Ça ça Cengiz ve ça ça Ahmetler

Kalkanı bulan adam, onun sayesinde çok kimse Kalkan’a yerleşti..


Erkut artık Kalkan’da yaşamıyor, onun Kalkan’da yaptığı yer Pasha’s Inn tarihe karıştı, Kalkan’ın yeni zenginlerinden Gümüşçü Kardeşler aldı, yıktı ve yenisini yaptı.


Bu arada Yelken Otel ve Kartal Yuvası İngilizlere satılmak için küçük daireler haline getirildi. Bezirgân Otel, Zinbad Otel, Paper Moon, Light House da satılmak için internete ilan vermişler… 2008 senesi Turizm pazarımız, hayırlara vesile olur inşallah.!!!


Ama bugün Kalkan Belediyesi’nin güncellenmemiş web sayfasında Erkut’un Pasha’s
Inn’i mimar Haydar Bey’in Kalkan Han’ının oteli olarak durmakta. “Kalkan Belediyesi
İle yaptığım yazışmalardan sonra eski sayfası olan ( www.kalkan-bld.gov.tr ) yi aktif hale getirdi”
Gülmek istiyorsananız bakınız…!!!!


Böyle kafaya böyle tıraş. Belediye’mizin anlayışı bu, başında Şaşkın M.Ş olduktan sonra değişmesine imkân ve ihtimal yok.


Hâlbuki Kalkan Han 4 – 5 senedir satılmak istendi satılamadı. Mimar Haydar Bey ve iş arkadaşları binanın içini bozup iş yeri ve ev yapmak için soyundular. İsmi Kalkan la özdeşleşmiş bir yer şekil değiştiriyor.. El mahkûm deriz ya.  


İyi de yapıyorlar, darısı başıma yahut da satsam da kurtulsam Türk Evi’ni.


Yoruldum artık bir başıma mücadele etmekten, denizin kirlenmesi falan kimsenin umurunda değil, nasıl bir ülke olduk anlamış değilim… Fakat hala burada olduğuma göre mücadeleye devam. Başka yolu yok.


Kalkan’da Belediye Şaşkını M.Ş yüzünden bir sürü zenginler türedi, benim kimsenin malında mülkünde gözüm olmamıştır. Ben zaten para taşımayı sevmem. Para tren, ben istasyon.


Kazım isimli arkadaşım, parayı taze iken yiyeceksin, sonra para bayatlar derdi.
Sonrada ilave ederdi, bizi şehirde eşkıyalar soymadı, dağdaki hovardalık bitirdi…


Bizim bir atasözümüz vardır “İş bilenin, kılıç kuşananındır” amma Kalkan’da kılıç kalkan oyununu oynarken, göze de dikkat etmek lazımdır.


Yazımın sonuna bir fıkra eklemek geldi içimden. Gözle alakalı…


Ben gene yazmak istediklerime döneyim. Bizde bu kafa olduktan sonra bizim bir yerlere varmamıza imkân yok. Neden her şeyi çok çabucak yozlaştırıyoruz. Bu yaşıma geldim hala anlamış değilim.


Bizim Kalkan’da 77 yaşında Enişte Hüseyin diye biri var, en iyi sözü o söylüyor: “Bu insanların alt yapısı yok. Alt yapısı olmayan insanlardan, alt yapı inşa etmelerini bekleyemezsin Önder Bey”. Allah uzun ömürler versin Enişte Hüseyin’imize.


Sevgili okurlar bu Kalkan çok enteresan bir yerdir. Bazı şeyler yerleşmez Kalkan’a.
Örnek verecek o kadar fazla şey var ki nereden başlayacağımı bilmiyorum. En iyisi hiç başlamamak yoksa yazımı bitirmeme imkân yok.


Ama ben size gene de bir şeyler karalayacağım.


Yazımın başlığındaki “Ça ça” İspanyolca’dan “chachacha” sözlüğünden gelmemektir.
Bizim gençliğimizde hayli revaçta olan bir dans türüydü. Birisi bu dansı güzel yaptığında ona bu lakap arkadaşları tarafından verilirdi. Mesela Rock Mete, Twist Kazım gibi.


Ben yaşantımda üç tane Ça ça lakaplı arkadaş tanıdım. Ça ça Cengiz ve Ça ça Ahmet’ler. Bu üç Arkadaşımızı 50’li ve 60’lı senelerde Suadiye, Erenköy’ünde yaşayanlar tanımışlardır. Üçü de çok renkli kişilerdi.


Hepsi de öldü Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsınlar. Pokerci Ahmet araba kazasında, Kral Ahmet Bostancı- Suadiye arasında tren altında kalarak. “Galatasaraylı futbolcu Ergün Acuner” gibi. Ergün, Turgay isimli oğlunu trafik kazasında kaybetmişti morali çok bozuktu son gördüğümde.
Bence ikisi de intihar ettiler. İkisini de iyi tanırdım. Ça ça Cengiz de, Kalkan’da öldü, böbrek hastalığı vardı.


Birinci Ça ça Ahmet sadece bu dansı yaptığı için bu lakabı almıştı. İyi bir poker oyuncusuydu aslında, biraz pepelerdi, ağabeyi Mehmet Tuncer askerlik arkadaşımdı. Poker masalarında kendisini tanımak bahtiyarlığına erişmiştim.


