’ten tepki
Sonraki haberAntibakteriyel sabun ve diş macunlarında büyük tehlike
Faruk Eskioğlu
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here