Ağaçların, kuşların, derelerin ve dağların kaderi artık tek adamın elinde!

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Türkiye’nin korunan alanlarının kaderi, yargı kararlarına rağmen sit alanları üzerinde külliye ve yazlık saray inşa ettirip, siyasi yaşamı boyunca koruma kurullarına gösterdiği tepkilerle anımsanan bir lidere teslim edildi. Bundan böyle 1980’lerdeki büyük rant saldırısından kurtulabilen ve yağmada sona saklanan en değerli lokmaların gözlerimizin önünde paraya çevrilmesini izleyeceğiz…

Türkiye’nin korunan alanlarıyla ilgili yasal düzenlemeleri belirleyen yönetmelikte yapılan değişiklikler, koronavirüs (Kovid-19) salgınının toplumda büyük bir korku ve paniğe neden olduğu dönemde, 16 Mart’ta Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe girdi. Tüm dünyada doğal alanların yok edilmesiyle virüslerin ortaya çıkması arasında doğrudan bir ilişki olduğu yönündeki bilimsel görüşler tartışılırken Türkiye’nin doğal koruma alanları üzerindeki baskıyı artıracak olan bu değişiklik gündemde yeterince tartışılmadan uygulamaya konuldu. Yönetmelikte yapılan en önemli değişikliklerden biri ise, korunan alanların tespit ve tesciliyle ilgili son sözün Bakanlar Kurulu yerine ‘Cumhurbaşkanı’nın söyleyecek olması. Başkanlık sisteminin getirdiği yönetsel değişikliklerin doğal alanlar açısından en çarpıcı yansımalarından biri olan düzenlemeyle, korunan alanların geleceği, geçmişte sit alanlarına yönelik eleştirel tutumuyla defalarca gündeme gelen Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eline teslim edildi. Ancak Erdoğan’ın özellikle Başbakanlığı döneminde sit alanlarıyla ilgili yaptığı açıklamalar, bu konudaki karnesinin hiç de parlak olmadığını gösteriyor.  

Türkiye’nin gündemdeki koronavirüs salgını nedeniyle evlere kapandığı bir dönemde ülkenin tüm doğa koruma alanlarını ilgilendiren bu önemli yönetmelik değişikliği yeterince tartışılamadan yürürlüğe girdi.

KORUNAN ALANLARLA İLGİLİ YENİ DÜZENLEME EN ANLAMA GELİYOR

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın uzun süredir yürüttüğü, doğal sit alanlarının yeniden adlandırılmasına yönelik çalışma kapsamında ekolojik temelli raporlar hazırlanarak söz konusu alanların sınırları, nitelikleri ve dereceleri yeniden belirleniyor. Ülke genelinde sürdürülen çalışma kapsamında birçok ilde bulunan doğal sit alanlarında yapılan değişiklikler tamamlandı. Buna göre daha önce I. II. ve III. Derece doğal sit alanı olarak ayrılan doğal alanlar, “Kesin Korunacak Hassas Alan”, “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ve “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak yeniden adlandırıldı. Bu kapsamda kimi korunan alanlarda yerleşim yerleri ve insan baskısı yüzünden niteliğini kaybeden korunan alanlar sınır dışına çıkarılırken, barındırdığı kaynak değerler yönünden korunması gerektiği düşünülen alanlar ise koruma sınırına dâhil edildi.

EN DEĞERLİ PARÇAYI BÜTÜNDEN KOPARIP RANTA ÇEVİRMEK

Bu konudaki yeni yaklaşım, kaynak değerler bakımından zengin olan ve koruma kıstasları açısından hassas olan doğal alanlar mutlak koruma alanı olarak ayrılırken, bu alanların dışındaki bölgeler ise derecesine göre yapılaşmaya ve yatırımlara, hatta madencilik gibi yıkıcı faaliyetlere açılıyor. Bir başka deyişle iktidarın koruma konusundaki yaklaşımı, en değerli alanı ait olduğu bütünden koparıp, geri kalan alanları bir tür rant aracı haline getirmek.

