ABD’DEN… Chicago’nun Viking Fareleri

PAYLAŞ

“Fareli Bir Yazı: Chicago’nun Viking Fareleri”

Başlık, eğer “Fareler Chicago’dan Kaçıyor!” olsaydı, aklınıza Chicago’nun batmak üzere olan bir gemi olduğu, gelecekti. Malûm; “Batan gemiden önce fareler kaçarmış!” Bunun yerine “Chicago Farelerini Kovuyor!” denilince, başka bir vurgu ortaya çıkıyor. İşte, söylem gücü buradadır; “özne” ile “ilgeç” yer değiştirirse, anlam değişiyor. Ama her iki durumda da, Chicago’nun farelerden kurtulduğunu açıklayan “belgi” yerli yerinde kalıyor: 4 milyon nüfusu olan Chicago’da fare sayısı 10 milyondan 500 bine düştü. Belediyenin hedefi ise, sıfır rakamı! Bundan böyle, Chicago Hayvanat Bahçesi’nden başka hiç bir yerde fare görülemeyecek…

Bu müjdeyi bir afur tafurla veren kent belediyesine göre, Chicago artık, nerdeyse faresiz denilecek bir metropol oldu. “1979 sayımına” bakılırsa, Chicago’da 10 milyon kadar fare vardı. Kimileri 15 milyon diyordu; nasıl saydılarsa… İki yüzyıllık eski binalar, kanalizasyon sistemi, çatı araları onlar için yaşam alanıydı. 27 yıllık mücadele sonunda, belediye ve Chicago halkı farelerin kökünü kurutmak için verilen savaştan elele galip çıkacaktı. Bu iyi haberin yayılması için basında epeyi uğraşıldıysa da, fareleri öteden beri kanıksamış olan Amerikan halkı, sanıyorum şöyle göz ucuyla Chicago farelerine ait yazılanlara bir baktı; sonra gazetelerdeki öteki haberlere döndü. New York’un ise, kedi köpek iriliğindeki metro fareleriyle baş edemeyen bir kent olarak, Chicago’dan gelen bu haberlere kıskançlıktan kulak asmadığını düşünmemek elde değildi. Darısı, New York Belediye Başkanı Bloomberg’in ve “Big Apple” ahalisi başına…

Başta Al Capone olmak üzere her türden “bambino gangsterleri” kovaladıktan sonra, şimdilerde önceliği farelere veren Chicago evvela, kente dadanan farelerin milliyetini saptamakla işe koyulmuştu: “Norveç fareleri!” Chicago’yu basan fareler Norveç asıllıydılar. Nerden, nasıl, neden ve ne zaman geldiler biçimindeki soruları yanıtlamayan belediye fare itlâf ekipleri, sadece şu bilgileri vermekle yetiniyorlardı; önce düşmanı tanımalıydık:

Ortalama yaşam süresi 12 ayı geçmeyen; gri tüylü, kısa kulaklı; suyun altında soluksuz dakikalarca yüzen; şimdi yüreğiniz kalkmasın ve mideniz bulanmasın diye “su” olarak tanımlamadığım fena kokulu yerlerde dolaşan; betonu kemirecek kadar güçlü çene ve dişleri olan; bir yılan gibi yerde, arkasından sürüdüğü kuyruğuyla her delikten geçen yaratıklardı, onlar… Aç kalınca, insan dahil her türden canlıya saldırıyorlar, bunu koloni olarak yapmayı tercih ediyorlardı. Sokak çeteleri gibiydiler. Arslan Yürekli Şövalye kediler onlara ne yapsın? Teke tek kalınca insandan genellikle kaçıyorlar, ancak köşeye sıkışırlarsa dişlerini insan etine geçirmekten korkmuyorlardı. Kabadayıydılar anlaşılan… Aralarında kıtlık başgösterirse, Spartan bir koloni gibi, kendi aralarında en zayıfları bulup yemekte üstlerine yoktu: Yamyamdılar üstelik! Yaşam sürelerinin kısalığı önemli değildi, hızla ürüyorlardı. Feministler bana kızmasınlar ama, ben yine de söyleyeyim: Ortalama yaşam süresinde, dişi fareler erkeklere göre 7 ay daha fazla yaşıyor, böylelikle öteki canlı türlerinde kanıtlanmış bir gerçeği, bir daha kanıtlıyorlardı. Rahmetli Refik Halid Karay bunu duysaydı, “Dişi Örümcek” adlı romanına bir ek olarak mutlaka yazardı. Bu dişiler, erkekleri öte tarafa gönderdikten sonra kaynanalığa devam eden türdendi. Walt Disney’in Harikalar Diyarı’ndaki “Mickey Mouse”un sevgilisi olan dişi fare “Minnie”, onun uğruna erkeği aşkından taklalar attıktan sonra sekte-i kalp’ten ölünce, kılını kıpırdatmadan dünyaya kazık kakan bu Norveçli dişilerden olmalıydı. Sonuçta dişi fareler daha uzun yaşıyordu.

Chicago’ya göç etmiş bulunan bu Norveçli farelerin bayanları, bir kerede 25’den fazla çocuk doğuruyor ve cinsel etkinliğe erkeklerden daha evvel, henüz 2 aylıkken başlıyorlardı. Bu kadarla kalmıyordu, yedikleri naneler! Doğurur doğurmaz, lohusalık tarzında bir bekleme ve nekahet dönemi geçirmeden, bir kaç saat sonra ordan geçen bir yakışıklıya göz kırpıp, tekrar hamile kalabiliyorlardı. Ertesi günü beklemeye tahammülleri yoktu.

