ABD’DEN… ‘Cüzam Kolonisi’ndeki insanlık ayıbı’

ABD’DEN… ‘Cüzam Kolonisi’ndeki insanlık ayıbı’

0
PAYLAŞ

Şehir Kütüphanesinde, şu sıralar ABD’de çok-satan listelere girmiş bir kitabı arıyorum; bulamazsam, “Barnes&Noble” kitabevinde 25 Dolar bayılmak da var! Bir kaç gün önce, “NPR” adlı, bizim “TRT-2” benzeri malümatfürûş radyo kanalında yazarıyla bir söyleşi yapılmış, aklım kitapta kalmıştı: “The Colony-Molokai”

Kütüphane raflarında yazarın soyadına göre bakındım: John TAYMAN; yok! Aslında, var da yok! Raflarda, olması gereken yerde bulamıyorum. Kitaplık bilgisayarı ısrarla kitabın orda olduğunu söylüyor; ama koydunsa bul! Ben, eski usülleri severim, kompütürü ırgalamadım, raflar arasında kitap yerleştiren bir görevliyi gözüme kestirip ona sordum. Kısa boylu, hafif kepçe kulak, aşırı miyop, altmışlarını biraz geçkin, bana öyle geliyor ki biraz da otistik gibisinden biriydi. “Aradığınız, yeni gelenlerin rafında, girişte olacak”, dedi. “FİFO kuralı uygulanır burada. İlk gelen önce, sonrakiler arkaya! Bu kitap yeni, ama siz bence Peder Damien’in özgeçmişini okumalısınız, madem ki cüzam adasına ilgi duyuyorsunuz. Peder orda ömrünü tüketti!”

Bir yandan çok bilmişliği beni rahatsız etti, öte yandan bir kitapkurduyla karşılaştım, diye sevindim. “Siz de okudunuz galiba, kitabı” diye sordum. “Okumadım, ama Molokai’ye defalarca gittim, orda bir süre kaldım” dedi. Sonra, önüme düşüp cüzamlıların sürgüne gönderildiği Ada’yla ilgili 419 sayfalık kitabın olduğu bölüme beni götürdü. Bu konuyla ilgiliysem, filanca rafta başka kitaplar da varmış, salık verdi. Kitapta anlatılan Ada’yı yakından bildiğini de lafın arasında açıkladı. Kendinden söz etmekte pek  maharetliydi; iki satırda yaşamını öğrendim. Ayrılırken isimlerimizi değiş tokuş ederek, el sıkışıp tanıştık: Adı Todd  imiş, benimkini kolayca söylemesi için heceledim: “Em-Ey-Eyiçh-Em-Yu-Ti: Mahmut!” Kitap kolumda dışarı çıkmadan evvel, kütüphane tuvaletine koşup ellerimi iki kere üst üste yıkadım. Kütüphaneci Todd uzun yıllar evvel, Molokai Adası’nda 12 yıl kadar bulunmuş, orda çalışmıştı. Cüzam Adasında! Sonra bu saplantılı, yanlış, hatta ayıp, dahası kaba davranışımla kendime içerleyip güldüm. İnsanın kendine gülmesi kendini affetmesidir! Cüzam tehlikeli değildi…

Benim utancımın lafı mı olur? 13 kilometrekarelik, Pasifik’in cennet adalarından birisi, Molokai Adası insanlık tarihinin bir başka utancını şimdilerde silmeye çalışıyor: Cüzam Kolonisi adıyla, 1866’dan beri 10 binlerce insanın sürgüne gönderildiği bir “tecrit adası”olmuştu. Adı her anıldığında belleklerde korku ve ölüm duyguları bırakıyordu. Sürgüne itelenmiş, toplum dışı bırakılmış insanlardan dökülen deri, kopan parmak, düşen burun, eriyen kulak, bir daha güneşe kısılamayacak göz kapakları ve parçalanan dudak etlerini, Molokai denizin mavi dalgalarıyla yıkayıp temizliyor. Koloni 1970’de kapatılmıştı!   