KORONA GÜNLERİNDE YÖNETMELİK DEĞİŞİKLİĞİ YAPILDI

Doğa koruma alanlarından elde edilecek rant sepetinin içinde turizmden enerjiye, endüstriyel balıkçılıktan konuta birçok seçenek bulunuyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca yapılan yönetmelik değişikliğinin en çok tartışma yaratan maddelerinden biri de, milli menfaatler gibi muğlak bir tanımla korunan alanlarda bölge komisyonlarının alacağı kararla madencilik yapılabilecek olması. Bu uygulamanın koruma ilkesine ve bütüncül koruma anlayışına ters olduğu belirtilirken ilgili yasalara da aykırı olduğu görüşü savunuluyor. Türkiye Ormancılar Derneği, Anayasa’ya ve koruma ilkelerine aykırı bulunan yönetmelik değişikliğini yargıya taşıdı. Mili Parklar Eski Genel Müdürü ve Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı Avukat Hüsrev Özkaya ile yaptığımız söyleşiyi de içeren haberimizde yönetmeliğe ilişkin detayları bulabilirsiniz: https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2020/04/30/korunan-alanlari-yagmaya-acan-yonetmelik-yargiya-tasindi/

BAKANLIĞIN EMİR KULU OLAN KOMİSYONLAR NEYİ KORUYACAK?

Bakanlığın merkez ve taşra teşkilatlarında görevli personelden oluşturulan bölge komisyonlarının bağımsız ve özerk yapıda olmaması, alınacak kararları da tartışmalı hale getiriyor. Komisyonların oluşumunu düzenleyen yönetmeliğe göre Bakanlık her yıl komisyonları yenileyebiliyor ancak sivil toplum örgütü ya da meslek odalarının temsilcileri müdürlüklerin daveti olursa yalnızca ‘gözlemci’ sıfatıyla karar toplantılarına katılabiliyor.

Yeni yönetmeliğe göre örneğin Antalya’nın dünyaca ünlü kıyılarında ya da Doğu Karadeniz yaylalarındaki doğal sit alanlarında ‘milli menfaat’ gerekçe gösterilerek bakanlığın emir kulu olan bölge komisyonlarının alacakları kararlarla madencilik yapılabilecek. Ormanlar, su kaynakları ve doğal yaşamın bütünü başta olmak üzere çevre insan sağlığı koruma ilkelerine ve Anayasa’ya aykırı biçimde zarar görecek.

KORUNAN ALANLARDA ARTIK SON SÖZ CUMHURBAŞKANINDA

Değiştirilen yönetmelikte daha önce ‘Bakanlar Kurulu’ olarak yer alan ifadeler, ‘Cumhurbaşkanı’ olarak değiştirildi. Bir başka deyişle korunan alanlarla ilgili son sözü söyleme yetkisi çoğulcu bir yapı olan Bakanlar Kurulu yerine, tek bir kişiye, Cumhurbaşkanı’na devredildi. Türkiye’nin son yıllarda çevre ve doğa koruma politikalarıyla ilgili aldığı kararların, korumadan çok kullanıma yönelik olmasına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle Başbakanlığı döneminde sit alanlarıyla ilgili yaptığı açıklamalar da eklenince durumun gelecek açısından çok da parlak olmadığını söylemek mümkün.

SİT’LERDE KÜLLİYE VE YAZLIK SARAY YAPTIRAN ERDOĞAN’IN KARNESİ

Doğa koruma statüsünde değişikliğe gidilerek Marmaris Okluk Koyunda yaptırılan ve kamuoyunda ‘yazlık saray’ olarak anılan ‘Cumhurbaşkanlığı Devlet Konukevi ve İskele Projesi’, hem doğal sit alanı hem de Özel Çevre Koruma Bölgesi niteliği bulunan koruma öncelikli bir bölgede inşa edildi.

BİR SİT KIRICILIK ÖYKÜSÜ: ‘GÜÇLERİ YETİYORSA YIKSINLAR’

Ankara Atatürk Orman Çiftliği bünyesinde, doğal ve tarihi sit alanı olarak korunan arazinin niteliği değiştirilerek ‘Başbakanlık’ binası olarak inşasına başlanan ancak zamanla bugün Cumhurbaşkanlığı Külliyesine dönüşen yapı topluluğu da bir tür ‘SİT’ kırıcı politikaların sonucu olarak ortaya çıktı. Mahkemenin söz konusu arazinin sit statüsünün iptaline ilişkin kararın yürütmesini durdurmasının ardından konuşan dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hukuksuz olarak yaptığımız hiçbir şey yok. Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de gidip oturacağım” açıklamasında bulunmuştu. Daha fazlası için: (Erdoğan: Güçleri yetiyorsa yıksınlar)

URLA VİLLALARI İÇİN SİT DERECESİ 1’DEN 3’E DÜŞÜRÜLDÜ

Erdoğan ailesinin zaman zaman tatilini geçirdiği, İzmir’in Urla ilçesine bağlı Zeytineli köyündeki sit alanında bulunan villa da Türkiye’nin gündemine sık gelen korunan alan haberlerine konu olmuştu. İş insanı Latif Topbaş’a ait olduğu bilinen villaların bulunduğu bölgenin sit derecesi, 1’den 3’e düşürülmüş, mahkeme ise bununla ilgili kurul kararının yürütmesini durdurmuştu.

