AB Anayasası’nın referandumu üzerine

 Avrupa Birliği Anayasası’nın önce Fransa’da az farkla, sonra da Hollanda’da daha büyük bir farkla reddedilmesi, tabii ki dünyanın sonu değil, ama referandumun sonuçları gerek Avrupa’nın geleceği açısından, gerekse Avrupa Birliği’ne büyük bir hevesle girmeye çalışan Türkiye açısından önemli mesajlar taşımaktadır. O nedenle, bu konu “basit bir trafik kazası” olarak geçiştirilemez. Tam tersine, hem ekonomik sistemlerin ve küreselleşme olgusunun anlaşılması, hem de Türkiye’nin AB karşısındaki pozisyonunun netleştirilmesi açılarından referandumlar önemlidir ve sonuçlarının farklı açılardan yorumlanması gereklidir.

Önce meseleye Avrupa açısından bakacak ve Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumların sonuçlarına göre bir çözümleme yapacak olursak, AB topluluğunda siyasiler (yöneticiler) ve halk (yönetilenler) arasında bir ayrışmanın yaşandığı kanaatine ulaşırız. Öyle anlaşılıyor ve referandumla da oldukça net bir biçimde ortaya çıktı ki, Avrupa Birliği topluluğunda halk siyasî bütünleşmeye ve genişlemeye karşı, buna karşın siyasîler ise, tam tersine ekonomik birliği siyasî bütünleşmeye dönüştürmeyi ve oluşturulacak birliğin ekonomik etki alanını ölçülü bir şekilde genişlemeyi hedeflemektedir. Siyasilerle halk arasındaki bu ayrışma Türkiye – AB görüşmelerinde de açıkça ortaya çıkmış idi. İlk bakışta farklı gibi görülebilen bu ikili algılama, aslında birbirini tamamlar nitelikte olup, sadece tarafların dönemsel yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır.

Halk, kısa dönemli bir bakış ve algılama ile, siyasal bütünleşmenin kararları merkezîleştirdiğini ve genişleme ile de iş olanaklarının kaybolacağını ve yoksullaşmanın yaşanacağını düşünmektedir. Buna karşın siyasîler ve tepe yöneticileri ise, bir yandan siyasî bütünleşme yolu ile iç piyasada en geniş serbesti ortamı oluşturarak, diğer yandan da denetimli genişleme sağlayarak, topluluk içi gelir dağılımının bozulma şiddetini hafifletmeye ve sosyal kutuplaşma hızını düşürmeye, böylece kapitalizmin derinleşen sömürü boyutunu perdelemeye çalışmaktadır. Bunun için de, açıktır ki, AB çevre ekonomileri sömürü yörüngesine alarak, çevreden merkeze kaynak aktarmaya çalışacaktır.
Günümüzün çağdaş modernleşme projesi olarak toplumlara dayatılan küreselleşme olgusu, aslında, çağdaş sömürgeleştirme dokusunun yeryüzünde yaygınlaştırılması anlamında “küreselleştirme” dayatmasından başka bir şey değildir. Kâr oranlarının gerilemesi sonucunda sıkışan sermaye bizzat gelişmiş merkezlerde de emek hakları ve sosyal güvenlik sistemine yönelttiği saldırı ile  gelir dağılımını bozmakta ve sosyo-ekonomik kutuplaşamaya neden olmaktadır. Böylesi dengesiz gelişme merkez ekonomilerde sosyal sorunlara neden olur. Bu sorunun aşılmasının tek yolu, AB içinde piyasaları canlı tutarak Birlik içi yatırım ve istihdam olanaklarını genişletmek ve çevresel konumlu ekonomilerden merkeze olabildiğince fazla kaynak çekmektir.

Birlik içi ekonomik canlanma siyasal bütünleşme ile, çevre ekonomilerden merkeze  kaynak aktarımı ise, Birlik sınırlarını çevreyi ekonomik sömürü altına alabilecek  şekilde denetimli olarak genişletilmesi ile sağlanır. İşte, AB yöneticilerinin yapmaya çalıştığı budur. Ne var ki, yöneticilerin izlediği politikaların uzun dönemdeki olası etkilerini halka anlatmak zor olduğundan halk ile yöneticiler arasında böyle bir çatlak ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, AB yöneticileri amaçlarını halklarına açıkça söyleyemezler de! Zira, böyle bir açıklama sömürgecilin itirafı olu; küreselleşmenin, aslında yeni sömürgecilik dayatması olduğu açıkça söylenebilir mi?

