Acımasız romancı

Acımasız romancı

0
PAYLAŞ

Romancıların yarattıkları kişilikleri gerçeğe uyar mı uymaz mı demeden kendi kafalarına göre biçimledikleri oluyor. Bu tür romancılar bu kişiliklerin başına olmadık işler getirirken okurlarından övgüler alıyor olsalar da insanı insana göstermek gibi bir yükümlülükleri olduğunu düşünmeyerek gerçekliğin yanlış yorumlayıcıları durumuna düşüyorlar. Yeteneklerini Tanrı’dan almış ve neredeyse doğar doğmaz göstermiş olan ve durmadan biz sanatçılar diye konuşan bazı sevimli kardeşlerimiz bir yana, gerçek sanatçıların bütün bir dünya karşısında bir takım vazgeçilmez yükümlülükleri vardır, bu yükümlülüklerin başında da gerçekliği doğru görmek ve doğru göstermek özeni gelir. Tıpkı büyük düşünce adamları gibi büyük sanat adamları da bu yükümlülüklerini sorumlulukla yerine getirmeye çalıştılar.
Bunları bana Reşat Nuri Güntekin ustamızın Dudaktan kalbe romanı düşündürdü. Sanatçıların gerçekliği bildikleri gibi eğip bükmeye hakları yoktur. Kalem da kağıt da benim, istediğim gibi yazarım rahatlığı sanatçıya gitmez. Ana sorun gerçekliği doğru algılamak ve en uygun biçimde yorumlamak sorunudur. Reşat Nuri Güntekin dünyanın dışında kendine göre bir dünya kuruyor, bu dünyada varlığını öngördüğü kişiliklerin başına olmadık işler getirmekten geri durmuyor. Hem yetim hem öksüz hem cahil hem korunmasız hem yarım akıllı bir genç kızın başına kaldırmayacağı kadar büyük işler getiriyor. Zavallı Lamia’nın yaşadıkları bir insanın kolay kolay kaldıramayacağı cinstendir. Kaldı ki böyle bir şey olabilse bile bize ne? Dur bakalım yazarın bu acımasızlığı nereye kadar gidecek diye sabırla okumayı sürdürdüm. Bu kız bu kadar kötü insanın arasında katil de olur sonunda gibilerden bir duyguyu da yaşadım. Derken kız dayanamadı adamı çekti vurdu. Neyse ki türk adaletinin yumuşak ve insaflı ellerine düştü de o işin içinden sıyrılıverdi. Ölen de zaten doğru dürüst bir şey değildi, ayyaşın ve ahlaksızın biriydi. Kız sonra tuttu yaşlı bir binbaşıyla evlendi. Adam bazı şeyleri yanlış anlayıp buncağızı kovunca o da bu defa adamın bir yakınıyla evlendi falan… Toplumun başına her gün binlerce iş açan o evlenme takıntısı doğal olarak bu romanda da önde gidiyor.
Reşat Nuri beyin romanında gerçekçilik adına benim ilgimi çeken şey koca dünyanın iki olumlu insanı varsa on iki olumsuz insanı olmasıdır. Bu bana bir yanıyla doğru da görünse büyük ölçüde sakat göründü. Hele bugünün binlerle ölen ve binlerle öldüren acımasız toplumlarını düşününce neden olmasın dedim ama gene de içime elvermedi, romanda iyi yürekli, gönlü geniş, kendini bilen birilerini aradı gözlerim. Romancımızın zavallı bir anneden ve feleğin sillesini yemiş bir babadan olma bir genç adam diye sunduğu o müzik dehası Kenan tutarsız davranışlarıyla, ipe sapa gelmez görüşleriyle, çelişkilerle dolu dünyasıyla insanı düpedüz öfkelendiriyor. Pısırıklıktan dahiliğe nasıl geçtiği pek belli olmayan Kenan önüne gelen kadına yapışan bir garip yaratıktan başka bir şey değil. Hiç deha görmedim ama dehaların da saçmaladığını, özellikle cinsel dürtülerin etkisiyle zaman olumsuz davranabildiğini söyleseler olmaz diyemem. Gelgelelim bu öyle bir deha ki kadından başka bir şey düşünmüyor ve lakin kemanını gönülleri kökten sarsacak biçimde inim inim inletiyor, orada da kalmıyor işi senfoniler yazmaya kadar götürüyor.
Zavallı Lamia’nın sonu gene de çok kötü olmadı. Kızcağız oraya çarptı buraya savruldu, sonunda İstanbul’un o güzelim Boğaz’ında bir doktorun karısı olarak karanlıklar dönemini kapadı. Bu da yazgının acı çekenlere sunduğu bir armağan olarak düşünülebilir. Roman boyunca bu Lamia için üzüldüm durdum. Karşımda olsa kızım sen aptal mısın, böyle adama gönül verilir mi, sen bir garip halk çocuğusun, böyle dehalarla falan aşık atmaya kalkman hiç doğru değil diye çıkışacağım. Romancı göz göre göre o kadar acı çektirdiği, dünyanın gamını hiç acımadan sırtına yüklediği bu güzel kızı sonunda mutlu ederek biz okurlarından alkış aldı. Onu öldürebilirdi de. İtin kopuğun kahrını çek ondan sonra acı içinde öl git, bu kadarı da olmazdı doğrusu, romancının gönlü buna razı gelemezdi. Sizler bu romanı çoktan okumuşsunuzdur. Okumadınızsa bugünden tezi yok hemen bir tane edinin ve okumaya başlayın. Onda bu toplum insanının dağınıklıklarını bulacaksınız, ikiyüzlülüklerini değilse bile hesaplılıklarını, dünyaya bakışındaki genişliği ve daha pekçok şeyi bulacaksınız. Sonunda olanlar oldu, yanlışların dahisi kötü sona uğradı: “Belediye reis-i esbakı Saip Paşa’nın yeğeni Hüseyin Kenan bey’in dün müntehiren vefat ettiğini teessürle öğrendik… Üfûl-i nâ-be hengâmı zayiattandır.” Gerçekten öyle midir?

BİR CEVAP BIRAK