ABD’DEN… Karım, internet ve ben

Artık, acı gerçeğe razı olup ona göre yaşamalıyım: Karımla aramıza internet girdi! Evimize geçen yıl kablosuz internet ağının gelişinden beri, yaşamımız kökten değişti. Şimdilerde, salon kanapesinde dizüstü bilgisayarını açıp günden arta kalan işlerini sürdüren eşime, ben çalışma odamdan, diğer deyişle 5 adım öteden kendi ekranıma yazıyor, soruyorum: “Hayatım, acıktın mı? Yemek saati geldi! Ben, salataya girişeyim mi, ne dersin?” Sinem’in yanıtı ekranda görünüyor: “Valla, iyi olur! Sen marulu yıka, ben geliyorum…”
Indiana Purdue Üniversitesi’ndeki en ufak fare deliğinde bile, elektronik sinyalleri yakalama olasılığının verdiği lükse kıyamayıp kampüsü evimize işte böylece taşımış olduk. Bir eksiğimiz kalmadı, şükürler olsun! Sinem bu durumdan ziyadesiyle memnun. Şimdi kampüsteki günlük işlerine, akşamları rahatça, evin her köşesinde devam etme olanağı buluyor. Bazen mutfakta, bazen salonda, kimi zaman tuvalette… Bu duruma en çok Purdue’nün Rektörü Martin Jischke seviniyor olmalı. Sinem, 40 bin  öğrencisi olan Purdue’nün, kapısında “ITAP” tabelası bulunan bir bölümünde, iletişim ve bilgisayar eğitimini destekleyen 7 kişilik bir ana çalışma grubunda görevlidir. Maaşını bence fazlasıyla hak ediyor.

Evde ayrıca, yanılmıyorsam 3 tane, ya da kim bilir belki bu aralarda 4 olmuştur, bilgisayar bulunuyor. Bir tanesini ben kullanıyorum. Sinem arada bir model değiştiriyor, yenisini “upgrade” edip eskisini bana, garaja koyduruyor. Ben, “Sabah mahmûrluğunu üzerinden atamayan insanlar” gibi, başıma gelenlere razı olarak susuyorum. Hastanın, verilen tuzsuz lapaya nasıl itirazı olmazsa, benim de sesim çıkmıyor. Bilgisayarla tefriş edilen antika masamda, “Hermes 3000” marka daktiloya yer kalmayınca onu bir köşede “asâr-ı atika eşyalar” arasına koydum. Arada bir tozunu alıyorum. Bana, mahzun bir yüzle, oradan “Unutma Beni Çiçeği” gibi bakıyor!


Gün boyu Sinem’le aramıza giren “Bay İnternet”, akşam evde de her şeye lafını geçiriyor. Koca olarak esâmemiz okunmuyor. Gündüzleri artık, birbirimize telefon açmaya gerek kalmadı: Ekran nasılsa hep açık! Sinem,“İşim uzadı, beni saat 7’de al!” diyor, ben o sırada bir başkasıyla yazışırken hemen ara verip “Olur! Tam saatinde alırım. Ama nerde?” diye soruyorum. Yanıt, bir kaç dakika “tehirat” ile geliyorsa, gecikme nedeni o sırada eşimin bir başkasına laf yetiştirmesinden kaynaklanmaktadır. Karşı taraftaki, eğer Mudanya’da yaşayan kayınvaldemse, yanıtı alma sürem haliyle 10, bazen 15 dakikayı buluyor; çaresiz bekliyorum. Örneğin, “Russel Caddesi, Matematik Binası önü” diye yanıt alınca, evden fırlayıp arabayı kampüse sürüyorum.

Öte yandan, kameralı-sesli iletişim olanaklarıyla Bay İnternet, eşimi çok mutlu ediyor. Hafta  sonları, Türkiye ile aradaki 8 saatlik farkı dikkate alıp kamerayı kuruyor, kayınvaldemin karşısına geçiyor. Saat farkını her seferinde aktarmış olmamıza karşın, Mudanya’dan gelen ilk soru nedense hep aynı: “Saat şimdi orda kaç?” Bu arada, hattın öteki ucuna gelen konuklar da geri çevrilmiyor: Sinem daktilo kızları aratmayacak sürâtle yazdığından, aynı anda 3-5 kişiyle lâkırdıya koyulup, ona sorulan şeylere de internete bakınıp ânında yanıtlar arıyor. Bulduklarını hemen sâlisesini sektirmeden karşıya iletiyor, böylece muhatabını aydınlatıyor.

Aslında onun en ciddiye aldığı muhatabı, benim! Sinem, gazetelere gönderdiğim yazıları, bu arada “AçıkGazete”ye yazdıklarımı okuyor, harcadığım kelâm için internete girip doğruluğundan emin oluncaya kadar bir, bir sözcükleri “check” ediyor. Örneğin, geçenlerde Cumhuriyet’te yayınlanan “Hecelemeye Devam!” başlıklı bir yazımda sözünü ettiğim yarışmacı çocukların adlarını denetlemekle yetinmeyip sonra, o yazıda kullandığım içinden çıkılamayacak kadar uzun İngilizce sözcüklere, sözlükten bakıyordu: Gerçek kitap biçiminde, eskilerden tanıdığımız sözlük değildi, bakındığı: İnternet denilen şu başbelasından karşılıkları buluyordu.

