ABD’DEN… Cevap bekleyen La Fontaine

Başlığı görünce, “Ooo… La Fontaine’den lâkırdıya girişiyorsa”, dediniz, “Mahmut Hoca yine maval okuyup masal anlatacak!” Hababam Sınıfı’nın Mahmut Hocası’yım ya!
La Fontaine adı geçince, herkesin yüzüne Nasreddin Hoca’nın artık kabak tadı vermiş öykülerinden biri daha tekrarlanıyor gibisinden bir tebessüm gelir, oturur. Doğuran bakır kazanlar; komşuya ben burdayım diye anıran eşekler; Silivri yoğurduna rakip, mayalanmış Akhisar Gölü; Hoca “pırt” yaparsa cemaatin ne yapacağı, gibi, bildik şeyler…

La Fontaine söz konusu oldu mu, konuşma sırası, “Anlatacağın, şu Ağustos böceğiyle karınca masalıysa, boşa zahmet etme; biliyoruz!” anlamında bir dudak kıvırtmasıyla, muhatabın ısrarına bırakılır. La Fontaine âşinalığı yarı sahte tebessümünden anlaşılan dinleyicinin, aslında bilip bildiği, epi topu, üç beş masaldır.
Karga’nın gak diye peyniri “kaşkariko  yapan” kurnaz tilkiye kaptırdığıyla; aç kurdun ter-ü taze kuzuyu yemek için, şırıl şırıl akan derenin kenarında, “kolpa yaptığı”dır.
Belki, belki bir iki masal daha vardır, belleğinde; aslına bakarsanız, yoktur ya!

Koca şairimiz Nâzım Hikmet’in çevirisi, “Küçük Prens”le birlikte başucu aciliyet hâllerinde okunacaklar arasına koyduğum “La Fontaine’den Masallar” kitabında, salt bir seçki var;ama  Fransız “fablé” yazarı, 500 civarında masal uydurmuştur.

Bu tür ünlenmiş yazarların yapıtlarına el sürmeden, kulaktan dolma bir iki şeyle yetinenlere eskiden kızardım. Şimdi, kızmak ne kelime, âdeta buna seviniyorum. Onlar, korsan kitap okusunlar. Ucuz ve raf dolduruyor.

Ben derim ki, “Sanat sanat içindir!” Ortaklaşmacı kardeşler kızmasınlar, yine… Münâzara Saati çoktan geçti; Lise 2’de Ebebiyat Sınıfında mıyız?
Edebiyat da bana, artık öyle, olur olmaz zamanlarda ayaküstü paylaşılacak bir şey gibi gelmiyor. Yarım ekmek arası köfte mi, bu? Varsın okumasınlar, hoşafı içmek bize kalsın… Aslında, kimsenin hoşaf istediği yok ki! Biz zorluyoruz; karanfilli, Malatya kaysılı, mürdüm erikli, kakûleli hoşafı içsinler diye… İçilmediğini görmek, hoşaf tasını dolu bulduğunda kızmak aydınlara özgü, eski bir huydur!

Böylelerinin, “Galat-ı meşhûr”* denilebilecek biçimde, yalapşap akıllarında kalan bir iki alıntının eksik ve yoksun gölgesine sığındıklarına tanık olmanız işten değildir.
Misâl mi istediniz? “Baba” Cervantes’in, bir daha üzerine kimsenin kalem oynatma becerisi gösteremediği Don Kişot’una ne dersiniz? Birileri gülümsedi, değil mi? Akıllara sezâ; hemen yeldeğirmenleri geldi, gözler önüne… 600 sayfalık koca romanda, sanırsınız ki, “Manchalı şövalye Don Quijote”,  sabahtan akşama, “Uncular Cemiyeti”yle bir alıp veremediği var gibisinden kafayı değirmenlere takmıştır.

