AB Anayasası’nın oylama sonuçları ve ekonomi

Son yazımda da belirtmiş olduğum üzere, AB Anayasası’nın önce Fransa’da daha sonra da Hollanda’da oylanması sonucunda olumsuz oyların çoğunlukta olduğunun görülmesinin, kuşkusuz hem AB ekonomisi hem de dünya ekonomisi açılarından bazı sonuçları olacaktır. Bugün söz konusu olası sonuçları, yazı boyutları içinde, tartışmak istiyorum. Bunu yaparken, AB’nin tarihsel sürecini de kısaca gözden geçirmede yarar olacağını düşündüğümden, yazıyı iki alt-konular olarak sürdürmek niyetindeyim.

Günümüzün Avrupa Birliği yolunu açan “Ortak Pazar”, hatta ona da öncülük eden “Avrupa Kömür-Çelik Birliği”, 1648 Weatphalia Antlaşması ile ortaya çıkmış olan ulus-devlet modelinin ekonomik temelde yeniden şekillendirilmesi ve olanaklar çerçevesinde genişletilmesi olarak görülebilir. Dönemin çok önemli ekonomik faaliyet alanı olan demir-çelik sanayii ve onun önemli temel girdilerini oluşturan demir cevheri ve kömür yatakları bölgelerinin birleştirilmesi, yeni çatışmaları önlemeye ve optimal ekonomik faaliyet alanını kapsayacak şekilde siyasal sınırların genişletilmesine yönelik ekonomik-siyasal bir atılım olarak görülür. Bu başlangıcın, önceleri Gümrük Birliği, daha sonra da Ortak Pazar şekline dönüştürülmesi de, kapsanan ülkeler arasındaki ekonomik sınırların kaldırılmasını ve mal ve hizmet akımlarının kolaylaştırılmasını hedefliyordu.

Türkiye’nin de Ankara Anlaşması ile dahil olduğu Ortak Pazar da büyüyerek, bir tür siyasal birliğe dönüşme eğilimi taşımakta idi. Zira, ekonomik birlik ve siyasal birlik aşamalarının tamamlanmaması, öteden beri özlemi çekilen bir ve bütünleşmiş Avrupa fikrinin yarım kalması yanında, Avrupa’nın ABD karşısında yeterince güç oluşturamaması sonucunu da doğurabilirdi.

1960’ların ortalarında ekonomi ve siyasal alanlarında hızla gelişmiş olan ekonomik ve siyasal birlikler yazımında iki yaklaşım olduğu görülür. Bunlardan birincisi ve başat olanı, birlik oluşturacak şekilde bir araya gelen ülkelerin kendi kurumlarından arındırılarak, tek devlet modeline uygun biçimde, hukuk ve ekonomi alanlarında yeknesak kuralları benimsemeleri gerektiğini ileri sürmekte idi. Ortak Pazar Malî Komisyon’un 1959 yılında almış olduğu “Vergi Âhenkleştirilmesi” kararı bu görüşe öncülük etmiştir. Söz konusu karar, ileride tek devlet modeli içinde bütünleşecek olan ülkelerin, aralarındaki mal ve faktör akımlarında vergi nedeni ile bir çarpıtmanın yaşanmaması için, aynı vergileri ve aynı yapılanma içinde uygulamaları gerektiği görüşüne dayandırılmakta idi.

Vergi ahenkleştirilmesi yaklaşımı, genel kabul görmüş olmasına rağmen, günümüze dek, katma değer vergisi ve sermaye hareketleri üzerinde etkili olan menkul sermaye iradı kazançlarına  uygulanabilmiş, diğer alanlarda aynı sonuç alınamamıştır.

Avrupa Birliği’ne giden yolda, daha zayıf kabul görmüş olan ikinci yaklaşım ise, birliğe ve tek ülke modeline gidişte farklı ülkelerin ekonomik ve siyasal kurumlarının ahenkleştirilmesi yerine, ülke ekonomilerinin ahenkleştirilmesi fikrine ağırlık verilmesi gerektiğini, bunun için de, birinci görüşün tam tersine, kurumların farklılaştırılmasının gerekli olabileceği fikrini savunmuştur. Böylece, bu görüşe göre, büyük birlik içinde yer alacak olan farklı ekonomiler eşit ya da benzer düzeye getirilmiş olacaktır. Birinci görüşün kabul edilmiş olması yanında, Avrupa Birliği çerçevesinde günümüzde “Geri Bölgelere Yardım Fonları” ihdas edilmiş olması, ikinci görüşün de belirli doğruluk payı taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, AB’nin genişleme süreci içinde söz konusu yardım fonlarının daraltılma ve kaldırılma çabaları da, Birlik içindeki güçlü ekonomilerin çıkar ilişkilerinde birinci görüşün önde olduğu da görülmektedir.

