ADALETSİZ BİR DÜZENDE VERGİLEME ADİL OLABİLİR Mİ? 

18.Yüzyılın ünlü mucit, diplomat ve politikacılarından, ABD Bağımsızlık Bildirisi ve Anayasasının yazımında ciddi katkıları olan Benjamin Franklin dünyada iki şeyin değiştirilemez gerçek olduğunu söylemişti: Ölüm ve vergiler. (1)

BİR ÖLÜM, BİR DE VERGİ!

Kuşkusuz Franklin kapitalist ABD’nin kurulduğu bir dönemde kapitalist bir dünyayı tanımlıyordu ve onun ötesine geçen bir ufka sahip değildi. Franklin devletin, vergileri (tıpkı kamu harcamaları gibi), hem kendi varlığını sürdürmede hem de kapitalist birikimi hızlandırmada sahip olduğu en önemli araç olduğunun bilincinde olarak, ölüm gerçeğinin yanına iliştirivermişti.

Antropolojik araştırmalara göre, ölüm yaşamın ortaya çıktığı 3,5 milyar yıldan, insansılar ise 7 milyon yıldan bu yana var. Buna karşılık yazılı tarih vergileri sadece 2,500 yıl öncesine (ilk kez Mezopotamya’da ortaya çıktı) kadar götürebiliyor.(2)

VERGİ KADER DEĞİL

Yani bir olgu olarak vergileme insan yaşamının çok küçük bir kısmında mevcut oldu. Bu nedenle de  (tıpkı devletlerin kökeninin de köleci toplumun ortaya çıktığı 2,000-2,500 yıl öncesine kadar gidebildiği ve bir gün ortadan kalkabileceği gerçeği gibi) insanlık gelecekte vergilerin olmadığı bir toplumda yaşayabilir. Kısaca vergi kaçınılmaz bir kader değil. 

Diğer taraftan en azından kapitalizmin ortaya çıktığı dönemden günümüze kadar, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz vergilerin hiç olmazsa adaletli olarak alınması gerektiği üzerinde çok kafa yoruldu. Sağ’dan Sol’a çok sayıda teori ortaya atıldı. Özellikle de emek örgütleri, sosyalistler, solcular vergi adaletinin sağlanması konusunu çok önemsediler.

Kapitalizmin en vahşi versiyonlarından biri olan ve 1980’lerden beri içinde yaşamakta olduğumuz neo-liberal dönemde uygulamadaki vergi sistemlerinin, (üzerinden her türlü demokratik ve adaletçi örtüsünü atarak), açık bir biçimde nasıl yoksul emekçi sınıfların ve ezilen kimliklerin düşmanına, buna karşılık zengin kapitalist sınıfların ve egemen kimliklerin koruyucusuna dönüştüğünü biliyoruz.

VERGİLER EKONOMİK KRİZİ HALKIN SIRTINA YIKMANIN BİR ARACI 

Ekonomik kriz dönemlerinde ise vergiler krizin faturasını halkın sırtına yıkmanın bir aracı olarak kullanılıyor.

Son 40 yılın en derin ekonomik krizini yaşayan Türkiye’de de yeni 3 vergi getiren ve en üst gelir dilimine denk düşen gelir vergisi oranını yüzde 40’a yükselten ve Meclis Genel Kurulunda oylanarak kabul edilmesi beklenen vergi kanunlarına ilişkin teklifi iki gün önceki ekte linkini bulabileceğiniz yazımızda (3) değerlendirmiştik.

Kanun teklifi Meclis’te görüşülürken, DİSK, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ gibi işçi sendikaları “vergi adaleti” talebiyle bir araya geldiler ve Meclisteki milletvekillerine seslenen bir ortak metin (4) yayımladılar. Bu metin ile Türkiye’deki vergi sisteminin adaletsizliğine ilişkin tespitlerini paylaştılar ve bu adaletsizliğin düzeltilmesi için milletvekillerinden bazı taleplerde bulundular.

 

EMEKÇİLERİ EZEN BİR VERGİ SİSTEMİ

Birçoğu yıllardır dile getirilen (asgari ücretin vergi dışı bırakılması ve verginin ağırlıklı olarak tavana yıkılarak emekçilerin üzerindeki vergi yükünün azaltılması gibi) bu taleplerin haklılığı konusunda kuşkumuz yok. 

Zira hem ÖTV ve KDV gibi vergi sisteminin neredeyse yüzde 70’ini oluşturan dolaylı vergileri işçiler başta olmak üzere emekçi halk ödüyor, hem de dolaysız olarak toplanan gelir vergisinin yüzde 65’i yine emekçiler tarafından ödeniyor. 2 milyonun üzerinde sermaye geliri (kâr, faiz, kira gibi, su) elde eden beyannameli mükelleflerin ödediği vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının ancak yüzde 1’i bulduğu gerçeği (5) bile tek başına vergi yükünün kimlerin üzerinde olduğu (ya da olmadığını) gösteriyor.