İlk kez 1873’de, Norveçli Dr.Armauer Hansens’in büyüteç altında yakalayıp insanlığa tanıtmasıyla, bu hastalığa “Mycobacterium leprae” adı verilen bir tür bakterinin yol açtığı anlaşıldı. Tıp terimiyle söylenirse, Lepra’ya karşı insanların yüzde 95’i doğal bağışıklık taşıyordu. Bakteri her yerde, her elini sıkıp tokalaştığımız insanda zaten vardı. Lokantada elinize aldığınız çatalda olabileceği gibi, metro kapısında sizi bekliyor, yahut berberinizin makasında saklı duruyordu. Camus’ünün “Veba” adlı şâhaserinde yazdığı gibi, birgün yine ortalığa çıkacağı zamanı bekliyordu. Onu tümden yok edecek bir silah henüz bulunamamıştı. Bununla birlikte, sevinmenizi sağlayacak bir ayrıntıyı eklersek, salt bedensel direnişi azalmış, bağışıklığı olmayanlarda, diğer deyişle yüzde 5’lik talihsizler arasında ortaya çıkıyordu. Öldürücü değil, tedavi edilebilir bir hastalıktı; bulaşıcılığı ise öteki salgınlarla kıyaslanamazdı. Cüzam deride döküntüyle başlıyor, zamanla burnu, kulağı, dudakları yerinden ediyor, parmakları koparıp, cildi delik deşik bırakıyordu. Sinir hücrelerine saldırıp, ele geçirdiği bedenin hareket yeteneğini yok ediyor, cüzamlı sakat kalıyordu. Hastalığın ilerlemesi durumunda, ölüm oranı toplam hasta nüfus içinde, yüzde 40’ları geçmiyordu. Lepra damgası yemiş olan, aslında başka hastalıktan ölüyor, ama cüzamdan yaşamını yitirdiği sanılıyordu. Geçen yüzyılın yakın zamanlarına dek, cüzamlı hastanın dış görünümü toplumsal bir ayıp gibi kabul edilip bu insanlar tecrite, sürgüne zorlandılar. 1981’de Dünya Sağlık Örgütü-WHO müjde gibi bir açıklama yapıp, cüzamlıları afaroz etmenin yararsızlığını duyuracaktı: Bulunan ilaçlarla hastalık 6 aylık tedaviyle önlenebiliyor, cüzamlı yaşamboyu denetimle sağlıklı kalıyordu. Dünyamızdan bir hastalığın daha adı silinecekti. Diğer deyişle, cüzamlı diye dışlanan insanlar, aynı bakteriyi üzerinde taşıyan, ama bunu dış görünümüyle ortaya koymayan ötekiler gibi, siz ve ben gibi, aramızda yaşayacaktılar.    

Bizim Büyükada’dan biraz büyükçe olan Molokai, Hawaii’ye bağlı takımadalar gurubunda yer alır. Güzelliğini size anlatmak yerine, oraya gitmiş serüvenci Jack London ve hayalci Robert Stevenson gibi yazarların, cüzamlılar arasında geçen günlerini ve Ada’yı anlatan yapıtlarını salık veririm. Molokai önceleri İspanyol ve Portekiz işgalcilerin elinde, Hawaii Kralına bağlı, nerdeyse insansız coğrafya parçasıydı. İspanyol tarihçilere bakılırsa, ilk cüzam olayı Hawaii’de 1835’de görülmüş, hastalığın dehşetinden korkulup bu insanlar Molokai’ye terkedilmişlerdi. Gemiciler arasında yüz bulan cüzam Avrupa’ya sıçradıktan sonra, Batı’nın uygar devletleri, hastaları gemilere tıkıp Molokai’ye göndermeye başlayacaklardı. Nasılsa, in cin top oynayan bir yerdi. Kısa sürede, Molokai’de bir cüzamlı koloni oluştu.

Katolik pederlere “Stoisizm” yakıştığından onları bunun için sever, hatta sayarım. Pederleri bir parça “Don Quijote” bulurum: 1873’de, Belçikalı Katolik bir papaz, gerçek adı Joseph de Veuster olan bir din adamı, “Peder Damien” Avrupa’dan kovulan cüzamlıların peşine takılıp Molokai’ye gelir. Sonunda kendisini cüzama yakalatana kadar orda uğraşır, didinir, ortalığa çeki düzen, insan kalplerine biraz huzur verir. 1889’da kendi elleriyle kendini ateşe atar gibi yakalandığı cüzamdan, sağı solu koparak, eksilerek orası burası yerlere düşerek yarım bir adam hâliyle orda, Molokai’de ölür. Molokai bundan böyle Peder Damien’la birlikte anılacaktır. Bu romantizmi çöpe atacak bir gelişme, ertesi yıl gerçekleşir. ABD Başkanı H.Benjamin bir imza karşılığında Hawaii’nin tümünü “Amerikan Rüyasına” dahil eder; cüzamı da…

Böylece, 20.yy’ın Nazi gaz odalarını, Gulag takımadasını, Japon tecrit kamplarını, türlü işkenceleri, faşizan rejimleri aratmayacak bir koloni orda, güzelim Pasifik’de, ABD yönetimince oluşturulur. 1970’e kadar onbinlerce cüzamlı zorla evlerinden, yaşadıkları ortamlardan koparılıp tedavi olanağından yoksun bırakılır, ailelerine ve yakınlarına hasret bir hâlde Ada’ya gönderilir. “Henri Charrie”nin kürek mahkûmu olduğu Guyan’dan kaçarken sığınacağı Karayiplerin minik cüzamlı adası, bunun yanında bir hiçtir; Kelebek – “Le Papillon” adlı romanı okumuşlar, yahut Steve McQueen ile Dustin Hoffman’ın oynadığı filmi izleyenler anımsayacaktır.

