AB kimin projesi?

Üyelik garantisi olmamasına rağmen, içerisinde bulunduğumuz AB süreci, Türk toplumu için gönüllü bir süreç midir, yoksa, dayatılan bir süreç midir?


Bu sorunun yanıtı, şu anda, ülkece takip etmekte olduğumuz yolun, ne derece sağlıklı olduğunu belirlemek açısından önem taşımaktadır.


Siyasal iktidarlarımızın, kırk küsur yıldır, Avrupa kapılarında takındıkları, heveskâr ve tavizkâr tutum, toplumun taleplerini ne ölçüde yansıtmaktadır?


İktidar partilerinin, AB konusundaki gayretkeşlikleri ve toplum adına, içine girdikleri bağlayıcı yükümlülükler, halk iradesini ne derece temsil etmektedir?


Kısacası, Türkiye’deki AB projesi, toplumsal bir mutabakata mı dayanmaktadır, yoksa, dış dayatmalar yüzünden, siyasal iktidarların yürütmekte oldukları ve halka rağmen yürürlükte olan bir proje midir?


Bize göre, ikinci seçenek, gerçeği daha çok yansıtmaktadır. Daha doğrusu, birinci seçeneğin doğru olduğunu kanıtlayan güçlü verilere henüz rastlanmamıştır.


Ortada, sorunlu boyutları özenle gizlenmiş ve koskocaman bir üyelik yalanı üzerine kurulmuş olan sürecin, her türlü kanal kullanılarak halka şirin gösterilmesinden başka bir şey yoktur.  


Kerameti kendinden menkul bir takım anketler vasıtasıyla, gerçek yüzü ve niyeti başarılı bir biçimde gizlenmiş olan AB süreci hakkında, Türk halkının olumlu düşüncelere sahip olduğu iddiası, kelimenin tam anlamı ile, koca bir kandırmacadan ibarettir.


Sürecin sonunda onaylarına muhtaç olduğumuz AB kamuoylarının, Türkiye’nin üyeliği konusunda, daha bugünden sahip olduğu retçi tutumun görmezlikten gelinmesinde de, aynı çarpıtma ve yönlendirmelere başvurulmaktadır.


Dolayısıyla, Türkiye’nin, AB üyeliğinin arkasında, ne Avrupa, ne de Türkiye kamuoyları vardır.


Pekiyi, o zaman, bu işi kimler, ne adına yürütmektedir? Bu, olmayacak işi, olacakmış gibi gösterenlerin arkasında hangi güçler vardır ve kimlerin çıkarlarına hizmet edilmektedir?


Kimse, “toplum adına iyi olan bu işi, topluma rağmen sürdürüyoruz” demesin. Çünkü, bu tür bir jakoben söylem, “biz, demokrasi adına AB üyeliğini istiyoruz” sözü ile, yine demokratik açıdan çelişki oluşturacaktır.    


Bu işin arkasında, bizzat AB’nin kendisi vardır. Yani, Türkiye’nin sözde üyelik sürecini destekleyen ve Türkiye’nin bu süreçten uzaklaşmasını asla istemeyen güç, bizzat AB’nin kendisidir.


“Yüce” AB üyeliği için, her türlü tavizi vermeye hazır çevreler, bu gerçeği herkesten daha iyi bilmektedirler. Ne var ki, ipe sapa gelmez dayatmaları yerine getirmezsek, AB’nin, üyeliğimizi engelleyeceği, bunun da bizim için büyük bir felaket olacağı yalanını sürekli tekrarlamaktadırlar. Türkiye’yi, talep eden, AB’yi ise, bu talebi lütfen karşılayacak taraf olarak göstermektedirler.


Oysa, gerçekte, durum böyle değildir.


Türkiye, bu işten bir gün vazgeçecek olsa, buna, en önce AB karşı çıkar ve engel olmaya çalışır.


Çünkü, üyelik aldatmacası ile maruz kaldığımız süreç, aslında, AB’nin işine yaramaktadır. AB, bu yararın ortadan kalkmasını asla istemez.


Bu yüzdendir ki, içimizdeki bir takım kuruluşlara, milyonlarca euro akıtarak, ülkemizde, bir AB lobisi yaratmakta ve söz konusu süreci ayakta tutmaya çalışmaktadır.


Dolayısıyla, “eğer, ev ödevlerimizi yapmazsak, felaket olur” söyleminin, gerçekle, uzaktan yakından bir alakası yoktur.


Ev ödevlerimizi ister yapalım, ister yapmayalım, hiçbir şey değişmeyecek, iplerin kopmasına, AB, asla izin vermeyecektir.


Bu kıskaca nasıl girdik?