Yani hem dolaylı, hem de dolaysız vergiler açısından (kamusal hizmetlere, elektrik ve doğal gaza sürekli yapılan zamlar ve yüksek miktarlı cezaların ötesinde) halkımızın ciddi bir vergi yükü altında ezildiği bilinen bir gerçek.

ZENGİNİ DAHA FAZLA VERGİLEMEK VERGİDE ADALETİ SAĞLAMAYA YETMEZ

Ancak tartışmayı (yaygın bir biçimde yapıldığı gibi)  dolaylı-dolaysız vergi tartışmasına indirgeyerek, örneğin dolaylı vergilerin sistemdeki payını azaltarak, böylece daha çok dolaysız vergi alarak (gelir ve servet üzerinden) vergilemede adaleti sağlamış olur muyuz? Ya da sermaye geliri elde eden zenginlerin daha fazla vergi ödemesini sağlayarak vergide adaleti sağlayabilir miyiz? 

Bu sorunun yanıtı ne yazık ki “hayır”. Kuşkusuz bunlar haklı, bu nedenle de çok değerli ekonomik-politik talepler olarak gündeme getirilmeli ve gerçekleşmesi için de mücadele edilmeli. 

Ancak bunların vergilemede adaleti sağlamaktan ziyade, emekçi sınıflar üzerindeki vergi yükünü bir miktar azaltmaya yardımcı olabileceğini unutmamak gerekiyor. Ayrıca ekonomik ve politik sistemde radikal değişiklikler yapılmadan bu iyileştirmelerin kalıcı olmayacağını sosyal devletin yıkılışı deneyiminden biliyoruz.

KAMU HARCAMALARINDAKİ ADALETSİZLİK 

İkinci olarak tek başına vergilemede adaleti talep etmek doğru bir yaklaşım değil. Çünkü toplanan vergilerin (kimlerden ve nasıl alındığı konusunun dışında) nerelere, kimlere harcandığı da çok önemli.

Örneğin çok adaletli bir biçimde alınmış olsalar dahi olsa, vergiler son derece adaletsiz biçimde; toplumsal faydası ve toplumsal katkısı olmayan,  egemen sınıfların ve kesimlerin çıkarlarını korumaya dönük, verimsiz ve israfçı devlet harcamaları biçiminde harcandığında biz hala adaletli bir vergi sistemimiz olduğunu söyleyebilir miyiz?  Bu noktada verginin kimlerden, nasıl alındığı kadar; kimler için ve nasıl harcandığı da önemli değil midir? 

Kaldı ki tek başına verginin yükünün bir kısmını bir sosyal sınıfın üzerinden alıp diğerine aktarmak vergilemede adaleti sağlamaya yetmiyor. Böyle bir operasyonda ancak vergi yükünü sosyal sınıflar arasında daha adil dağıtmaktan söz edebiliriz. 

İşin aslı, vergilemede adalet konusunun vergi yükünü adaletli dağıtmanın ötesinde bir husus olduğu. Bu nedenle de vergilemede adaletin nasıl olacağını ya da olamayacağını anlayabilmeniz için kapitalizmin en temel kanunu olan Emek-Değer Kanunundan işe başlamanız gerekiyor. Çünkü Meclis’ten çıkartılacak olan kanun emekten yana düzenlemeler içerse dahi (ki mevcut kanun tam tersi düzenlemelere sahip) kapitalizmin temel kanunun önüne geçemez.

EMEK-DEĞER KANUNU VE VERGİLEME

Bu nedenle de bu yazımızla birlikte “Artı-Değer Kanunu Perspektifinden Vergileme” şemasını da sunuyoruz. Yani uzun süredir bazı Solcuların ve hatta bir kısım Marksist’in dahi unuttuğu (hatta reddettiği) Marksist Emek-Değer Teorisine atıf yapıyoruz. 

Bu şema sadece; değerin yaratıcısının emek olduğunu ve bu emek üzerinde kapitalistlerin gerçekleştirdiği artı- değer sömürüsünü anlatmıyor. Aynı zamanda kapitalistlerden kurumlar vergisi ve /veya gelir vergisi biçiminde alınan vergilerin asıl kaynağının (teknik deyimle verginin matrahının)  emekçiden gasp edilen artı değer olduğunu gösteriyor. 

Bir başka anlatımla kapitalistler kendi ürettikleri bir değer üzerinden her hangi bir vergi ödemiyorlar.  Çünkü kendilerinin yarattığı her hangi bir değer yok. Bu yüzden de patronsuz bir dünyanın mümkün ve gerekli olduğu ileri sürülüyor.

Ayrıca bu şema kapitalist sınıf ile devlet arasında nasıl bir organik bağ olduğunu da ortaya koyuyor. Hem vergiler, hem de harcamalar bu organik ilişkinin ana ayaklarını oluşturuyorlar.

ORGANİK İLİŞKİYİ GÖRMEK GEREKİYOR 

Bu bağlamda örneğin KDV ya da ÖTV gibi vergiler azaldığında devletin gelirleri de azaldığından devlet gelir ortağını korumak için sık sık düzenleme yapmak durumunda kalıyor. Buna karşılık kapitalist sınıfın ise kâra (artı-değer sömürüsüne) dayalı düzenini sürdürebilmek için devlet aygıtına ihtiyacı var. Bu karşılıklı bağımlılık söz konusu organik ilişkiyi yaratıyor.

