ABD’DEN… ‘India mı? Hayır, Indiana’dayım!’

İstanbul PTT’si bu yazıyı dikkate almazsa, doğrudan Genel Müdür’e yazmayı düşünüyorum. Şikâyetçiyim! Doğru dürüst, artık kimse mektup yazmıyorsa da, kitap paketi, resmi evrak, dosya tarzı gönderilerin başına gelmedik kalmıyor. Zira ülkemden yola çıkan posta gönderileri, Hindistan tarikiyle bana ulaşıyor. “Postada vâki gecikme”nin nedeni çok açık! Postacılarımız ABD’nin “Indiana”sını, uluslararası posta kodu sisteminde İngilizce adıyla “İndia” olarak geçen Hindistan’la, karıştırıyorlar.

Zarflar Bombay’a, Kalküta’ya gidiyor, oralarda “Lafayette” kenti aranıyor, bulunamayınca bir süre “India” postanelerinde bekliyor. Rudyard Kipling zamanlarından kalma postanelerin tavandan dönen pervaneleri altında, zarf elden ele geçiyor. Zarf bir köşede yazgısını beklerken, üzerinde kocaman hamam böcekleri, fareler, hatta akrep çıyan cinsinden mahlûkat geceleyin, belki de gündüz gözüyle, dolaşıyor… Hindistan’da, diğer deyişle mağduru olduğum İngilizcesinden okursanız, India’da bana gönderilmiş olan zarftaki isim, başı sarıklı bir memur tarafından heceleniyor: “Mahmut!” Orda Mahmut çok olacağından, ip uçu olarak kabul edilmiyor. Sonra, sanıyorum, akıllı bir Hintli çıkıyor ve adresin öteki ayrıntılarına bakıp mektubun ABD’ye gitmesi gerektiğine karar veriyor. Hintliler akıllıdır! Ancak, sistem gereği, zarf önce İstanbul’a dönüyor, sonra “Aaaa! Yanlış yapmışız” diyen postacılar tarafından bana ulaştırılıyor. Mektup, üzerinde kakûle, tarçın, biberiye, tarhun kokuları taşıyarak, sanıyorum İpek Yolu’ndan gidip Baharat Yolu’ndan geri geliyor.

“Marco Polo” yolunu takîben son gelen mektup, 90 gün süren bir kıtalararası geziyi tamamlamak yorgunluğuyla, epeyi hırpanî ve pejmurde bir durumdaydı; posta kutusuna, geçen gün, kendini zor attı. Cengiz Han’ın askerlerinden saklanmış, Hassan Sabah’ın Haşhaşi’lerinden kaçmış, 1001 Gece masallarıyla oyalanmıştı. Jules Verne’nin “80 Günde Devr-i Âlem” adlı kitabında dünya gezgini Bay Fogg bile, bu etabı 10 gün kadar daha kısa sürede tamamlıyordu.

Indiana Eyaleti adını, bizim Teksas-Tommiks’lerden öğrendiğimiz gibi, kızılderili diye adlandırmakta olduğumuz Kuzey Amerika yerlilerinden alıyordu. Onlara Indian deniliyordu; kızılderili lafını biz uydurmuştuk. Christopher Columbos 1492’de Batı Antillere ayak basıp, “Yaşasın! Hindistan’a, India’ya  geldik!”, diye el çırpmamış mıydı? Kuzey Amerika’yı India sanıp sonradan  gelen, toprak açlığı çekmiş Avrupalı beyaz adamlar, doğu kıyılarından başlayarak yerli kabileleri iç kısımlara kadar süre süre, genişlemişler, yayılmışlar; tepelerinde tavuk tüyü taşıyan Indian’lar ise, sonunda Indiana’da kapana kısılmışlardı.
Indiana, daha iki yüzyıl önce kızılderililerindi. Beyazlardan kaçanlar buraya sığınınca, 19.cu yüzyıl Indianası bir büyük kızılderili bölgesi olacaktı.

Kızılderililer Indiana’ya Tippecanoe  diyorlardı. Tippecanoe’ya Indiana denmiyecekti de, beyazlar buraya ne diyecekti? Kızılderili kabilelerle Amerikan kolonist federasyonu arasındaki son kanlı savaş burada, 1811’de Wabash Irmağı kenarında yapıldı. Prophet-Peygamber takma adıyla bilinen Tenskwatawa ve kardeşi Tecumseh’ın komutasındaki yerli kabileleri, bu son meydan savaşında yok oldular. Sayı belirteyim mi, diye kaygı duyuyorum, belki içiniz kaldırmaz! Ama güneş balçıkla sıvanmaz, nasılsa merak edip sonradan öğrenirsiniz: “30 bin kızılderili cesedi Wabash Irmağında günlerce yüzdü, sular kan rengine  döndü.”