Her geri bıraktırılan toplumda olduğu gibi, Türk toplumunda da, içerisinde bulunulan yapıya dair belli bir bezginlik ve umutsuzluk oluşmuştur. Çeşitli psikolojik savaş yöntemleri ile beslenen bu bezginlik ve umutsuzluk, topluma ve devlete yönelik bir inançsızlığın gelişmesinde kaynak olarak kullanılmıştır. Kimi devlet seçkinlerinin, halktan kopuk, onlara tepeden bakan, devleti kendi mülkü gibi gören tavırları da, bu süreci destekleyici bir etki yapmıştır. 


Bu durumun doğal bir sonucu olarak da, toplumda, belli bir değişim talebi ortaya çıkmıştır. Ancak, işin doğal olmayan tarafı, son yıllarda, söz konusu zorunlu değişim arayışının biricik ve kaçınılamaz odağı olarak AB’nin gösterilmesidir.


Sözde AB üyelik süreci, yukarıda da anlatıldığı üzere, dışsal bir dayatmanın eseridir.
AB’nin ortaya koyduğu dayatmaların, bir değişim sürecini içerdiği kesindir. Ancak, bunun, Türk toplumun istediği ve gereksinimini duyduğu yönde bir değişim olmadığı ve olmayacağı da ortadadır.


Örneğin, biz, bölünmek, topraklarımızı yitirmek, ulusal kimliğimizi ve egemenliğimizi kaybetmek, iyice sömürge olmak, başkaları tarafından yönetilmek istemiyoruz. Bu saydıklarımızın hiçbiri, herhangi bir değişim talebimizin, doğal bir sonucu ya da bedeli olamaz.     


Hiçbir toplumun, en masum kalkınma arzusu, mutlu ve müreffeh olma istemi, bu tür felaketlerin aracı haline getirilemez.  


AB, nasıl bir dayatmadır?


Nihai hedefine ulaşmak için tavizler vermemiz, çaba göstermemiz gereken ve yüce bir ideal olarak gösterilen, AB üyeliği sürecinin devamlılığı, siyasal iktidarlar için de, iktidarda kalabilmenin bir ön koşulu haline gelmiştir.


Mekanizma, siyasal partilerimizin, “evde doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, iktidara geldiklerinde, muhalefette iken söyledikleri doğruları unutup, İMF, ABD ve AB’nin dümen suyunda icraatlarda bulunmaları biçiminde işlemektedir.


Bu dümen sularının dışına çıkacak bir siyasal parti, ya, iktidara getirilmez, ya da, iktidarda uzun süre durdurulmaz.


Yerli-yabancı sermaye lobileri, medya, borsa, ekonomik kriz, yabancı yatırım ve krediler,  dış borç ödemeleri, toplumsal ve siyasal sorunlar ve daha akla gelmedik, bin türlü mekanizma ve konu, birer şantaj ve baskı aracı olarak kullanılır.


Ülkemiz üzerinde, bu tezgahın kurulmasında, çoğu gafilin, “büyük transformasyon” olarak adlandıkları ve bugünkü iktidar sahiplerinin, takipçisi olduklarını beyan ettikleri, Özal dönemi uygulamalarının çok büyük rolü vardır.


Türkiye’de iktidar olmanın ilk ve en önemli koşulu olan “dış desteği” elde etmenin ve sürekli kılmanın da belli şartları vardır.


İşte, başından beri üzerinde durduğumuz, Türkiye’nin, sözde AB üyelik sürecinin devamı da, bu şartlardan birisidir.


AB, iktidar olacak siyasal partilere sağlayacağı “dış desteğe” karşılık, onlara, Türkiye’nin, AB sürecine, körü kürüne bağlı kalmasını şart koşmaktadır.


Bu nedenle, Türkiye’nin AB süreci, yerli bir proje değil, AB’nin çıkarları doğrultusunda işleyen, bir AB projesidir. ABD de bu projeye dışarıdan destek vermektedir. Çünkü, AB’nin bizzat kendisi de, bir, ABD projesidir. Türkiye gibi ülkelerin, Batı medeniyetinin kenarında yer almaları, büyük bir asker deposu ve geniş bir pazar olarak kalmaları, Batı medeniyetinin ortak çıkarlarına uygundur.


Başının üzerinde sallanan, şantaj ve tehdit kılıcı yüzünden hiçbir siyasal iktidar bu kıskaçtan kurtulamaz.


Dolayısıyla, bu süreci devam ettirmenin ötesinde, bir siyasal iktidardan istenen şey, verilen emirleri yerine getirmesi ve halkın gözünden gerçekleri, yerli-yabancı medyanın yardımları eşliğinde kaçırmasıdır. Bu arada da, elinde bulunan iktidar nimetlerinden sınırsız yararlanabilir.