Oysa, Don Kişot  deryâ deniz bir insanlık komedyasıdır da, anlaşılması için sabırla, hele İspanyolca biliyorsanız, güzelim “Castillá” aksanıyla okunması; diyelim bu olmadı, o vakit Bertan Onaran’ın eline su dökülmez çevirisinden Türkçede hatmedilmesi gerekir.

Buna gerek duymayıp, “E, zaten biz biliyoruz yeldeğirmenlerine saldıran kaçık adamı”, diyenlere, artık kızmıyorum. 

Geçen yaz İstanbul’da bir yakınımın ev ziyaretine gidişte, onlar Saray’ın cevizli  baklavasını beklerken, ben armağan olsun, evlerinde varsa da yine bulunsun düşüncesiyle, Don Kişot almış, götürmüştüm. Evin hanımı, “Ay valla, Mahmut ağbi” dedi, “Bunun daha incesi yok muydu? Hem okunması kolay olur, hem de size masraf olmazdı…”

Hani, tartı sırasında, yarım kilosu yeter, fazla olmasın, gibisinden…

İncesi dediği de, “Mini mini 1’ler, çalışkan 2’ler, tembel 3’ler, koca kafalı 4’ler, 5’ler oyuna gittiler” denilen ilkokul talebe takımına ev ödevi yapılmış; bana kalırsa, çok yanlış bir uygulamayla kısaltılmış, dızdığın dızdığı, hatta suyunun suyu bir özettir.

O özeti okuyup, “Eh, bu kadarı yetti!” diye Don Kişot’a ve ötekilere “Toptaşı Bîmarhanesi’nden çıkmış” gibi davrananları anlattım, size…

Bana kalırsa, edebiyat dünyası, “ruh kabızlığı çekenlerin” içinde rahatlık duyamayacağı bir yerdir; lâfın kısası, buydu…

Yoksa, ileri mi gittim? Maksadını aşmış lâflar söyleyip birilerini yine kırdım mı? Masal beklenirken hem çuvaldızı, hem iğneyi Okur’a mı sapladım? Ben, La Fontaine’den lâkırdı başlatmakla, aslında iyilik ediyordum.

İyilik yap denize at, demişler! Balık, “Ol mahiler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler” sınıfına girdiğinden, Salacak’ta denize fırlatılan iyiliği nerden bilecektir?
İyilik etmek faslı, beni her zaman derin düşüncelere salan, başlı başına bir konu olmuştur. İyilik edenin fenalık bulduğunu, La Fontaine masallarına dört elle sarılırsanız öğrenirsiniz.

Yazarınız size, iyilikten kaçının demiyor, ama eskiden 5 kuruşa satılan İstanbul’un fırın artığı, bayatlamış gece simidi gibi yense bir türlü, yenmeyip Yenicami güvercinlerine atılsa  başka türlü olduğunu söylüyor. O simitler kuş kursağında üç gün yumuşamaz, taşlık torbasına gitmek bilmez; kumruların, güvercinlerin sabah tuvaletine çıkamazlar gibi cami avlusunda dört döndükleri görülürdü.

La Fontaine de sanki farklı bir şey mi, masal etmiştir?

İşte, “her şeye inanmak hamakati gösteren” kurbağanın masalı:

Karşıdan karşıya geçme özürlü yüzme bilmez akrep, kurbağadan; dikkat buyurulursa burada akrep kardeş demiyoruz, kardeşliği batasıca; onu sırtına alıp sağsalim öteye taşımasını rica etmiştir.

Saftaron “kurbiş kardeş”, akrebi sırtına alıp yüzerken yarı yolda, “fıtrat”ına yenilen akrep tarafından sokulmuştur. Şimdi, oldu mu bu? Bir kere, senin ne işine, akrebi sırtına alıyorsun! Kendini, Üsküdâr-Beşiktaş arasında çalışan tarifeli deniz motoru mu sandım, behey akılsız kurbağa… İyilik hanesi, akrep zehiri doludur.
İyilikten fenalık çıktığını söyleyen La Fontaine masalları bu kadarla kalsa, yine iyi… Sanırsınız ki, hayvan masalları, fablé’lar, baştan aşağı iyi kötü mücadelesidir.
Nâzım, “Tilki ile Teke” diye çevirmiş, birisini… Tilki su içmek için girdiği kuyudan çıkamayınca, tekeden boynuzlarını uzatmasını istemişti, diye başlarsam, anımsarsınız değil mi?