AB için yolun sonuna gelinmedi, ama orta yerdeyiz. Zira, AB içinde işsizliğin yükselmesi ve tek para kullanılması ulusalcılık, hatta milliyetçilik akımlarını körükleyecektir. Hal böyle olunca, bu orta yolun AB’nin dağılmasına neden olabileceği düşünülebilir. Ancak, siyasiler ve yöneticiler bunu da engelleme yoluna gideceklerdir. Nitekim, halkın düşüncesine saygı duyduğunu belirten yöneticiler, şimdiden yola devam edileceğini açıkça ifade etmekte. Zira, yöneticiler şunu çok iyi bilmekte ki, bugün AB’nin siyasal bir birliğe dönüştürülmesi ile Brüksel’den rahatsız olan toplumlar, ekonomik yarışta geride kaldığı sürece yarın Washington D.C.’den daha çok rahatsız olmaya başlayınca, birbirilerine yaklaşmaya yöneleceklerdir.

Kapitalizm, bir yandan bir dünya sistemine dönüşürken, aynı anda, çevreyi proleterleştirerek yoksullaştırmaya başlayınca, AB de kendi içinde bütünleşerek, ABD’ye karşı korunmaya çalışacaktır. Ne var ki, çok uzun bir zaman boyutuna yayılacak olan bu dönüşüm, kısa dönemli algılama ve analizlerde yer almayacağı için dalgalanmalar kaçınılmaz olacaktır.

Meselenin Türkiye açısından kısaca irdelenmesine gelecek olursak, AB yöneticilerinin Türkiye’ye bakışı değişmemiştir, bundan sonra da değişmeyecektir. Bu bakış açısına göre izlenecek yol, açıktır ki, Türkiye’yi siyasî birliğe tam üye olarak almayarak, ya da bu projenin sonlandırılmasını çok uzun bir zaman süresine yayarak, tek yanlı kaynak aktarım sürecini olabildiğince etkin çalıştırmaya biçiminde gelişecektir. Bu noktada çatışma, belki de, AB yöneticileri ile Türkiye’deki iş çevreleri arasında olacaktır. AB açısından Türkiye’yi sömürü ağına almanın bir yolu da, ülkeye doğrudan yatırım yapmaktır. Ancak, doğrudan yatırımcının Türkiye’ye gelmesi, uzun dönemli istikrar beklentisine bağlı olacağından, AB Anayasası oturmamış ve bizzat AB ülkeleri arasında ciddî anlaşmazlıklar yaşanırken Türkiye – AB müzakerelerinin sarsılacağı ve sürelerin uzayacağı tahmin edilebilir. Böyle bir durumda doğrudan AB yatırımları gelmeyebilir ya da beklenen düzeyde gerçekleşmeyebilir. Bu durum, Türkiye’ye uzatılan sömürü arterinin zayıflaması olarak, AB aleyhinedir, ama Türkiye’nin lehinedir. Yatırım sermayesinin gelmemesi spekülâtif sermayenin de gelmeyeceği anlamına gelmez. Spekülâtif sermayenin doğrudan yatırım sermayesinden daha riskli ve sömürücü olduğu düşünüldüğünde, durumun Türkiye için fazla iç açıcı olmadığı anlaşılır.  İşte, Türkiye’nin dikkate almadığı ve büyük bir atlama ile gözden kaçırdığı nokta da tam burasıdır.

Gerçekte Türkiye halkı da, AB halkına benzer şekilde, bu noktayı, yâni güçlü Batı sermayesinin hem reel yatırım hem de spekülâtif alanlarda sömürücü amaçlarla Türkiye’ye gelmek istediği gerçeğini gözden kaçırmamaktadır. Ama halkın sesi çıkarcı çevrelerin sesini bastıracak ve kamuoyu oluşturacak düzeyde değildir. Türkiye’nin AB üyeliği ya da IMF politikalarına sadık bağlılığı, bu politikaların altında ezilen halkın değil, kaynak sıkışıklığı yaşayan sermayenin kararı ve siyasal erk üzerine yaptığı baskının bir sonucudur. Uzun dönemde AB yatırımlarına kalkınmasını endekslemiş olan Türkiye, kısa dönemde de, para piyasasına gelecek fonlardan medet ummaktadır. Kaderini yabancı kaynak girişine bağlayan bir ulusun sonu pek parlak olmasa gerek!

AB Anayasası’nın referandumda reddedilmesinin Euro/Dolar paritesi ve ABD – AB karşılıklı ticaret ve carî dengeleri üzerinde de etkileri olacaktır. Bu etkileri de, önümüzdeki dönem gelişmelerini de dikkate alarak, gelecek yazıda paylaşmak üzere…

________________

* İ.Ü. Öğretim Üyesi / Prof. Dr.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.