ABD’DEN… Indiana Jones’un kırbacı

ABD’DEN… Indiana Jones’un kırbacı

0
PAYLAŞ

Indiana Jones’un kırbacına düşman mı dayanır?

ABD’nin Indiana Eyaleti, 8591 adet seçilmiş özel hedefiyle teröristlerin liste başında yer alıyormuş. Bunu yetkili ağızlardan duyuyoruz. 50 eyalet arasında terörist saldırıya karşı en korunmasız yer olduğu duyurusu, bir paranoya mıydı; yoksa, gerçekten böylesi bir tehdit vardı, da fazla bilgi aktarmadan salt uyarı mı, yapılıyordu.

Purdue Üniversitesi desteği altında bir kuruluş olan “Indiana Homeland Security Institute” yönetmeni, Türkçede karşılığıyla ‘Anavatan Güvenlik Enstitüsü’nden Tim Collins, terörist tehditin ne kadar gerçekçi olabileceğine dair kaygılar duyduğunu da, eklemeden geçemiyordu. Collins’e göre, salt önlem alınması gerekiyordu. Ancak, yine Collins’e göre, her seviyede halk güvenliği siyasi sloganlardan arındırılmış olmalıydı. İşte, bana kalırsa, bu zor!

Eyaletin West Lafayette kasabasındaki Purdue Üniversitesi kampüsünde yaşamakta oluşumuzdan dolayı, haberle ilgilenince görüyorum ki, üniversitemiz bu hedefler arasında ilk 100’ün arasındadır.

Listenin sonlarına doğru, 18.Yüzyıl’ın koşullarında yaşamayı elden bırakmamış bulunan “Amish” halkının köylüklerinde mısırpatlağı üreten imâlathanelerin adı da geçiyordu. Hatta samanlıklar, köy pazarları, yem depoları, tavuk kümesleri, tezek havuzları listedeki diğer hedeflerdi.

Öyle anlaşılıyor ki, ABD’ye nedense birden düşman olmuş bulunan bugünün teröristi Indiana’nın mısırcı köylülerini, gıdaklayan tavuklarını hedef almıştır.

Bu durumda, toplam nüfüsu 6 milyon kadar olan Indiana’nın açıklanmış saldırı tehditi altındaki hedeflere sayısal bölümünü yaparsanız, kişi başına 0,01 terörist saldırı olasılığı düşüyordu. Her saldırı için bir sarıklı, sakallı terörist icat edilse, adam başına düşen miktar, yine de “ehemmiyetsiz” idi…

Indianalı’lara “Hoosier” denir.. Ben de bir Hoosier olduğuma göre, bana düşman olan terörist miktarı, işte 0,01 idi.

“Erkekseniz teker teker gelin!”, deseniz, tamamı yine de 1 kişi bile etmiyordu.

Bana öyle geliyor ki, ABD’nin tümünde olduğu gibi, Indiana’da da Hoosier’ların üretilmiş bir tehlike karşısında paranoyaya kapılmaları isteniyor. Paranoyasız bir Amerika, birazdan aktaracağım gibi, hatta bir dünya düşünülemez de, ondan…

Paranoya üretmek, aslında bir Makyavelist siyasettir. Devletlerin yöneticilerine tavsiye edilen, eski bir usuldür.

“Niccolò di dei Machiavelli”, bence, Hint bilgesi Kautiliya Arthasastra’dan kopya çekerek, “Prens”i yazmıştır. Arthasastra, Batı dünyasının bir siyaset klasiği olan Machiavelli’nin “Prens”inden çok evvel, Milâdi Takvimden 300 yıl önce Hint Kralına tavsiyelerde bulunmuştu. Sanskritçenin tarih dehlizlerinde gezdirip bugüne ulaştırdığı Arthasastra’nın yapıtında, Kral’a “Aman, savaş ilan etmemezlik yapma!” deniliyordu.

“En iyi devlet, savaş ilan edenidir. Karşı tarafı zayıf bırakmanın yolu, ona savaş ilan etmektir. Bunun için, tüm komşularını doğal düşman olarak halkına tanıt!”
Machiavelli de, sanki benzer şeyler söylememiş midir?

“Prens savaştan başka bir şeyi düşünmemelidir” der, “Bir savaş bitince, devlet hemen ötekisine hazırlanmalıdır…”

Bu satırları okuyunca benim gibi “pessimist” olup şöyle demez de, ne dersiniz?

“Siz hâlâ, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, beyaz güvercin mi uçuruyorsunuz?”

Ortaçağ’ın vebalı yıllarından çıkalım, şimdi 2.Dünya Savaşı’nın acıklı Avrupası’na gelelim. Yıl 1945, Mayıs’ın 7’si… Nazi Generali Jodl, Almanya’nın teslim anlaşmasına Rein’deki bir karargâhta imza atıyor. “The New York Times”in o günkü sayısına bakıyoruz, Alman generalinin yüzünde sanki bir tokat izi var. Yanında Amerikan, İngiliz paşalar mağrur ve kendilerinden emin, imza atılacak deftere bakıyorlar. İmzalansa da, bu sayfa artık bir kapansa, gibilerinden… Onların, tarihin bu kanlı sayfası ardından yapılacak başka işleri var, çünkü!