İnternetin yaşamımıza girişi salt bu kadarla kalsa yine de iyi! Söylediklerim arasından aklına yatmayan bir şey olursa İnternete başvuruyor. Benim sözüm sıfırı tüketmiş, Bay İnternet ise “Sûrre Alayı Emiri” gibi Bağdat yolunda salınıyor…

Geçenlerde Jonathan Swift’in bir kitabından, “A Tale of a Tub”dan söz ettim. O sırada ekrandayız ikimizde; o çocuk odasında, bense mutfakta karnımı doyuruyorum. Bir kaç satır sonra, “Doğru söylemişsin, kitap  Swift’e aitmiş!” diye yanıt aldım. Sanki ben bilmiyor da, ona soruyormuşum gibi! Demek söylediğimi, biz ekranda karı-koca yaşamı sürdürürken, o bir yandan araştırıyor, doğruluğuna bakıyormuş. Bay İnternet, benim yarışmak zorunda kaldığım aslî rakibim, hayatımıza girmiş ikinci bir “koca” oldu.

Benzer durumun  milyonlarca insanı etkilediği, artık toplum-bilimciler tarafından ele alınacak kertede önemle açıklanıyor. Eşler arasında ilişki giderek internetin tuzağına düşmüş, aile içi her türden beraberlik siber-dünyanın insafına kalmış durumda. Hergün “milyon kere milyon” sayıda e- posta bir uçtan bir uca dünyayı dolaşıyor, ortalıkta bir veri çöplüğü dağ gibisinden büyüyor, geometrik artış ve hızlanışla baş edilemez oluyor. Greenlee Üniversitesi Gazetecilik Okulunda yapılan ulusal bir anket ve araştırmaya bakılırsa, ABD’lilerin yüzde 72’si bu değişen duruma ayak uydurmuş bulunuyordu. Yine, “Pew Araştırma Merkezi”nin açıklamasına göre, 290 milyonluk ABD’de 210 milyon adet cep telefonu kullanıcısı vardı ve bu rakam, aile içi ilişkin biçim değiştirdiği anlamına geliyordu. Aile üyeleri artık cepte buluşuyor, internette anlaşıyor, ekranda görüşüp GPS’le evlerinin yolunu buluyorlardı. Yoksa sokakta kaybolmak da vardı!

Bütün bunlara ek olarak, son 5 yılda “Blog” adıyla bilinen bir günlük yazma sevdası da başa belâ oldu.  Eskiden gençkızlarla onlara âşık çocuklar sararmış defterlerde “hatırât” tutarlardı. Şimdi “Charlie Chaplin’in Modern Zamanları”ndayız ya; herkes internette yayımlanacak biçimde günlük tutuyor, bunları sabah dişini fırçalamadan evvel ekrana gidip sıcağı sıcağına “baskıya veriyor.” Chicago ve Washington Üniversitesilerinden iki profesör, D.Drezner ve H.Farrell’e ait bir araştırmanın sonuçlarına göre, geçen yıl salt 10 milyondan fazla yeni günlük (Blog) sayfası internette dolaşmaya başlamıştı. Buna akademik çevrelerde “Blogosphere” adı verilmekteydi, tıpkı atmosfer, stratosfer deniyor gibi: “Günlük-Evreni!”

Milyonlarca günlük sayfası internette yayınlanırken, bunları kim merak eder, kim okur demeyin. Asıl sorun da burada! Evet, insanlar başkasının günlüğüne anlaşılan pek meraklı. Gazete, kitap okumak yerine, bu blog’larda aktarılan doğru yanlış ne varsa, onları gerçek kabul edip günlük havadis gereksinmesini böyle karşılıyorlarmış. Aynı zamanda bu yolla, bir tür “voyeurism- gözetlemecilik”, açıkça argosuyla söylersek röntgencilik duyguları gideriliyormuş.

ABD’de medya ve gazeteler için gelecekte en büyük rakibin, e-Blog  olduğu artık su götürmez bir gerçek olarak görülüyor. Yayın organları, internetin rekâbetine direnmek için şimdiden blog yayınlamak peşindeler. Böylece, çabasız ve kolayca kendini birden yazar, yorumcu, gazeteci ilan eden ya da ressam ve çizer oluveren, milyonluk kitleyi yine medyanın denetiminde tutmayı tasarlıyorlar. Bu alanda ABD’de milyonlarca dolarlık araştırmalar yapılıyor, gazeteler şimdiden gelecekteki okurların blog’larına yer hazırlıyor.
Blogosphere’den Sinem’in haberdâr olmaması düşünülemez. Kesinkes biliyordur. Hatta bu konuda hazırlık bile yaptığından kuşkuluyum. Bu günlerde evimizde bir sessizlik yaşanıyorsa, ben bunu savaş öncesi cephede görülen derin suskunluğa benzetiyorum. Zaten bu konuda bir adım attığına tanık olmadım da, değil: Mayıs’da aramıza katılacak “Ali Nâzım”a, akrabaların alacağı bebek armağanlarını şimdiden çeki düzene koymak için, bir web sitesi düzenleyip oradan alışveriş listeleri yayınlıyor, ilgili mağazaların fiyat listelerini duyurup kim neyi alsın, neyi almasın şeklinde ayarlama yapıyor. Bu da gösteriyor ki, yakın gelecekte, Şenol Ailesini blogosphere’de herkes âlenen izleyebilir, cümle âlem evimizin fotoğraflarına kadar her şeyi internetten bulabilir. Ben size söyleyeyim, merak edip zaman harcamayın: Indiana’nın West Lafayette kentinde, 52.cadde üzerinde yaşıyoruz. Chicago yolundan saptınız mı, kolayca bulunur! Google’a girerseniz, size haritasını bile verecektir.
Neyse ki, yatak odasını henüz internete dahil etmedik! Ancak ben yine de ihtiyatlı biriyimdir: 007 James Bond maharetiyle, her akşam odayı gözden geçirip öyle soyunuyor, dökünüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.