ABD, yatak odamızda mı?

17 Aralık 2013 olayı, Başbakan Erdoğan’ın yakıştırmasıyla “17 Aralık Darbesi ”, ardından 25 Aralık günü “büyük balığı avlama” girişimi, o günden bu yana kafaları karıştıran “miladi” olayların başında geliyor.
Bu olayların öylesine “sisli” kısımları, öylesine “gri alan” ları var ki, insan kime inanacağına karar veremiyor.
Ben de hala karar verebilmiş değilim.
Çünkü “ Hizmet Hareketi” denilen bir grubun, bir devleti bir yılda, beş yılda veya on yılda ele geçirebildiğine inananlardan değilim.

Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının hedef tahtasına koydukları “Hizmet Hareketi” veya “ Paralel Yapı” nın böylesine derin, böylesine riskli ve böylesine kelleyi koltuğa alabilecek, “devleti ele geçirme” eylemine girişmesi aklın durduğu an olabilir.

Bunlar kim? Güçleri nedir? Sayıları ne kadardır? Devlet içindeki güçleri nedir?”
Devletteki yapılanmaları bir “darbe” yi gerçekleştirecek kabiliyette midir.
Sivil ayağı güçlüolsa bile sadece bu yeterli midir?
Yoksa Parelel Devlet’in askeri alanda kendilerine yardım edecek güçler veya cunta var mıdır?
Kimilerine göre, bütün bu sorular deli saçması gibi gelebilir ama sorulması gereken sorular olduğu da gerçek.
Çünkü darbe yapmak veya teşebbüs etmek o kadar kolay bir iş değil.
Hele 21. Yüzyılda ve yarım asırdan fazla demokrasi denemesi olan ülkelerde daha da zor olmalı.

Beni, iddianın tam tersi düşünceye sevkeden nedenlerin başında seçim öncesi ortalığa saçılan tapeler geliyor.
Yani gizli kalması gereken konuşmaların açığa çıkması.

Kriptolu telefonların dahi dinlenerek sosyal medyaya servis edilmesi.

Dışişleri bakanlığındaki çok ama çok gizli, “kozmik” değerdeki toplantı odasının dinlenmesi öyle hacı-hoca işi olamaz.

Hele Suriye’ye giden TIR’ın durdurularak, MİT mensuplarının yerlere yatırılması aranması ve gözaltına alınması da, imam-hatip işi hiç olamaz.

Hükümette, kritik noktalardaki dört bakanın, aynı anda istifalarına yol açan büyük yolsuzluk suçlamasının bir günde patlak vermesi, ne polisin, ne hakim ve savcının, ne de cami vaizinin işi olamaz.

Bütün bunların, tüm eylemlerin “hizmet hareketine” bağlanması akıl alır gibi gelmemişti bana.
Bana göre, bu işte büyük devletlerden birinin parmağı ve desteği olmadan bu eylemin hayata geçirilemeyeceği idi.
Nitekim o noktaya gidiliyor sanırım.

Yarından sonra çok tartışılacak olan ve haber değeri yüksek bir iddia, dün CNN Türk’te Star Gazetesin köşe yazarı Fehmi Koru tarafından ortaya atıldı.

Koru, şöyle diyordu:

“Dinleme konusu önemli. Şunu söyleyeyim. Snowden açıkladı ABD tüm dünyayı dinlemiş. Ama bir ülkeyi son üç yıl içinde herşeyiyle dinlemişler. Tüm telefon konuşmalarını, tüm internet yazışmalarınız.. Merkel’i dinlediğini biliyoruz mesela. Brezilya cumhurbaşkanını dinlemişler biliyoruz. Bizde kimlerin dinlendiğini bilmiyoruz… O ülkenin hangisi olduğunu bilmiyoruz. Ama ben o ülkenin Türkiye olduğuna inanıyorum.
Liderleri de dinlediler. En önemli konuşmaları da dinlediler. Şu ortalığa saçılan tapelerin, ses kayıtlarının yerli olmadığını savunuyordum.
Ben Amerikalıların dinlediği kanaatindeyim”

Kanıtlanmaya değer bir iddia.
Bakalım bu işin sonu nereye varacak?
Bu iddia, iki tarafı keskin bıçak gibi.
Kim eline alırsa zararlı çıkar ve yaralanır .

Eğer ABD, hem dinleyerek, hem yol-yordam göstererek, hem de hizmet hareketine rehberlik yaparak böylesine bir işin içine girmişse, devletimizin her yanının delik deşik hale gelmiş demektir.
Bu aynı zamanda devletin her alanı ve katmanıyla, kevgire dönmüş demektir.
Bu son gelişmeyi, iddiayı iyi izlemek gerekiyor.

ABD, eğer iddia edildiği üzere Türkiye’yi BBG evine çevirmişse vay halimize.

Eğer bu işlerde ABD’nin parmağı varsa ve bu bir şekilde kanıtlanırsa, adama sorarlar “Hizmet Hareketi’nin inine girmek ne ola ki ?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

six + 4 =