ABD mallarına boykot çağrısı doğru mu?

 


Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana çok doğru bir tercihin peşinden koşmaktadır. Bu tercih, Doğu-Batı, Uygarlık-Gericilik, Demokratik-Otoriter, Laik-Dinsel, Gönenç Toplumu-Azgelişmişlik gibi ikilemler arasında ilkinin tercih edilmesi ve ülkenin yönünün Batı’ya döndürülmesi seçeneğidir. Türkiye, otoriter ve teokratik yönetimler altında zengin doğal kaynaklarıyla sefaleti ve gerici bir toplumsal-kültürel ilişkiler formunu yaşayan Doğu toplumlarından birisi değil; demokratik, laik, insan haklarına dayalı sosyal bir hukuk devleti olma yolunu seçmiştir. Bu inanç ve tercih doğrultusunda Türkiye, Batı toplumunun değerlerini benimsemiş, çok partili demokratik bir siyasal sistemi ve Cumhuriyeti benimseyerek Avrupa bütünleşmesi ideali peşinde koşmuştur. Elbette ki, bu süreçte Türkiye’yi bu doğrultudan uzaklaştırmaya çalışan iç ve dış güçler ya da çabalar olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu süreçte yapılması gereken, fevri tavırlar ile doğru ideallerden vazgeçmek değil, bu ideallere daha sıkı sarılmaktır.


Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmelerinin önündeki en büyük engellerden birisi, uluslararası düzeyde karşı karşıya olduğumuz engelleme çabalarıdır. Bu engelleme çabalarına karşı mücadele, dünyadaki emperyalist güçlere teslim olarak yapılamaz. Ancak, dünyadan soyutlanarak ve içine kapanarak başarılabilecek olan ise, Kuzey Kore gibi kapalı bir toplum olmak, demokratik siyasal sistemden vazgeçmek, refah toplumu idealinden uzaklaşmak ve toplumsal gelişmenin dışına itilmektir. Egemen bir ülke kimliği ile eşit koşullarda ilişkilere dayalı uluslararası ilişkiler, ülkeler ve halklar arasında yakınlaşma, barış, ekonomik gelişme ve güvenlik açısından olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bundan kaçınmak, dünyadan soyutlanmak ve sonuç olarak demokratik ve ekonomik gelişmeden soyutlanmak anlamına gelecektir.


Türkiye’nin ABD ile mesafesi de, her iki ülkenin çıkarlarına dayalı olarak bazen yakınlaşma ve bazen durağan biçimde gelişmesi gereken diplomatik ve ekonomik ilişkilerden kaynaklanmak durumundadır. ABD’nin bir öcü ya da şeytan olarak sunulması ve her kötülüğün ardında ABD’nin aranarak kolaycı çözümler üretilmesi, Türk insanının ekonomik, demokratik ve toplumsal gelişmesine hiçbir katkı sağlamayacaktır. Bu doğrultuda, Irak’taki olumsuz gelişmelerin sorumluluğunu, yalnızca ABD’nin sırtına yükleyip bütün bu süreçte Avrupa ülkeleri ve dünyanın suskunluğunu göz ardı etmek, bu ülkedeki kaynak paylaşımından pay alamamış güçlerin çığırtkanlığını yapmak, sağlıklı düşünen bireylere yakışmayacak ölçüde “kralcı” bir yaklaşım olacaktır.


Türkiye ve ABD ilişkilerini sorgularken, Türkiye’nin özellikle Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini gözden uzak tutmak doğru olmaz. ABD’nin Irak politikasını protesto için Amerikan mallarına boykot çağrısı yapan “bilinçsiz gruplar”, Fransa ve Hollanda’nın Türkiye’yi Avrupa dışına itmek için açık bir irade ortaya koyduğunu bilmiyorlar mı? Almanya’da Türkiye’yi Avrupa içinde görmek istemeyen siyasal güçlerin iktidara yaklaştıklarını görmüyorlar mı? İsviçre’de Ermeni iddialarının devlet politikası haline getirildiğini izlemediler mi? Hemen bütün Avrupa ülkelerinin Kıbrıs sorunu, Yunanistan ile ilişkiler ve Ermeni iddialarında Türkiye’nin dış politika tercihlerinin çok uzağında ve sözün doğrusu “ters” noktada yer tuttuklarını anlayamadılar mı? Bütün bulara karşın, ABD, Kıbrıs sorunu başta olmak üzere bir çok konuda Türkiye’nin tezlerine açık olarak destek vermekte değil midir? Ercan Havaalanına inen ABD parlamenterleri, bunun en açık örneği değil midir? Türkiye’nin AB bütünleşmesinde ABD’nin Türkiye’ye açık desteği, Fransa ve Almanya’yı rahatsız etmemiş midir?


Bütün bu gerçekler bilinmesine karşın, Türkiye’de ABD mallarına boykot çağrısı yapanları, işin doğrusu, anlamak olanağı yoktur. Türkiye’yi Avrupa idealinden dışlamaya çalışan ülkeler hakkında hiçbir eleştiri yapmadan, bütün kötülükleri ve şeytanlıkları ABD’de aramak, olsa olsa kaba bir cahillik olarak nitelenebilir.


Uluslararası ilişkilerin sınırlar ötesi nitelikte örgütlenmelerin denetimi ve ağırlığında seyrettiği 21. yüzyılda, bir ülkenin mallarına boykot çağrısı yapmak, gelişmemiş ve diplomatik ilişkilerden nasibini alamamış kabile toplumlarının tavrını yansıtmaktadır. Libya’nın ya da İran’ın ya da başka bir Doğu toplumunun uluslararası ilişkilerinde kaba güç, açık tehdit, intikam ve ani tepkiler gibi geleneksel diplomatik (!) yöntemlerin kullanılmasında şaşılacak bir durum elbette yoktur. Ancak, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik ilişkilerinde ani tepkilere, intikam hislerine, gereksiz ve fevri tavırlara, açık ve kaba güç gösterilerine ve mal boykotu gibi yöntemlere başvurmak, asla düşünülmemesi gereken basit ve tehlikeli yöntemlerdir. Hele ki, Kıbrıs ve AB konusunda yalnız bırakıldığımız bir dönemde, yanı başımızda gördüğümüz bir ülkeye karşı yapılacak bu tavır, açıkçası, iki ülke ilişkileri açısından bir güvensizlik kaynağı oluşturacaktır. Elbette ki, başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyadaki gelişmiş ülkelerin dış politikalarını eleştirmek ve sorgulamak, bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülke aydınlarının başta gelen görevi olmalıdır. Ancak, işin diğer bir yanı da, ABD’ye karşı mal boykotu gibi tehlikeli ve iyi niyetli olmayan tavırlardan uzak durmak ve uzak durulmasını sağlamak, bu ülkede yaşayan bütün aydınların görevi olmalıdır.


___________


Yrd. Doç. Dr. Birol Ertan / DAÜ Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.