İkinci Ça ça Ahmet’le Suadiye gazetecilik ve ticaret lisesinde okulunda okurken tanışmıştım. Kendine münhasır bir arkadaştı 1.60 boyunda 50 kilo falan gibiydi. Kadıköylüydü altı yol dan gelirdi okula, size bu okuldan bahsetmek isterim.


Suadiye gazetecilik ve ticaret lisesi özel bir liseydi, hat boyu sokağında eski bir köşktü.
Okul kaç sene hayatta kaldı bilemiyorum. Bugün artık yok, onu biliyorum.


Okulun müdürünün lakabı “Ayı Yaşar’dı” okulun talebeleri İstanbul’un bütün liselerinden tasdikname almış kişilerdi. Okulun talebelerinden bir tanesi “Özdemir Erdoğan’dı” isteyenler tanıyorlarsa kendisine sorabilir okulun nasıl bir okul olduğunu, bana göre Suadiye Gazetecilik okulu Rıfat ILGAZ’IN  “HABABAM” sınıfını bozardı. Kim bilir belki de Rıfat ILGAZ buradan esinlenmişti HABABAM hikâyesini.


 Ben bu okulda okumadım ama birçok kere arkadaşlarımın zoruyla derslere girdim. Okulun 50 li senelerin sonunda liseler arası Türkiye Basketbol şampiyonluğu vardır.


Biz Gelelim gene İkinci Ça ça Ahmet’e, Ahmet hakikaten şiir gibi dans ederdi. Sayısız defalar İstanbul dans kralı olmuştu. İstanbul da dans müsabakaları 50 li senelerde iki yerde yapılırdı.


Caddebostan da Orhan Bey’in gazinosunda, “Orhan Boran sunusunda” Şimdi “Migros” olan yer. İkincisi de Bostancıdan Küçükyalı ya giderken “Çamlık” diye bir gazino vardı, bugün hala var galiba, çay bahçesi olarak faaliyetini sürdürüyor.


 1960 ihtilalinden sonra, İstanbul daki açık hava dans müsabakaları tarihe karıştı..O tarihten
itibaren İstanbul karışmaya başladı zaten.!!


Onun zamanın dansçıları arasında Meri & Valentino Yılmaz, Gönül & Tahta bacak Erdoğan, Ankaralı Fikret ve “Ça ça Ahmet Tanur” Benim kral arkadaşımdı, ufak tefek bir adamdı ama mangal gibi yüreği vardı. Birde tabancası vardı güvendiği..  


Bir gün Kadıköy de çarşı içinde bir meyhanede Ahmet ben Babür gündüz içkisine takılmıştık. Kafamız bayağı iyiydi  “hiç sevmem gündüz içmeyi ve silahı” ne zaman gündüz içti isek, muhakkak bir hadise olurdu nedense… 


O gün, 1952 Olimpiyatlarında bronz, 1954 Tokyo Dünya Şampiyonsunda gümüş madalya, 1958 yılında Kırkpınar ‘da Başpehlivanlık kazandığı seneydi 1.90 boyunda ki Adil Atan’ın.


Ahmet ne olduysa, bugün hala anlamış değilim, Kafa tutmuştu Adil Atan’a, neyse ki Adil Atan bize uymadı sağ olsun.  Her şeye rağmen, birbirimizin muhabbetini iyi takip ederdik Ahmet ve Babür le . Ahmet 17 Babür 16 ben 19 yaşındaydık…


Bazen bir meyhaneye giderdik, meyhane sahibi muhabbetimizi öyle severdi ki hesap
Bile almazdı, acayiptik. Veresiye içtiğimiz meyhaneler vardı.


Ça ça Cengiz’e gelince Necip Güney kardeşimizle, pansiyon işletmeciliği yaptı Kalkan’da. Hatta bir ara Kuzey Vargın takıldı onlara..


Sonra limanda “King” isimli bir restoran açtı, eşi Tülin Hanımla, benim müşterilerimi
Kendisine göndermemi şöyle ifade ederdi. “Önder müşterileri, bana gönder”


Günün birinde de şöyle bir tekerleme bulmuştu, benim çok hoşuma giden
Benim yerim Kalkan’ın hemen girişinde olduğu için. “Önder yukarıda Gümrük muhafaza, ben burada Sahil muhafaza, Erkut için de Allah muhafaza” derdi Ça ça Cengiz.


Bugün hala bizleri iyi tanıyan Kalkanlılar Ça ça Cengiz’in bu tekerlemesini anımsarlar…


İşte sevgili ve değerli okurlar, sizlere bazı anılarımı anlatmaya çalıştım.
Bu yazımda buraya kadar, dışarıda pırıl pırıl güneşli bir hava var,
Ülkemizden güneşli günlerin hiç eksik olmaması dileği ile, sizlere sağlıklı günler..


GÜNEŞLİ GÜNLER VE TEMİZ DENİZLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR…


Doktor dedigin….


Yıllar önce bir Karadeniz kasabasında görev yaparken Kansızlık  nedeniyle başvuran bir hastamı muayene ediyordum. Konjoktiva dediğimiz alt göz kapağının altına bakarak bir yandan da: 


– ‘Amca, sende basur mu var’ dedim ki, kansızlığın en sık sebeplerinden biridir ve Karadeniz’de bu duruma sık sık rastlıyordum. Amcanın dışarı çıkarken yanındaki arkadaşına söylediğini halen unutamıyorum;


-‘Ne doktormuş be, helal olsun gözüme baktı g..tümdekini anladı.’

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.