 Teke, tilkinin üç kâğıdıyla kuyuya düşerken, beriki kendini kurtarmıştır. Şimdi, sorarım size, iyilik midir, bu? Haydi diyelim ki, tilki verdiği sözü tutup yardım eli uzatan teke kardeşi, kendisi selâmete ulaştıktan sonra kurtardı ve birlikte bostan kuyusundan çıktılar. Teke’nin başına ilerde iftira gelmeyeceği, ne malûm? Ormanlar kıralı Aslan, el etek öpüp “aman efendim, sepet efendim” diyen şarlatan ve yardakçı tilkiye inanır da, seni “ham yaparsa” görürsün gününü, Korkuteli’nin tekesi, seni…
Tilki, “Beni sırtımdan kuyuya iten bu tekedir” derse, aslanın pençesinden kurtulman için bütün orman şahit toplansa, nafile olur! Söylemedi, deme… Bir kere görgü şahidin eksik!

Kurt ile Leylek masalı, bunlardan daha az değildir. Kurdun boğazına kemik kaçmış, o zaman doktor falan yok, leyleği çağırmışlar, gagasını pense, kerpeten yapıp kullansın diye… Leylek, başarılı bir operasyon sonunda, kuzunun köprücük kemiğini kurdun boğazından çekip almış; sonra da, hele utanmaza bakın siz, “Hani benim cerrahlık ücretim?”dememiş mi?

Kurt, kalın sesiyle, “Sen o uzun gaganı kurtardığına sevin!” diye cevaplamış. Şimdi, bu iyilik miydi?

Peki, geçtim hepsini, olur ya hayvandır, akılları eksik dersiniz… Ya, “Köylü ile Yılan” masalına ne buyrulur? Aslında Bandırma’dan, “Kzikos”dan hemşehrimiz, Antik dönem ozanı, Ezop’un masalıdır; ama La Fontaine mahreç göstermek efendiliğiyle anlatmıştır. O zamanlar “copyright” yoktu!

Safdil bir “Köy Enstitülü ortaklaşmacı” köylü kardeş, kışın ayazında bir yılan görmüş, kıvrılmış yatıyor. Üşümüş zavallı, diye almış yılanı, koynuna sokmuş. “Besle kargayı oysun gözünü”, ayrı bir masaldır, ama bu masalın sonuna bakılırsa, yılan yılanlığını göstermiştir, köylü emmi’yi bağrından sokmuştur. Nankör seni; Çukurova mütegallibe yanaşması… Rahmetli Fakir Baykurt duysaydı, “miyânesi tüten bu rezaletin” köy romanını yazardı.

Ben, bunlar arasında, insan hırsını ve açgözlülüğünü en iyi anlatan şu masalı severim:

Köylü kardeşin, altın yumurtalayan bir tavuğu varmış, hergün bir tane sapsarı altından yumurtayı folluğa bırakırmış. Köylü, tavuk sayesinde zengin, sayebân olmuş, zadegân sınıfına katılmış. Ama, bir merak dadanmış ki, sormayın! Bu tavuğun içinde altın madeni olsa gerek, demiş kendi kendine… Bir içini açıp, şu madeni bir kerede ele geçirmeli, öyle tek tek, hergün gıdaklıyacak diye başında beklememeli.. Neşter, bıçak, falçata derken altın yumurtlayan tavuğun başına gelmedik kalmamış. Kapitalistleşme sürecindeki köylümüz bir de ne görsün, tavuğun semiz göbeğinde ne maden var, ne altın! “Kaşındın birader”, denir mi, denmez mi böylesine? Tavuğa gelince; Kapalıçarşı esnafı bile sarrafiye satışlarından kan ağlarken, sana mı kaldı, Darphane misali Reşad Altını basmak? İlle basacaksan, burda bendeniz gibi aklı başında adamlar var, gel onlara gıdakla… Şimdi, hangisi iyilik, hangisi kötülüktür?

