Acil servis cevap ver…

Uzun uzun baktı aynadaki yüzüne, belki değişir bu incinen yüz çok istenirse… Ve anlamaz kimse, niye çok incinir insan sevince… Susar susmaya yakın diller, güven yitirilmişse… Gider gitmeye yakın ayaklar, yönü değiştirilmişse… Ve nasıl canlanır taşlaşmış bir yürek bir elin değmesiyle?.. Kaçılır da kaçılır, hiç yaşanmamış yılların yaşanmış gibi yapılan finallerinden… Film gibi oyun gibi düş gibi ama asla gerçek olamamış faillerinden…

Yıllarca kötü bir mirasın kalıntılarıyla oyalanmış… bozuk pikabın sesine tek bir gün hayıflanmamış… ne istemiş- ne beklemiş- ne gitmiş ne… ‘Uzanma dur’ diye kollarını koparmış, ‘dokunma dur’ diye göğsünü parçalamış, sonsuza kadar mutlu yaşanırmış böyle aslında, bozsaymış ayarını kalbinin … Korkmadan çıksaymış yollara da yolu bilmeden kayıp düşseymiş… Üç elma inmemiş diye zembille gökten ve elmaların çürük olduğu da düşünülmeden, burnundan nasıl getirilirmiş insanın?.. Amaçsız yolculuklardan dönülürmüş de üstelik, bir kayaya da dolanmazmış o zaman hüzün…. Kaçmak gerekmezmiş kalp yetmezliğinden, inanıp da bıraksaymış kendini o taştan… Olmaz olur muymuş hiç …olurmuş olurmuş… Susturmakmış kalbini asıl marifet, kırıp dizini oturmalıymış sevgi beklemeden?… alkol eşliğinde soğumuş sofraların, haddini aşmış boş konuşan ağızların, coştukça coşar da içinde boğulurmuş insan hoyrat dalgalanmaların…

Oysa… olmazları olmaz yapan bu sürgünler, elbet bir gün biterler… Nedense bazı insanlar sürgünlerin de bir gün bitebileceğini bilmek istemezler.. İşte durdu saat, doldu zaman… Dağılın artık hatırda hatırı kalmayanlar… Zaman makinesi iptal… Zihin tende yürüyor… Ten terinde perişan bir insan… Acil servis cevap ver, acısız bir pansuman en çabuğundan…

Yetişin, eski kalıntılar bir kitaba sığmadan… Özgürlüğü hak eden kelimeler boğulmadan… Biraz nazik olun inadım uyanmadan… hadi güzel umudum artık uyan… bir düşün yalana ihtiyacı mı var? Küfünü sıyırdım eski günlerin, yalana paydos, gir içeri aydınlığım… Tüm hatalar ve bana ulaşmaya çalışan çatıdaki güzel martı… Hepsi bitti deyip kalbimin üstüne tünesin, gelen gelecekse sade yüzüme değil, yüzümün tuzuna da gelsin.

Söküp aldı taşı yerinden bir el… Gövdemde koca bir oyuk… göğsümde parmak izleri hala taze hale soğuk… Kanadım durdum sabaha kadar… Geride kardan yıllar…. Karaladım yakışmayan isimleri, anı defterimde hala suçludur bakışları… Tırnaklarımla biledim kelimeleri,  yazdım yazmaya değer tek bir ismi. Hiç bir zaman, hiç bir kimseye, hiçbir şekilde, baştan çıkmayacağı telkinini savunurken mantığım, son kez açtım yumruklayarak kapattığım kapıyı… işte tam da o an da, göğsüme tırmandı çıplak bir insan eli… Ve dedi ki; ‘Ay ışığı tünellere ulaşamaz , denizin ortasında anlaşılır değeri. Zamanla yarışma,  hadi sen de artık çık dışarı’…  Ve  işte o an farkına vardım yalnızlığın bunca zaman verdiği hasarı…

Bir rüya anının kısacık çıplaklığında, kalbimin ortasına ellerinle dokundun… ve göğsümün ortasında bulmaya çalıştığın, gün gelirde canını yakarsa kızma bana sakın. Bilirsin bir bedeli vardır dokunmaların… Yanarsa üşürse düşerse elin o boşluğa, kaybolduğunu sanma sakın, oraya sadece elini değil kendini de bırakmalısın…

Karar anını bekleyen bir savaşın ortasında,  şaşırıyor gözlerim ne farkı var bir katille bir kahraman arasında…  Sızım sızım sızıyor hayat, paylaşılmayan acıların sargılı yaralarından… Durdu saat, doldu zaman… Zaman makinesi iptal… Zihin tende yürüyor… Ten terinde perişan bir insan… Acil servis cevap ver, ölmeden şu koltukta kan kaybından..

sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here