Açıklanan iki görüşten birincisinin ağırlık kazanması ve uygulamaya koyulması rastlantısal olmayıp, Avrupa ekonomilerinin giderek devleşen ABD ekonomisi karşısında ekonomik rekabet ve üstünlük sağlama mücadelesinin bir sonucudur. Bu mücadelede ABD ekonomisine üstünlük sağlamanın tek koşulu hızlı birikim ve teknolojik atılımdır. Kapitalist dünyada bunun yolu da, gelir dağılımının bozulması ve belirli merkezlerde sermaye birikiminin sağlanmasıdır.

Günümüzün kalkınmış ekonomilerinin gücünün bir bölümü kalkınmamış ekonomilerden geldiği, ABD ekonomisinin gücünün bir bölümü evsiz-yoksullardan geldiği gibi, AB ekonomisinin gücünün bir bölümü de kendi içindeki yoksullardan gelecek idi, nitekim bu durum günümüzde olduğu gibi yansımaktadır. AB’nin onbir Doğu Avrupa ülkesini hemen hiçbir önküşul ileri sürmeden Birliğe dahil etmesi böyle bir anlam taşımaktadır.


* * *

Günümüz AB’sinin ekonomik alanda ABD’ye karşı rekabet üstünlüğü giderek zayıflamaktadır. Teknoloji ve üstün nitelikli insan gücü açısından ABD  Avrupa’ya karşı daha üstün konumdadır. Bu durumu çözmek zorunda olan AB’nin, hızla sermaye birikimine yönelmesi gerekmektedir. Ancak, son aşamada bir olgu olan sermaye birikimi, aslında maddî-parasal anlamda ve üstün nitelikli insan gücü olarak bir süreçtir. Gelişmiş ve disiplinli emek-gücü deposu konumunda olan onbir Doğu Avrupa ülkesi de AB içine alınmasıyla Birlik optimal sınırlarına kavuşmuş oldu. Türkiye ve diğer potansiyel ekonomilerin AB’ye alınması,  AB açısından fazla yararlı bir atılım olarak görülemez. Kaldı ki, zaten hem Dünya Ticaret Örgütü kuralları çerçevesinde hem de küreselleşme kuralları dahilinde AB ekonomileri Türkiye ve diğer ülkelerle istediği şekilde ekonomik ilişkiye girebilir.

AB Anayasası’nın geri çevrilmesi, söz konusu genişleme politikası açısından, hem halkın hem de, bir koşulla, diplomatik ilişkilerde açık konuşamayan politikacıların müşterek fikri olarak görülebilir. O koşul da şudur: AB ekonomisine çevresel konumlu ekonomilerden ekonomik kaynak akışı durmamalı, hatta yeteri kadar artırılmalıdır! Bu noktada, politikacılar uzun vadeli hesaba dayalı olarak Türkiye’yi bekleme odasında tutmakta, halk ise, kısa vadeli görüşle politikacılara göre daha kesin ve net yanıt verebilmektedir.

Ancak; euronun dolar karşısındaki pozisyonu bakımından halk ile politikacıların hemfikir olduğu kesin olmakla beraber, AB Anayasası’nın oylama sonuçları bu konuda AB’nin elini zayıflatmıştır. Bilindiği gibi, dolar öteden beri dünya parası ya da rezerv para olarak işlem görmektedir. Bunun anlamı da, ABD, uluslararası alanda ufak bir idar3i maliyet ve faiz yüküne katlanarak önemli bir senyoraj geliri elde etmektedir. Kısacası, ABD’de FED tarafından piyasaya sürülen herbir ünite doların satınalma gücü ile basım ve yönetim maliyeti arasındaki olumlu fark ABD ekonomisinin kazancı olmaktadır. Bu kazançtan ABD hazinesinin ödediği düşük faiz çıkarıldığında, bakiye ABD ekonomisinin dünyadan sıfır maliyetle almış olduğu borçtur. Doların uluslararası alanda hakimiyeti sürdüğü sürece ABD ekonomisinin dış ticaret açığı dert oluşturmayacak ve tüm dünya ABD halkının aşırı harcamasını finanse etmiş olacaktır. Kısacası, ABD çok küçük bir maliyetle basıp uluslararası piyasalara sürdüğü doların üzerinde yazılı değer kadar bir kaynakla ekonomisini finanse etmektedir.  

