İNGİLTERE… Adam olmak ne zor iş!

Babam Gaziantep’e göçelim dediğinde amcalarım itiraz ettiler. Birkaç hafta sonra bir gece Süleyman amcamın evi kurşunlandı. Kim ne ister ki amcamdan? Türkiye Elektrik Kurumu’nda işçi, dört çocuğunu büyütmeye çalışan bir emekçi. Neyse ki kimseye bir şey olmadı ama daha sonra savunma amaçlı aldığı silahla evde oynarken seken bir kurşunla yengemi ayağından vurdu. Az hasarla atlattılar…

Amcalarımın ısrarı nafile. Babam artık göçmeye karar verdi. “Zaten kamyonculuk yapıyorum nerede olsa orada iş bulabilirim” diye düşünüyordu. Ama sorun iş değildi. Biz üç amca çocukları kardeş gibi büyümüşüz. Birbirimizden ayrılma fikri bile dayanılmaz geliyor. Hafta sonları birbirimize yatılı gitme ayrıcalığı dünyanın en büyük mutluluğuydu. Yengelerimiz anne yarısı. Çocukları gibi sarıyorlar bizi. Hafta sonlarını, tatilleri hep beraber geçiriyoruz. Hâlâ içli köfte yediğimde Turabi’nin annemin hazırladığı köftenin kişi başına kaç tane düşüyor diye heyecanla sayışı hiç aklımdan çıkmaz. Hatta bölgede Emmioglu futbol takımı kurmuşuz hiçbir takım tutunamıyor karşımızda. Biz yetiyorduk birbirimize.

Babamın ısrarıyla göçtük Kayseri’den. Yüreğimin yarısı kaldı çocukluğumun şehrinde. Hep emmioğullarmın kokusunu özleyerek büyüdük. Onların gençlik yıllarını, acılarını, sevinçlerini paylaşmadan yarım kaldı hayatımızın diğer yarısı. Onun için onlarla hep çocuk kaldık, hiç büyümedik.

Teyzelerim, dayılarım var Antep’te; hiç görmediğimiz. Antep’e geldiğimizde iki abim askerdeydi. Onlara soran da olmadı. Sonradan öğrendiler göçtüğümüzü…

Bizim kuşak darbe sürecinin kuşağıdır. 12 Eylül’de Ticaret Lisesi ikinci sınıfa başladım. Yeni dönemin emrindeydik artık. Hayat yeni dostluklara yelken açma zamanı diyordu. Darbe cocuklarıydık artık. Her şey yasak ama lümpenlik, arabesklik ve isyankarlık her yanımıza sinmiş. Okulun en haylazları kar topu gibi hemen bulduk birbirimizi; Hayri, Cafer, Sait, Fevzi, Uğur, Dilaver, Ramazan, Mücahit ve daha niceleri. Sarıldık bir birimize büyümek için. Hepimiz muhasebecilerde çalışıyoruz okul sonraları. Daha büyümeden defteri kebiri yazıyoruz inci gibi dokuyarak. Özlemlerimizi, aşklarımızı, geleceğimizi harmanlamışız hayatımın en güvenilir dostluklarında.

Arabesk ve lümpen zamanlar bizimkisi, olgunlaşan gençlik damarlarımıza dolan. Yaşamın bütün belirsizliklerinde, sığındık birbirimizin şefkatli yüreğinin gölgesine. İş sonrası birimizin iş yerinde buluşup Köpeköldüren şarabını kırık leblebiyle meze yaptığımız zamanlarda acılarımızı koyardık bardaklarımıza. Hiç sebepsiz bir birimizin hüzünlerini koyar bohçamıza öyle giderdik evlerimize.

İlk şarabımı onlarla içtim, ilk kahveye gitmeyi ve kağıt oynamayı onlardan öğrendim. İlk barak türkülerinde “kınalı gelin”e ağıt yakıldığını onlarla öğrendim. Arkadaşlarımın platonik aşklarının kavuşulmazlığına ilk onlarla hüzünlendim.

Hayri kabına sığmaz bir dost. Kontrol edebilene aşk olsun. Okuldaki her disiplin soruşturmasında mutlaka birimiz olurdu. Hayri hep başrolde. Kafayı çektiğimiz arabesk gecelerde bana eve kadar eşlik etmeden gitmezdi evine.