İşte bunun gibi, bana kalırsa, cevap bekleyen yüzlerce masalı vardır, Mösyö La Fontaine’nin.

Sıkılmadıysanız, benim en sevdiklerimden birine getiriyorum lâkırdıyı… “Maymunla Yunus”a!

Bu da, aslına bakılırsa, bir Æsop-Ezop masalıdır ya, haydi pek karıştırmayalım dedikodu kazanını…

Eskiden Atinalılar gemilerine maymun ve köpeklerini alırlarmış. Böyle bir gemide bulunan maymuncuk, Ege’de prevezo fırtınasıyla batan gemiden yunusun sırtına binerek kurtulma şansını bulur. Yunusların böyle iyi tarafları vardır, bilirsiniz; ama, onlara pek güvenmeyin, yarı yolda bırakıverirler…

Maymun kardeş, yunusla karaya doğru giderken yolda sohbeti koyulaştırır. Ordan burdan, havadan sudan derken yunus sorar: “Siz Atinalı mısınız?”

İşgüzâr, geveze maymun, “Evet, Orda pek tanırlar beni, görülecek bir işiniz varsa, lütfen çekinmeyin bana gelin”, der.

“Akrabalarımın hepsi yüksek mevkidedir”, diye ekler maymun, “Hatta amca oğlum belediye reisidir.”

Yunus, bu “hamili kart yakınımdır” laflarından pek hoşlanır, bir gün işi düşerse diye..  “Mersi” der, ama sınamak ister sırtında gezdirdiği maymunu…
“Ya, Pire’ye de arada bir şeref verir misiniz?”
Pire Kenti’nin adını daha önce duymamış bulunan maymun, lâfa bendenizi aratmayacak gibi atılır: “Efendim, Pire benim dayımın oğludur!”
Yunus, maymunu sırtından denize atıverir.

Şimdi! “İyilik yap denize at” mı, yoksa “Denize düşeni sırtına alma, eğer iyiliğini tamama erdirmeyeceksen” mi?

Cevabı verin, n’olur? Kafam çok karışık.

Aksi hâlde, bu deneme yazısını burda kesmez, size eziyet vermek için, bir de “Denize düşen yılana sarılır” masalını anlatırım…

Yazıyı sonlamadan evvel, söylemeliyim ki, üstadımız Refik Halid Karay’ın La Fontaine masallarından bahseden, yıllar evvel okuyup kasıklarımı tuta tuta güldüğüm, eski bir gazete yazısı vardır; anımsıyorum. Usta’nın emeğine saygıyla, okurumu bilgilendiriyorum ki, bu okuduğu tamamen farklı bir denemedir. Üstât, benzer bir temayla 60 küsür yıl evvel bir şâhaser yazmıştı. Ben ancak onun râhlesini taşıyabilirim. Kalemine mürekkep yetiştirsem bana çıraklık olurdu!

Benim diyeceğim bu kadardır! Onlar ermiş muradına, biz çıkalım yazıdan…


_________________

*Yazarınız, Türk Dil Derneği üyesi olmasına karşın, elinde değil, kültürel yoğunluğa acındığından eski lisana sık sık müracaat etmektedir. Bu nedenle, yazılarında bilmece gibi beliren sözcükler için eliniz altında sözlük ve imlâ kılavuzu bulundurmanız, uygun olacaktır. Yazar bu türden eski kelimelere kaynak olması niyetiyle, rahmetli Attilâ İlhan Bey’de patenti bulunduğundan, “Meraklısına Notlar” diyemiyor; ama, meraktan çatlayan için, Nihat Özon’un Osmanlıca-Türkçe Lügâtı’nı, ayrıca TDK Sözlüğü’nü öneriyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.