AB ekonomisi tasarrufunu yükseltip teknolojisi geliştirebilmek için dış tasarruf çekmek istiyorsa, niçin euroyu dolar gibi uluslararası para haline getirmeye çalışmasın ki! Irak savaşının bir nedeni de euro-dolar savaşı değil mi! Bir para, arkasındaki güçlü ekonomik ve siyasal birliğe dayanıyorsa, euro-dolar savaşı da, paraların arkasındaki AB ve ABD ekonomilerine göreli gücüne dayanacaktır. İşte bu noktada AB Anayasası’nın reddedilmesi önemli olmuştur. Nitekim, bugünlerde AB siyasîlerinin durumu düzeltme çabaları da oylamanın olumsuz sonuçlarını olabildiğince geri döndürmeye ve euro/dolar paritesini yükseltmeye yöneliktir. Euro/dolar paritesi yükseldikçe euro da dolar gibi dünya parası olabilir ve ABD gibi, AB de uluslar arası alanda senyoraj geliri elde eder. Aksi halde, dünya tasarruflarının yönü AB’ye çevrilemez.

Euro/dolar paritesinin euro lehine yükselmesi AB’ye senyoraj geliri sağlayabilir, ama bu süreç aynı anda AB’nin ihracatına da balta vurabilir. Zira, euronun değer kazanması AB ekonomilerinin ihracatını olumsuz, ithalâtını olumlu etkileyerek, dış ticaret açığını büyütebilir. Euro’nun dolar gibi dünya parası olmadan AB ekonomilerinin dış ticaret açığının büyümesi, şimdilik küçük bir olasılık olmakla beraber, bu ülkelerin borca sürüklenmesine ve yüksek faiz sarmalına girmesine yol açabilir.

Şu noktanın kesinlikle hatırda tutulması gerekir ki, euro’nun da dolar gibi uluslararası para olması fazla olası değildir. Bunun nedeni, ABD’nin uluslararası siyasette yüklendiği ve oynadığı rol- uluslararası jandarmalık- nedeniyle dünya piyasalarına ticarî ilişkiler dışında dolar sürme gücüne sahip olmasıdır. AB’nin ise ABD’ninkine benzer böyle bir rolü yoktur. Dolayısıyla, uluslar arası piyasalara euro sürme olasılığı diğer ülkelerden yaptığı mal ve hizmet alımlarıyla sınırlı olan AB, ancak belirli miktardaki carî açığı faizsiz finanse etme olanağına ve lüksüne sahiptir.

Belki de bu süreç, Marks’ın öğretisi doğrultusunda, kapitalizmin doğal gelişme çizgisidir. Şöyle ki, kapitalizm, bir dünya sistemi olma aşamasında, merkezîleşecek ve çevreyi proleterleştirerek, yoksullaştıracaktır. Bu oluşumda, çevre sözcüğü ile sadece gelişmemiş ekonomiler değil, mutlak olarak merkezîleşmiş dünyada merkeze oturmuş ekonomi dışındaki tüm ekonomiler anlaşılır. Doğal olarak, bundan AB de, Japonya da kendi payını alır. Süreç kırılmadan böyle devam ederse, belki de ABD merkez ülke veya bölge olacak ve teknolojiyi denetleyecek. Onun altında yer alacak olan Japonya ve AB ülkeleri birinci sınıf ve katma değeri oldukça yüksek üretime yönelecek, bizler gibi daha geri ekonomiler ise, tamir montaj ve tekstil vb gibi katma değeri düşük ürünler alanında kalacaktır. Dünyanın yeni ekonomi haritasının olası görüntüsünün böyle olacağı düşünülebilir.  
_________
* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.