Bir başka anlatımla, devlet ve kapitalistler, birbirini besleyen bir yapısal bağımlılık ilişkisi içindeler. Ne devlet ne de kapitalistler bu gerçeklikten kaçınamıyor. Devlet kendini belli sermaye gruplarının ihtiyaçlarına uyarlamak durumunda kalıyor. Çünkü finansman kaynağı ihtiyacını asıl olarak bu grupların aracılığıyla sağlanan vergi gelirleriyle karşılıyor. Eğer bu gruplarla ters düşerse bunlar sermayelerini yurt dışına çıkartıyorlar, bu da devletin önemli bir mali kaynağının azalmasıyla sonuçlanıyor. (6)

Diğer taraftan, devlet ve sermayenin karşılıklı bağımlığı anlamında devletlerin işlevi ekonomik ilişkilere indirgenemez. Öyle ki devletler rakip sermayedarlar arasında arabuluculuk işlevi yürüttükleri gibi, merkez bankaları aracılığıyla ulusal parayı, bankaları ve finansal sistemi de kontrol ediyorlar.  

Ayrıca halkı sisteme, hem zor aygıtlarıyla, hem de rıza üretme aygıtlarıyla uyumlu hale getiriyorlar. Bunlardan hangisinin ön planda olacağı konjonktüre göre değişiyor. Bu yüzden de örneğin 2020 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinde (mutlak olarak) en fazla ödeneği iç ve dış güvenlik aygıtının ve son yıllarda bütçesi birkaç bakanlığın bütçesinin toplamından fazla olan bir başkanlığın (göreli olarak) alması tesadüf değil.

Bu tabloda ayrıca alınan vergilerin nerelere ve nasıl harcandığının izini sürebilmek de mümkün. Şemada devletin kapitalist sınıfa yönelik olan harcamalarında (hem nicel, hem de nitel olarak) ne kadar cömert olabildiği, buna karşılık emekçi sınıflara yönelik harcamalarda ne denli cimri olabildiği çarpıcı bir biçimde görülebiliyor.

KAPİTALİSTİN EL KOYDUĞUNUN BİR KISMINI GERİ ALMAK GEREKLİ ANCAK…

Sonuç olarak, işçilerin gerçek sınıf sendikaları (en azından), işçilerden zorla alınan artı değerin (kârın) vergilendirilmesi sırasında, bunun daha ağır vergilendirilerek ve bu vergilerin kendilerine dönük sosyal harcamalarda kullanılmasını sağlayarak sömürüyü azaltabilirler, böylece verginin yükünü bir miktar kapitalist sınıfa kaydırmış olurlar. Ama sadece bununla vergide adaleti sağlamış olmazlar. 

Bu noktada kamu harcamalarının niteliği ve niceliği göz ardı edilmemeli. Çünkü bu vergiler kamu harcamalarına dönüşüyor. Yani sendikalar bu kısma da müdahale etmeli, kamu harcamalarını masaya yatırmalı, bunlarla ilgili söz söylemeli ve emek- emekçi, barış, özgürlük ve demokrasi karşıtı kamu harcamalarına karşı çıkmalıdırlar.

Emekçiler böyle bir müdahaleyi ancak yeterince örgütlü ve güçlü olduklarında ve bu taleplerini yerine getirebilecek bir demokratik iktidarda hayata geçirebilirler. 

Bu yüzden de adil vergileme, adil kamu harcaması, adil bütçe, bütçe hakkı gibi son derece önemli taleplerin büyük resimdeki barış ve demokrasi taleplerinin birer parçası oldukları ve sonuçta ekonomik ve politik mücadelenin bir bütün olduğu unutulmamalı. 

Keza tıpkı gelir bölüşümünde adalet gibi, bir yeniden bölüşüm aracı olarak vergilemede adalet talebinde bulunurken, gerçek adaletin ancak sınıfsız ve sömürüsüz, toplumsal cinsiyet eşitlikçi- kadını güçlendirici, farklı etnisite ve kimliklerin eşit ve özgürce yaşayabileceği, doğa ile dost bir toplumda sağlanabileceğini aklıdan çıkartmamak gerekiyor.

 

DİP NOTLAR:

  1. Richard Murphy, The Joy of Tax, Corgi Books, Transworld Publishers, 2015, s. 13-14.
  2. Agk.
  3. Mustafa Durmuş, “Yeni vergi indirimleri: Kime, kimden?”, https://sendika63.org (4 Kasım 2019).
  4. http://disk.org.tr/2019/11/disk-turk-is-ve-hak-isten-vergi-adaleti-icin-ortak-basin-aciklamasi (13 Kasım 2019).
  5. Mustafa Durmuş, Kriz Darbe Savaş Kıskacında Türkiye Ekonomisi, İmge Kitabevi, 2018, s. 161-162.
  6.  Chris Harman, Zombie Capitalism, Haymarket Books, 2009, s. 110.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.