ABD yönetimi cüzam kolonisine salt kendi yurttaşlarını değil, “dünyaya barış, sağlık, huzur ve demokrasi getirmek amacında olduğu apaçık bilindiğinden”, başka ulusların cüzamlılarını da kabul etmeye başlar. Kongre her yıl, Molokai’ye gönderilecek paraları bütçeden ayırıp, Sultanahmet dilencilerinin peşkirine fırlatır gibi onaylar. 1980’e kadar Molokai dış dünyaya kapalıdır; zaten kim oraya gitmek ister ki? ABD’nin cüzamlıya karşı ayrımcılık sayılacak insanlık dışı bu devlet politikasını terk etmesinden sonra,  Molokai unutulmadı. Hollywood böyle öyküleri pek sever: Beş yıl önce bir filmi yapıldı: “Peder Damien’in Hikâyesi” İşte şimdi okumakta olduğum kitapla, unutturulmaya çalışılan bir ayıp bugünlerde ABD kamuoyunda yeniden tartışmaya çıktı. Yazarların işi de bu zaten! Unutulsun, diye üstü örtülen şeylerin altını kurcalamak…

Ada’da artık cüzamlı yok sanmayın! 20.yüzyıl insanlık ayıbı olan koloniden geriye, şimdi hâlâ orda yaşamayı sürdüren 28 kişi kalmış. Ada turizme açık; ancak önyargılar zor kırıldığından gelen gideni pek olmayan ıssız yerlerden birisi olarak, Pasifik’de öylecene duruyor. Gitmek isterseniz, ucuz tarifeler, indirimli fiyatlar var!

Bu arada! Ülkemde cüzamla mücadeleyi bir dava olarak üstlenmiş, Profesör Türkân Saylan’ın adını şimdi anmalı, hocanın ellerinden öptüğümü söylemeliyim. Saylan Hoca, Türk Lepra Derneği’ni kurup yıllarca başında savaş veren, cüzamlıyı Türk toplumundan dışlatmayan biridir. “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği” Başkanlığı da en çok ona yakıştı. Zaten, Türk toplumunda cüzamlıya pek ayrı gayrıcılık yapılmamıştı. Bildiğim, bir zamanlar İstanbul’un Kadıköyü’nden Koşuyolu’na giderken, şimdiki dev alışveriş merkezinin yeraldığı eski İbrahimağa Çayırında, Osmanlı Sultanlarının bakımını üstlendiği bir “Miskinler Tekkesi” vardı. Cüzamlı dilencileri orada bakım altında tutarlarmış. Reşat N.Güntekin’in aynı adlı romanından dilenciler yatağı diye bilinen, bu yerin civarında çocukken biz dolaşır, arkadaşlarla gezinirdik. O vakitler Yeldeğirmeni’ndeki ortaokulda okuyordum. Oralarda bostanlardan başka bir şey yoktu; okuduğum romandan izler orda bulamayınca, düş kırıklığına uğrardım.

Aradan zaman geçti. Orta sondayken, “Hemdat İsrael Sinagog”una paralel bir sokakta oturuyorduk. Bir gün okul dönüşünde, iki katlı evimizin önüne yığılmış odun kütüklerini bir yaşlı oduncu amcanın kırdığını uzaktan, sokağımıza sapınca gördüm. Yaklaşınca adamcağızın gözkapaklarının olmadığını, burnunun yerinde yeller estiğini, suratınınsa yanık gibi büzüşüp ellerinin iki büklüm olduğunu farkettim. O kırdığı odunları evin bodrumuna küfeye koyup taşıyorken, ben aynı kapıdan 5 mermer basamakla çıkılan dairemizin kapısına dayandım. Annem oduncu amcaya, bir tepside dumanı üzerinde gezinen bir tas çorba, bir de pilav hazırlamıştı. Elinde taşıyor, ona yemek saatinin geldiğini duyuruyordu. Bana da Çerkesce, “Haynape -Ayıp- yahu! Öyle bakmasana dedeye!” diye fısıldadı.

Bu yazıyı AçıkGazete’ye postaladıktan sonra, yarın yine kütüphaneye gidecek ve Todd’u bulup elini bir daha sıkacağım. Söz!

 

BİR CEVAP BIRAK