ABD’DEN… Kısa dalga 49 metre

Kısa dalga radyoların sesi artık kısılmaya başladı. İyonosfer tabakasına, yeryüzünde dikili anten uçlarından gözle görülmez şerâreler gibi fırlayıp oraya bir ulaştılar mı, onların peşinden kimse yetişemiyordu.

Geçen yüzyılın olaylarını ilk onlar yetiştirdiler, dört bir tarafa. Gazeteler daha baskıya girmeden, haberler kısa dalga üzerinden dinleniyordu: BBC’den duyamadığınız pek olmazdı ya, diyelim haberi atladılar; radyonuzun anteninde gezinen milyonlarca radyo sinyali, ne güne duruyordu. Mozambik, kısa dalgadan sel haberini verir; Deutsche Welle, Berlin Duvarı’nın yıkılışını duyurur; Lübnan’daki Sabra ve El Şatila kamplarının imdat feryatlarını, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kısa dalgasından işitir, içiniz parçalanır; Farsî biliyorsanız, Ayetullahları Tahran’dan dinler, Şah’ın kaçışını kurtuluş zannederdiniz, Tudeh’ciler gibi… Suudî radyosu kısa dalgada, gırtlaktan vâv’larla okunan Kuran’ı dinletirken, alıcınızın ibresini azıcık oynattınız mı, Radyo Santa Fe, size Bogota’dan rumba çalar, yerinizde kıpır kıpır duramazdınız.

Radyoda sesler, iyonosferde güneşin partikül yığınları el ayak çekip uykuya yattığından, en iyi geceleyin duyulur; o yüzden kısa dalga meraklıları geceleri cihaz başına geçer, çok ciddi iş yapılıyormuş gibi, istasyonlar kurcalanırdı. İstasyonlar arasında bu geziniş, Attilâ Beye göre, “yıldız tozlarına bulaşmış uzay ıslıkları gibi” bir gelir, bir gider; tam yakaladığınızı sandığınız sırada, radyonuzun anteninden kaçar, uzaklaşırlardı. İşte bunların hepsi bir “nostalji” hâline dönüşüyor ve kısa dalga radyolar Attilâ İlhan şiirlerinde, bir de Nâzım’ın kendisini “radyomanik” diye adlandıran kahramanı Cevdet Beyin sözlerinde, anı olarak kalmaya başlıyor.

Vericiden fırlayıp atmosferin tepesine çıktı mı, saniyede 300 bin kilometre hızla dünyayı çepeçevre dolaşan kısa-dalgaların geleceği, yayın yapan istasyonlar birer birer kapandığından, şimdi tehlike altında… Kısa dalgacılar feryat ediyorlar, haber ve iletişim özgürlüğü bu istasyonların bir bir kapanmasıyla, büyük medyanın denetimine geçiyor. Satelayt teknolojisi ve internet üzerinden yayınlar, radyo dalgalarını bastırıyor; globalizm adına, radyoculuk büyük medyanın elinde kalıyor. Radyo ve TV yayınları, artık tek merkezden denetim altına alınıyor.

Yerel basının ortadan kalkıp yerini yüksek tirajlı gazetelerin alması gibi, her dilde kısa dalga yayın yapan dünya üzerindeki yüzlerce istasyon kapandı, kapanacak durumdalar. Kısa dalga radyo cihazını gören, artık burun kıvırıyor. Yaşasın uzaydan, ABD denetimli, satelayt radyolar! Yeni moda bu: ABD gazetelerinin çarşaf ilanlarında, ayda 9 dolar karşılığı 100 istasyondan parazitsiz, reklamlarla kesilmeden, uzaydan size 24 saat yayın yapacak radyolar tanıtılıyor. Buna karşılık, “Kısa Dalga Demokrasisi”, internet ve uydu yarışına karşı direniyor. ABD’de 10 yıl önce kısa dalga yayın yapan istasyon sayısı 500 civarındaydı, şimdi ikisi resmî olan 25 istasyon kalmış. Öteki ülkelerde de durum bundan farklı değil. Kesin bir sayı verilmemekle birlikte, kısa dalga yayın sayısı tüm dünyada iki yüzü bile bulmuyor. 

Globalizmin bir olumsuz etkisi daha böylece ortaya çıkmış bulunuyor. Güçlü olanın denetiminde, yerel ve gelenekselden uzak, çok seslilikten tek sesliliğe geçişin bir sonucuydu, kısa dalganın terk edilişi… Ama, ben inadına, güneşi bayrağında ışıldayan partiyi nasıl sevdiysem, benzer bir ısrarla kısa dalgamı dinlemeye devam ediyorum. Indiana Eyaleti’nde, 40 derece 2 dakika kuzey boylamı, 86° 5′ batı enleminde, tam 52.caddedeki evimde geceleyin bir köşeye çekilip, biraz bu işleri yaparken duyulan o gizemli hâlleri üstüme de takınarak, radyomu kurcalıyorum.