Haylaz bir grubuz ama hepimiz hem çalışıyor hem de okuyoruz. Zehir gibi muhasebecileriz. Aslında bütün haylazlıklarımızın merkezinde insan var…. vicdan var…

Cafer aramızda ailesi ile yaşamayan tek arkadaşımızdı. Ek iş olarak terzilik yapardı. Beraber okulun futbol takımında oynardık. Ailesi ile kopuktu. Babası Almanya’daydı ama pek yardım etmezdi. Düztepe yokuşunda babası bir inşaat başlatmış ama bitirmemişti. Duvar, cam yok binada. Cafer üst katta bir odayı çevirmiş orada kalıyor. Çok asiydi. Asla yardım kabul etmezdi. Bazan uykuda kalır okula gelmezdi. İş edindik kendimize. Her gün uğrar alırdık.

O koşullarda bir çoğumuz gibi Cafer de üniversiteyi kazandı. Öğretmen olacaktı. Ben İstanbul’a gittim. Cafer, Uğur, Ramazan Ankara’ya gittiler. Bir kaç sefer görmeye gittim Cafer’i. O da bana geldi İstanbul’a kız arkadaşıyla. Çok mutlu olmuştum. Sarayburnu’nda bir fotoğrafımız var. Kız arkadaşı Adile ikimizin arasında, ikimizde elinden tutmuşuz da öyle poz vermişiz. Öyle içten ve dostça sarmışız ki onu yüreğimize, sanki Cafer’in geleceğini tutmuşuz sıkı sıkı. Sonra ben okul bitince Londra’ya geldim. O Ege’de öğretmenlik yapıyordu. Koptuk bir dönem. Telefonumu Hayri’den almış; aradı bir kaç sefer. Ege’ye gel rakı içelim dedi. Bir türlü gidemedim.

Yıllar sonra bir Antep ziyaretimde Hayri söyledi: Cafer ölmüş dedi. Yüzüm tutmadı sormaya nedenini görmeye gidemedim diye. Hayat işte… Yaşanan bütün güzellikler hep kalıyor anılarımızda.

Lise yılları insan kişiliğinin oluştuğu, vicdani terazisinin ayarlandığı yıllar oluyor.

Lisede muhteşem bir mesleki eğitim aldık. Üniversite yıllarımda muhasebe ve vergi derslerinden hep başarılı notlar aldım. Meslek hocalarımız bir çok profesörden daha bilgiliydi. Bize sadece muhasebe öğretmediler, vergi ve maliye politikalarında da oldukça değerli bilgiler verdiler.

Hocalarımızdan yaşama dair çok şey öğrendik. Orhan Yalkın en ilginç öğretmenlerimizden birisiydi. Biz ona”Orhan aga” derdik. Mesleki bilgisinin derinliğinin ötesinde bir yaşam koçuydu. Attığı her adım bir dersti bizim için. Öğrencilere iş bulurdu. Ailesinden ayrı bir öğrenciye üniversite okuttuğunu hepimiz bilirdik de o mütevaziliğinden tek kelime etmezdi. Katı, disiplinli görüntüsünün ardında dünyayı tartan bir yüreği olduğu için hep ona ve onun şahsında bütün öğretmenlerimize çok saygı duyduk…

Tutkulu olduğum futbolu ilk Antep’de yaşama geçirdim. Eskiden Antep’in her semtinde yerel futbol ligleri vardı. Biz de kardeşim Salman’la Olimpiyat Spor’da oynamaya başladık. O kaleci, ben ise son adam oynuyoruz. Sonrasında Cengiz Topel’de, Düztepe’de, Umut Spor’da top oynadık.

Lise’de son yıllarım. Kardeşimle Antepspor’un seçmelerine katıldık. Sakıp Özbek hocamız. İlk seçmede aldı bizi takıma. Okul sonrası haftada üç gün Kavaklık’ta antremana gidiyorum. Aç gittiğim antremanlarda canım çıkıyor. Antremanlarda Sakıp hoca hep beni santrafor olarak deniyor. O sıra Bekir sakat belli ki beni hazırlıyor onun yerine. Her antrenmanda golüm var ve çok heyecanlıyım. Antreman sonrası Düztepe’ye kadar yürüyorum. Yolda yürürken bütün sokaklarda yürüyenler doksana taktığım gollere ayağa kalkan onbinler gibi geliyor bana. Düşlerimde her gün tarih yazıyorum yeşil stadların büyülü atmosferinde.