İşte, böylesine hızla üreyen Norveç farelerinin kenti işgalini, 1979’dan başlayarak durduran ve sonuçta 500 bin sayısına indiren Chicago Belediyesi, bu başarıyı azımsıyor ve amaçlarının faresiz bir kent olduğunu açıklıyordu. Onları kutlamalı! Bu amaca ulaşılmakta duyarlı hemşehrilere, yurttaşlara çok iş düşmekteydi. Çöpler açıkta bırakılmamalı, evler mutlaka ilaçlanmalı ya da fare kapanları kurulmalıydı. Tüm kıtadaki 25 milyon Amerikan evinde milyonlarca fare olduğu istatistik verilerle bilindiğinden, kanıksanmış bu ev komşularımızın yakalanmasında ABD’de en çok kullanılan silah, fare tuzağıydı. Bu tuzağa yakalanan fareler kurtulmak uğruna, sıkışıp kaldıkları 20 kg/mm basınçla çalışan yayın altında, kendi kendilerini kemirerek kaçmaya çalışıyorlardı. Orasını, burasını geride bırakıp firara yeltenen fareleri, bu tuzakta esir tutmak için bir de yapışkanlı model geliştirilmişti: Ticari markasıyla, “M150 Glue-Trap”… Norveçli, Viking fareler bunlara karşı da kahramanca direndiler. Yapışkandan kurtulmak için bu kez kendi ellerini, kuyruklarını, ayaklarını kemirerek kendilerini yiyorlar, sonra topal topal firar ediyorlardı.

 İki yıl önce, Chicago Tribune Gazetesinde yeralan bir haberle öğreniyorduk ki, kentin okullarına kurulan bu fare tuzaklarını, “çevre dostu” ve “hayvan hakları savunucusu” bir hanım öğretmen, birer birer bozuyor, yapışkana yakalanmış fareleri bubi tuzağından alıp özgürlüğe salıyormuş. Olay polise, karakola, mahkemeye kadar gitti. “Hocahanım”,  fareleri okulun her yanına konulmuş 200’den fazla tuzaktan eliyle kurtarıyor, yaralarını sarıyor, zavallıların ayaklarına yapışmış zamkı alkolle silip onları azad ediyordu. Yanına bu iş için iki de çevreci bayan almıştı. Haber yayıldığında “fareciler ve karşıtları” şeklinde bir kamu tartışması kendiliğinden doğuverdi. Bu tartışma ve atışmalar sürerken, aynı okulun kantinindeki fast-food dolabından patates cipsini almak için elini makina servis deliğine sokan bir öğrenciyi fare dişliyordu. Kent belediyesi bu kadın öğretmen aleyhinde; adının açıklanmasını istemeyen bayan öğretmense yanında ona yardım eden iki çılgın çevre savunucusu kızla beraber, belediyeye karşı davalar açtılar, yargıçları bir süre fare meselesiyle uğraştırdılar. Sonradan faresever kadın ve arkadaşları pes etmiş olmalılar ki, onlardan ses seda çıkmamıştı.

Bu savaşın bütçesini ise hesaplayacak muhasebeciler şimdilik ortada yok: Yeter ki, halk sağlığı korunsun. Sadece Chicago merkezindeki 13 ilkokulda Viking farelere karşı yürütülen savaşın bütçesi 2 milyon dolar olarak açıklanınca, öyle anlaşılıyordu ki ABD’nin bu en büyük 5.ci kentinde çok para harcanmış olmalıydı. Neyse ki, kimi eyaletlerde fare kapanı kurmak için özel izin alınması gerektiğinden, buna benzer bir kısıtlama Chicago ve bağlı olduğu İllinois Eyaletinde yoktu. Ohio başta olmak üzere bir çok eyalette fare avlamak, gariptir ama, yetkililerden alınacak özel izne bağlıydı.

Fareleri kanıksamış insanların yaşadığı bu ülkeye ilk geldiğim sıralarda, New York’un bakkal çakkallarında fare kapanları gördükçe bunu aklım almaz, havsalam iyiden iyiye karışırdı. Bizim ülkemizde fare kapanı öyle ulu orta satılmaz, pek matah bir emtia gibi sergilenmezdi. Azıcık bundan bir gizlilik payı bulur çıkarırdık. Fare kapanına gereksinim duyan nalbura gider, gizlisinden “viagra” yahut “prezervatif” sorar gibi, üstü örtülü sipariş verirdi. Evinde fare olduğunu söylemek, Türk halkının en büyük ayıplarından biridir.

İstanbul’un sokaklarında karşılaşan iki hanımdan birisi ötekine, “Ayol, bizim Dursun Bakkalın kapanları bu aralarda çamaşır mandalı gibi, kolaycacık açılıveriyor” dese, berikinden, “Hiç sorma kardeş, öyle vallahi! Ben Salı Pazarından iyisini alıyorum” diye karşılık vereceğini hiç düşünür müydünüz? Hüseyin Rahmi’nin romanlarından beri böyle lâkırdıları İstanbul’da duymamış bulunan ben, New York sokaklarında cirit atan fareleri, kuyruğu engerek yılanı olmuş sıçanları gördükçe soğuk terler döküyordum.
Sahi, New York’un fareleri nerden teşrif ettiler, acaba? Norveç’den mi, yoksa başka bir yerin göçenlerinden mi? Yanıtı bilmiyorum, araştıramayacağım da; zira, yazıya başladığımdan beri, çatıdan gelen tıkırtılara kulak kesilmiş olduğumdan merdiven dayayıp, bir yukarı bakınsam iyi olacak.

CEVAP VER