Hollanda’dan kalkan kolonyal gemilerle Okyanus’u kasırgalar altında geçip Çin’e varıyorum, ki Çin artık eski Çin değil; olsun, kısa dalgadayım ya! Orhan Veli, “Dalgacı Mahmut”u benim için yazmadıysa, kime yazdı? Hayâllerimin sonu yok! Çin’de fazla oyalanmaya gelmez… Karıştırıyorum, ibreyle radyonun penceresinde bir yerleri, hooop karşıma, 11.9’da Güney Afrika’nın RSC istasyonu çıkıyor; Swahili dilini anlarmış gibi bir süre dinliyorum. Bir yandan da, şu âhir ömrümde daha yapacak ne kadar çok şeyim varsa, onların peşine Swahili lisan dersi almak görevini de ekliyorum.

Sıkılmadım, ama beni bekleyen başka istasyonlar var, baş ve işaret parmaklarım arasında dönüyor radyo ibresi, Varşova’da duruyor; Chopin çalıyor olmalı. Leh bunlar, bir zamanlar Osmanlı ne paşalar devşirdi onlardan… Varşova 60.95 üzerindedir! Şimdi maharetli bir kaydırışla ibreyi azıcık yukarı çektim mi, Polonya soğuğundan sıcak Yeni Zellanda’ya gideceğim, kıyıda dans eden kızlar boynuma çiçek saracak. Yılın bu mevsimi sıcaktır, orası; ne güzel! Yeni Zellanda’nın kısa dalgasını yakalamaya çalışırken, araya Monte Carlo karışıyor; hay aksi… Ama olsun! Bir Fransız akordiyonla, Juliet Binoche beni orda bekliyormuş. Biraz “Çukulata” alıyorum, Binoche’den; hayâllerime devam ediyorum. Bu radyoları böyle, panayır yerine çıkmış ev kurusu kızlar gibi, binbir hevesle çevirip dururken bu hastalığa ilk kez nerde yakalandığım aklıma geliyor: Kuşkusuz, Kadıköyü’ndeki evimizde, 6 lambalı Aga marka, ahşap mobilyalı eski radyomuzda.

O yıllarda, Doğu Almanya üzerinde Bizim Radyo’yu bulur, ne olduğunu anlamadan dinlemeye koyulurdum. Çocuk hâlimle, Bizim Radyo’nun Laz İsmail hışırlığında bir şeyler seziyor olmalıydım ki, merakla dinlerdim. Babam, müdahale etmeyi sevmez, ama kalkıp perdeleri sıkı sıkı örterdi, nedense… Perdenin iki kanadının birleştiği ince aralıktan sokağa bir göz atışına ise, aklım ermezdi. Bizim Radyo’yu her açışımda annem, “Sesini kıs bari, komşular duyacak!” diye söylenir, babama da, beni Muvakkithane’deki CHP lokaline götürmekliğine çıkışırdı. Altı üstü, radyo dinliyordum.12 Mart sonrası günlerdi.

Şimdi, kısa dalga sesleri kesiliyor, herkes modernleşmek adına yerel olanı terk ediyor savıyla başladığım lâkırdımda, görüyorum ki anılara gelmişim. O kadar istasyon dolaşıp rumbadan çaçaya, tangodan valse dolaşıyorum da, Küba jazz’ını dinlemiyor muyum, sanıyorsunuz? Geceleri saat 11’de, “kısa dalga 49 metre, 6.06 megaherz üzerinden yayın yapmakta olan…” Havana Radyosu’nu dinliyorum. Fidel’in inatçı sosyalistleri, karşı kıyıdan Radyo Marti’yle çene kavâflığı yaparken, ben Havana’da karar kılıp kulağımı radyoya yapıştırıyorum. Sesini kısmaya gerek yok, kulaklığı taktım mı, o meseleyi çözüyorum da, rahmetli babam gibi, bir eski alışkanlıkla kalkıp jaluzinin kenarından sokağa bakıyorum. Uzaktan bir polis otosu geçiyor. Geçsin! Fidel’i dinlemeyenlerin yaşadığı toplumda, başını belaya sokmuş “Büyük İnsanlığı” kovalıyorlar. Onlar sokakta aç, işsiz, evsiz kalmasınlar diye Fidel, Havana Duruşmaları’nda basbas bağırıyordu. Sesini kısmasaydınız!
Radyomu kapattıktan sonra, başım dünyanın bütün sesleriyle böyle sarhoş olmuş dönerken, Nâzım’ın Cevdet Beyi gözümde canlanıyor. Elli beş yaşında, bir radyomanım, diyor Cevdet Bey. İkinci Dünya Savaşı yılları, evinde antenler, üç tane de radyosu var. Yaralanmış bir leylekle konuşuyor:Gezgin Hacı Baba’yla…

“İnsanların seslerini dinliyorum, / dünyanın dört bucağından bana sesleniyorlar./ Onlarla alâkamız uzaktan,/ yaptıkları işler umrumda değil/ bunları nasıl anlattıklarına meraklıyım./ Şarkılarını da seviyorum doğrusu,/ hangi dilde, hangi usulde olursa olsun,/ yeryüzünün bütün şarkılarını…”

Nâzım’ın Cevdet Beyi, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bunları söylüyor. Günümüzde olsaydı, yeryüzünün bütün şarkılarını globalleşme adına dinleyemeyecek, HipHop’lara kulak kabartacaktı. En büyük “Eminem”, başka büyük yok!

İşte bunun için kısa dalga radyomu, çok seviyorum.

Bir de, 49 metre, 6.06 megaherz üzerinden yayın yapmakta olan… şu, Amerikan yönetiminin pek sevmediği Ada’nın şarkılarını…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.