Ancak bu süreçte yırtılan, Hacı Bekir’in yakasıdır. Yok olan, koskoca bir ulus ve onun kaynaklarıdır.


Türkiye’nin, özelde, AB ile, genelde de, Batı ile ilişkileri, ülkenin genel çıkarları ilkesi üzerine değil, siyasal iktidar çevrelerinin özel çıkarları esası üzerine kurulmuştur.
Bu durum, bugünkü siyasal iktidar ve onun dış güçlerle olan ilişkileri açısından, geçmiş dönemlere oranla, daha da nettir. Çünkü, mevcut iktidar, normal bir siyasal iktidarın ötesinde, siyasal sistem karşısında sahip olduğu meşruiyet sorununu da, yukarıda bahsedilen “dış destek” çerçevesinde çözmeye çalışmaktadır. Bu yüzden, mevcut iktidar döneminde, söz konusu Batı dayatmaları, daha da vahim bir hal almıştır. Kaybeden, ülke ve ulus olmaktadır.


Sonuç


Türkiye’de ulusal bir mutabakata dayanmayan, halkın tamamının arkasında olmadığı, türlü maniplasyonlar eşliğinde,  salt bir Batı projesi olarak yürütülen, ülkenin çıkarına olmadığı gibi, bilakis, zararına işleyen, hatta, bir şantaj ve baskı mekanizmasına dönüşen, bu AB sürecini, mevcut iktidar kadroları, daha nereye kadar sürdürebilirler? Sürdürmeleri durumunda, doğru bir iş yapmış olurlar  mı?


Bu iki önemli sorunun, bize göre yanıtı, olumsuzdur.


Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, gerçek bir beka kaygısı yaşamakta olan  toplumumuz adına, biz bu sürecin durdurulmasını istiyoruz.


Bu sürecin, bizim ve bizim gibi düşünen milyonlarca vatandaşımızın iradesi dışında başlamış bir süreç olduğunu ve bu hali ile sürdürülmemesi gerektiğini ilan ediyoruz.


Bu çerçevede, mevcut iktidardan bile, bugüne kadar sergilediği aksi yöndeki tutumuna ve bu yüzden ortaya çıkan umutsuzluğumuza rağmen, bir talebimiz var.


Siyasal iktidar, iktidardan düşürülme ve Batılıların türlü oyunlarına maruz kalma riski pahasına, bu konuda bir irade göstermelidir. Halka gerçekleri açıklayıp, ülkenin nasıl bir kıskacın içerisinde olduğunu ilan edip, toplumsal desteği arkasına almalı, yeni bir kurtuluş mücadelesini başlatmalı ve bu oyunu bozmalıdır. Bugün, gerçek vatanseverliğin ve ülkeye hizmetin yolu budur.


Ülke elden giderken, siyasal rejimi, AB sürecinde yeniden şekillendirme çabasının hiçbir meşruiyeti  ve mantığı yoktur. Hiçbir zümresel beklentinin bedeli, toplumsal anlamda bu kadar ağır olamaz.


Mevcut iktidar, söz konusu iradeyi göster(e)meyecek ise, halktan özür dileyip affını istemeli ve derhal istifa etmelidir. Bu iradeyi ortaya koyabilecek iktidarlara kapı açmalıdır.


Tüm bunları, kimilerinin iddia edecek olduğu üzere, “statükocu”, “marjinal”, “dinozor”, “gerici” olduğumuz için söylemiyoruz. Sıradan bireyler, toplumun içinden çıkan sesler olarak söylüyoruz.


Değişimden korkumuz da yok. Ancak, değişim adına başkalaşmaya, yozlaşmaya, çürümeye ve yok olmaya da karşıyız.
 
Mevcut AB süreci, yukarıda bahsettiğimiz ve herkesle ortak bölüştüğümüz, ulusal çıkarların dışında, hiçbir şahsi çıkarımıza da zarar vermemektedir. Yani, herhangi bir şahsi çıkarımız zedelendiği için böyle düşünüyor da değiliz. 


Ayrıca, çağdaşlıktan, demokrasiden, çok çalışmaktan, zenginlikten korktuğumuz falan da yok. Aksine, bu değerlere ulaşmanın, söz konusu süreçle olamayacağını gördüğümüz için, biz, bu işe karşıyız.


Yani, aklı başında, hiçbir gizli niyeti olmayan, gayet sıradan ve düzgün insanlar olarak ortaya koyuyoruz bu düşünceleri.


Olmayacak duaya amin dememek adına ve görünen köy, kılavuz istemediği için. 


 
 
E-mail: haldun.canci@emu.edu.tr


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.