1945’deki Almanya teslim anlaşmasının haftası geçmeden, CIA’in Virgina’daki merkez binasında, çok gizli bir toplantı yapılır. Toplantı, yeni düşmanın kim olacağı sorusu üzerinedir; öyle ya, Nazi tehlikesi gelip geçmiştir, yeni bir düşmana gereksinim vardır. Toplantı çıkışında, ABD’nin bir sonraki düşman haritası belli olmuştur; generallerin koltuk altına ve CIA uzmanlarının çantalarına birer tane sokuşturulmuştur: SSCB yeni düşman olacaktır.

Sanılmasın ki, Kremlin’de aynı zamanlarda benzer bir toplantı yapılmamış olsun. Orası da, “Tek ülkede tek sosyalizmin” düşmanını aramaya koyulmuştur. Devletlere daima düşman gerekir. Düşmanı olmayan devletin idâmesi imkânsızdır…

Düşmanın gözlenmesi, üretilmiş korkunun taze ve diri tutulması demektir.

Dino Buzzati’nin eline su dökülmez kaleminden okursanız, “Tatar Çölü”nde, Giovanni Drogo kuzey steplerinden gelecek tatarları, adı sanı unutulmuş bir eski Kale’de tek başına beklemeye ömrünü adar. Düşman ordadır, bir gün gelecektir.

J.M.Coetzee’nin “Barbarları Beklerken” adında, ona Nobel Edebiyat Ödülü kazandırmış romanını anımsayın! Sınırların ötesindeki bilinmeyen bir halk barbardır ve birgün mutlaka sizi işgâl edecektir. O hâlde, düşman kapıdadır ve uyanık olmalısınız… Düşmandan gelen her bilgi kötüye işarettir. İçinde iyilik aranmamalıdır…

John Foster Dulles’ın anıları, elimin altında! Bakıyorum da, Soğuk Savaş yıllarının bu tanınmış ABD Dışişleri Bakanı farklı şeyler söylememiştir. Dulles, SSCB’den gelen her türlü haberin içinden iyicil olanlarını ayıklamayı, salt kötüleri halka sunmayı görev bilmiştir. Gizli servis elemanlarını bu yollu uyarır. Çünkü, düşman güvenilmezdir. “Su uyur, düşman uyumaz!” lafı sanki boşuna mı söylenmiştir.

Çin’in Milâd Öncesi savaş kuramcısı Sun Tzu’yu bilmeyen yoktur. “Savaş Sanatı” adlı yapıtını bugün siyasi parti liderleri ellerinden düşürmezler. Tzu diyor ki, “Savaşmadan bir düşmanı ele geçirmek en iyisidir!”

“Aman, kansız olsun da böyle olsun, bari” dediniz değil mi? Tzu durmuyor, ekliyor: “Ama bu, devletin güçlü olduğu anlamına gelse bile, askerlerin bir işe yaramadığı izlenimi yaratır. Yönetilen halk, tehditin böyle kolay atlatılmasından hoşnut kalmaz…”

Sun Tzu kısaca diyor ki, düşmanı üretin! Ayrıca diyor ki, halk ucuza malolmuş kahramanlığı sevmez… 1.Dünya Savaşı’na giden askerlerin Paris, Lyon, Berlin, Londra, Prag ve öteki Avrupa garlarındaki trenlerde çekilmiş fotoğrafları aynı şeyi söyler:

“Savaşa gidiliyor, diye fiyong makarna olmuş dudaklarla gülen askercikler…” Arslan Asker Şvayk!

Düşman üretmek, halkın ortak bilincinde nefret duygusunu ayakta tutmakla eşanlamlıdır. Emile Zola, “Dreyfus Davası” olayında üstüne vazifeymiş gibisinden Fransız mahkemeleriyle, Paris oligarklarıyla uğraşmıştı. Zola, “Nefret kutsal bir şeydir!” der, Yüzbaşı Dreyfus olayında adalet yerini bulsun diye değil, salt kendine düşman edinmek için söz ve düşünce düellosuna kalkışmıştı. “Saldırı altında olmak” diyordu, bu Fransız edebiyatının natüralist romancısı, “varolmanın gerekçesidir. Kimse, saldırıya uğramaksızın yaşayamaz…”

Zola böyle diyorsa, Friedrich Nietzsche ondan geri kalır mı, hiç!

Nietzsche, “Yaşamak tehlike altında kalmaktır” der, “Bırakın, biraz tehlike altında yaşansın…” Yoksa, varoluşculuğun bu usta düşünürü, savaş çığırtkanı mıydı; belki de, Nazilerin onu baştacı etmesindeki neden, bu söz olmalıdır. Hem, Nietzsche safkan bir Almandır.