Üniversite’yi kazanınca Sakıp hoca “Oğlum kalırsan iyi bir futbolcu olursun ama bir dönem için. Ama üniversiteyi bitirirsen hayatın kurtulur” dedi. “Git okuluna” dedi bana. Dondum kaldım öylece. Haklıydı hoca. Sanki ben boş kaleye gol atmak üzereyken golü kaçırmayayım diye bütün tribünler susmuştu. Boş kaleye topu dışarı atmıştım. Bir daha o tribünler ayağa kalkmadı düşlerimde. Sustular sonsuzlukta…

Babam hep polis, asker olmamızı isterdi. Yüz yıllardır yaşadığımız topraklarda bir tane devlet memuru görmemiş dedelerimiz. Devletin yüzünü hep Jandarmayla, polisle tanımışlar. Devlete sırtımızı dayarsak kurtuluruz diye düşünüyor. Onun için abimin biri polis oldu. İki abim Irak- İran savaşı süresince Irak’ta çalışmaya gittiler gençliklerini savaşa mevzi yaparak. Büyük abimin eşi ve cocukları Buket ve Erkan kaldılar geride bıraktığı özlemlerinde.

En küçüğümüzü 14’ünde askeri okula yolladık “kurtulsun” diye. Neden, niçin diye sormadan. Kim bilir kaç gece, cocuk olarak gittiği askeri okulda gözyaşlarını gömdüğü yastıklarda özlemlerini kuruttu bir gün gider alırız diye.

Yıllar sonra kardeşim emekli olduktan sonra Londra’dan ailece abimin 14 yaşındaki kızını alıp Ankara’ya gittim. Abimin kızı ilk ayrılıyor ailesinden. Gece oldu kuzumun göz yaşları dinmiyor. Kardeşim oturdu yanına. Aldı kucakladı onu. “Abi işte beni de askeri okulun kapısında bırakıp gittiklerinde ben de 14 yaşındaydım” dedi. Otuz yıllık acısının izlerini gördü yeğenimin inci tanesi gözyaşlarında. Yüreğim çizildi o gece. Ne zaman 14 yaşında bir çocuk görsem kardeşimi askeri okulda ziyaret ettiğimde ardımdan bakışı gelir aklıma da hâlâ yüreğim kanar.

Aslında biz Antep’e göçtük ama yerleşemedik. Bütün aile dağıldık, savrulduk yaşama tutunmak için dört bir yana. Ben de üniversiteye gidince babam, annem ve kardeşim Salman kaldı Antep’de. Salman yalnız kalarak ödedi bedelini göçümüzün. Biz onları yerleştirip dağıldık. Bizim için de tatillerde aile ziyareti yaptığımız bir şehir oldu Antep.

Artık üniversite yılları başlayacaktı. Üniversiteyi kazandığımda teyzemin küçük oğlu Devriş yanıma sokulur “Abi hele de bana sen okuyup ne olacaksın?” diye sorardı. Bende hep “adam” olacağım derdim. O küçük yaşta erken büyüyüp ailenin bütün sorumluluğunu alıp “güzel adam” oldu ama ben hala iyi adam olmanın uğraşına devam ediyorum…

1 Yorum

  1. Sevgili dostum, yazını okudum. Güzel yazıyorsun. Sana sen diye hitap ediyorum çünkü aynı lisede muhtemelen karşılaşmış, beraber top oynamış aynı bahçeyi arşınlamışız. Yazındaki sıcaklık beni bir kez daha emirgana, ticaret lisesinin bahçesine götürdü. Ben de şu anda Paris Başkonsolosluğunda Türkçe öğretmeni olarak çalışıyorum. İlahiyat ve Sosyoloji okudum. Senin gibi başarılı arkadaşları görmek beni mutlu ediyor. Selametle kal…
    e-mail’im farukaltuntasparis@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.