Wabash Irmağı bizim şimdi yaşamakta olduğumuz Lafayette kenti ortasından geçiyor. Purdue Üniversitesi kampüsüne de bir kaç yüz adım uzaktan akıyor. Purdue ve çevresinin Indiana’daki yönetim adı Tippecanoe! Oğlum, Tecumseh Ortaokulundan mezun! Arka sokağımızın adı Tapawingo! Dağ taş kızılderili adıyla dolu… Aslan yürekli beyaz adamın yerlilere vurduğu son darbenin, meydan savaşının yapıldığı yerin adı da, “Prophet Town-Battle Ground!” Evimden çıkıp 2 mil yol aldım mı, oraya gidilecek kadar bize yakın. Allahtan, savaşın zafer anıtı olarak dikilmiş bulunan “obelisk” evimizden görünmüyor. Yoksa sabah akşam, kızılderili kanıyla çimentosu atılmış zafer anıtını seyretmek zorunda kalırdım.
Indiana’nın son kızılderili yurdu olması nedeniyle bu adı devşirmesi, tarihsel olarak işte bu özetle aktarılabilir. Kızılderiliden miras kalan India adının köklerini PTT bir tebliğ yayınlayıp çalışanlarına açıklamazsa, ben yapacağım. Yoksa India-Indiana çekişmesi postanelerimizde biraz daha süreceğe benziyor. Bununla beraber, onlara hak vermiyor da değilim: Yıllar önce, Brooklyn’den buraya taşınırken, o zamanlar daha 10 yaşında olan oğlum Anıl Can meğer Hindistan’a göç ediyoruz, sanmışmış. Bunu yıllar sonra ondan duymuştum. Çocuk, NewYork’da kaptığı İngilizce’den biliyor olduğu India’yı, Indiana ile karıştırıyordu. Bu örnekten sonra, postacılara söylenecek söz bulamıyorum. İsim benzerliğinin altını kazıyınca, başka yakınlıklar olduğunu gördüğümden postacıları bu hatadan dolayı töhmet altında tutmamalıyım.

Hintliler de yakınlığı duyumsuyor olmalılar ki, ABD’ye göçen, yahut okumaya gelmiş Hindû öğrencilerin külliyetli sayısı Indiana’ya yerleşiyordu. Purdue’deki Hindû öğrencilerin sayısı iki bini geçiyor, Indiana’daki India’lı öğrenci sayısı 15 bine yaklaşıyordu. ABD’nin en çok Hintli nüfus barındıran kenti İndianapolis’di. Her yerde Hindû ve Sih tapınakları vardı. Demek, kendilerini burda, isim benzerliğinden dolayı ülkelerinde sanıyorlardı. Purdue’deki öğretim görevlilerinin yüzde 30’u Hint göçmeniydi. India’yla yapılan dış ticaretin yüzde 20’si Indiana’ya geliyor, eyaletimizin dev otomotiv fabrikalarının konuğu en çok Hindûlar oluyordu. Indiana’yı bu tür sınıflamalara koyduğunuz zaman, Hindistan’la iş yapan Kanada, Meksika ve hatta Çin bile arkadan izliyordu.

Bush’un geçen hafta India’ya yaptığı resmi ziyarette, “Airforce-1” başkanlık uçağı Yeni Delhi’ye inince, Başkanımızın “Indiana’ya geldik mi?” dediği rivayet olunuyordu.

Eh, bütün bunları söyleyip kendi kendime teselli aranıyor, gördüğünüz gibi buluyorum. Bizim Bayrampaşa PTT Dağıtım Merkezi’ndeki postacıların yine de ellerine sağlık! Yazıya başlarken duyduğum kırgınlığı şimdi unuttum. Eğer, ülkemde yaşayan akraba ve arkadaşlarıma geçen yıl gönderdiğim toplam 78 mektuptan sadece birine yanıt geldiyse, bu biraz da sevgili halkımızın mektup yazmaya vakti olmadığındandır. Geriye kalan 77 mektubu Penjab ya da Haydarabad postanelerinden beklemesem iyi olacak! Belki, orda hâlâ mektupların alıcısı “Indiana Jones”u arıyorlardır… Ben Indiana’dayım!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.