1860’daki Amerikan İç Savaşı’nın güneyli generali Robert Lee şu gözlemi yapmıştır: Askerler bir ideal uğruna savaşmıyorlar, aksine kendi bireysel tatminleri için cepheye koşuyorlardı. “Savaş, insanın kendisi için yapılan savaştır” diye yazar, “Askerin kendisini tehdit altında görmesi temel duygudur, düşmana karşı kazanım sağlamanın yüce ve milli duyguları savaş esnasında sadece laftır.” Hımm… Sanıyorum, saldırı esnasında yükselen adrenalin miktarından, artan hayvanî hormon salgılamalarından söz ediyor.

Antropologistlerin ilkel kabilelerde yaptıkları araştırmaların sonuçları da farklı çıkmıyor.

Gişe rekorları kıran, bir kaç Oscar Ödüllü filmde, “Brave Heart” daki Mel Gibson’un savaş nâralarıyla antropologistlerin bulguları, nasıl da çakışıyor…
Yamyamların kendi saldırganlıklarından, yine kendilerine yönelik korku ürettikleri saptanmıştı. Dişlenip, ısırılmaktan korktuğu için bir ötekini yiyordu. Yerken, hayvanî çığlıklar atıyor, böylece Mel Gibson’a ilham oluyordu.

Truva için savaşan Achilles aslında kendi ölüm korkusuna meydan okumuştur. Bu destanı yazan Homeros der ki, “Öfke baldan tatlıdır!” Bir atasözü gibi dilimize yerleşmiş bulunan bu deyiş, özbeöz Homeros’un İlliada’sında Achilles için kullandığıdır. Savaşın amacı Truva’yı ele geçirmekmiş, yahut kentte mahsur kalanlar için düşmanı savuşturmakmış, veya ihanet eden güzeller güzeli Helen’i alıp eski kocası Menelaus’a geri getirmekmiş… Achilles, bunların peşinde dolaşmaz; o, boy ölçüşeceği Hector’un peşindedir, onunla yenişmek arzusundadır. Sonunda, Hector’u öldürüp atının arkasında yerde sürüyerek zafer çığlıkları atar, Kent surlarını dört döner. Truvalı’lar kahramanları Hector’u öldüren Achilles’ın bir kadın olduğuna o zaman inanırlar. Ama değildir! Sadece öfkenin meydan okunmasındaki erişilmez tadını duymak, varoluşunu buna dayandırmak istemiştir. Belki, kadınların öfkesi, erkeklerden daha acımasız oluyordu da, Truvalı’lar öyle nitelemişlerdi. Bunu doğrulayan bilgilere sahip olmalısınız: Kadınların cinayetleri, intikamları daha acımasızdır…

Indiana Jones’un filmlerindeki düşmanını, hatırlarsınız! Nazi-SS subayı biriydi. Indiana Jones, piramit dehlizlerinde cinler, ecinniler, mumyalar ve kötü ruhlarla uğraşırken, onların derin dostluğunu kazanmış buluna Nazi generali, kötü Vogel’dir; bir de, karanlık suratlı bir Nazi casusu vardır.

Indiana Eyaleti’nin terörist saldırı tehditi altında olması, Indiana Jones’un ilgi alanına girer mi, bilmiyoruz. Bunu Harrison Ford’a sormalı.. Ne de olsa,  bir Rus-Yahudi ailenin çocuğu olarak, Indiana’da değil, ama komşu eyaletin Chicago’sunda doğduğu için buralı sayılır…

Paranoyasız bir Indiana Jones düşünülemeyeceğinden, bana kalırsa Harrison Ford artık ilerlemiş yaşına aldırmadan, eline kamçısını aldı mı, teröristlere dünyayı zindan etmelidir…

Sanki ABD’nin yaptığı farklı mıdır? Ancak unutulmasın ki, kapısını örten her evin dışında bir düşmanı vardır. Geceleri, el ayak çekilip evde çoluk çocuk uykuya daldığında, pencere perdelerini arada bir aralayıp sokağa bakarsınız, değil mi?

Tehdit olmadan bireyi doğal sınırları içinde yaşatamıyorsanız, asıl sorun buradadır. Ekonomist yaklaşımlarla savaşı “paylaşımcılık” üzerine oturtmuş olabilir, sosyolojik yöntemlerle savaşın açıklamasına toplumsallık katmış bulunabilir, siyasal anlamda farklı yorumlar üretebilirsiniz…  Ama, bana öyle geliyor ki, asıl, insanın içindeki içgüdüsel öfkeyi tanımlamanız gerekecektir, savaşı ve tehditi anlamak için.

İnsandaki bu temel içgüdüyü kaldırınca da, geriye “insan” kalmıyor.

Zor iş vesselâm…

Bununla beraber savaş şakşakcılığı yapanların arasında olmayan, bu kötü dünyanın ısırganotu tarlasında bir yalnız gül gibi açmış bulunan Mustafa Kemal Atatürk’ü anmadan geçemeyiz.

Atatürk, “Savaş bir millet için zorunlu kalınmadıkça cinayettir!”, der…

Bu sözden daha gerçekçi ve güzeline ben henüz rastgelemedim…

Bu satırları okuduktan sonra beyaz güvercinleri hazırlayalım; şunun şurasında 1 Eylül’e ne kaldı?

 

BİR CEVAP BIRAK

7 − 5 =