SİT KAVRAMI VE KORUMA KURULLARIYLA KAVGALI BİR SİYASİ FİGÜR

Ancak bugün değiştirilen yönetmelikle birlikte doğal sit alanlarının belirlenmesi konusundaki son sözü söyleme yetkisini elinde bulunduran Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korunan alanlarla ilgili olarak gündeme gelmesi yalnızca bunlarla sınırlı değil. Erdoğan’ın çevrecilere ve doğal sit alanlarına ilişkin gösterilen koruma reflekslerine karşı yaptığı eleştirilerden bazılarını anımsamak bugün doğal koruma alanlarının nasıl bir anlayışın insafına bırakılmış olduğunu özetleyebilir…

‘BEN ÇEVRECİNİN DANİSKASIYIM’

Ağustos 2008’de memleketi Rize’de konuşan dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, çevrecilerin boş vakitlerini değerlendirmek için bu işi yaptıklarını öne sürerek, “Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim” dedi. (23 Ağustos, 2008)

İKİZDERE’Yİ SİT İLAN EDEN KURULA: ‘BUGÜNE KADAR NEREDEYDİN?’

Türkiye’de HES furyasının hızlandığı dönemde yıkımın hedefindeki doğal cennetlerden biri olan Rize İkizdere’nin sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmasını eleştiren dönemin Başbakanı Erdoğan, Balıkesir’in Bandırma ilçesinde bir enerji santralinin açılışında koruma kurulu üyelerine sert tepki göstermişti. Konuşmasında, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun Rize’deki İkizdere Vadisi’ni SİT alanı ilan etmesini eleştiren Erdoğan, “Değerli arkadaşım sen bugüne kadar neredeydin yahu? Bugüne kadar oraları niçin SİT alanı ilan etmediniz de şimdi HES çalışmaları başlayınca kalktınız buraları SİT alanı ilan ediyorsunuz?” ifadelerini kullandı. (23 Ekim, 2010)

İMAM HATİPLİLER TÜRKİYE’Yİ YENİ BAŞTAN İNŞA EDİYOR

Memleketi Rize’de yaptığı bir başka konuşmada, İmam Hatip okulları mezunlarının Türkiye’yi yeni baştan inşa ettiğini savunarak,’Çünkü biz Ferhat’ız. Ve milletimize ‘Aslı’ nazarıyla bakıyorduk. Ferhat Aslı’ya ulaşmak için nasıl dağları deldiyse, biz de millete ulaşmak için dağları deliyoruz” dedi. (13 Kasım, 2012)

Erdoğan’ın bu konuşmasında ünlü aşk hikayelerinde, Ferhat ile Şirin ve Kerem ile Aslı olarak anılan kahramanları karıştırması dikkat çekiyordu.  

ERDOĞAN’IN 15 YAŞINDAKİ AĞAÇ FİDANI EVLENDİRME FİKRİ

Erdoğan’ın 4 Aralık 2012 tarihinde AKP Kadın Kolları tarafından hazırlanan ‘Ak Kadınlar Ormanı’ projesinin 81 ilde eşzamanlı olarak gerçekleştirilen fidan dikim törenineki sözleri ise oldukça çarpıcıydı. Erdoğan,  törende yaptığı konuşmada “Bunlar fidan olmaktan çıkmış, ağaç olmuş. 15 yaşındaymış, yakında evlendireceğiz” ifadelerini kullanmıştı.

ZEYTİNBURNU KULELERİ: ‘SAHİBİYLE 5 YILDIR KONUŞMUYORUM’

İstanbul Zeytinburnu’nda yükselen ve şehrin silüetini bozan ‘Onaltı Dokuz’ isimli kulelere tepkisini dile getiren Erdoğan, “Sahibiyle konuştum. Tıraşlayın dedim. Ama hiçbir şey yapmadılar. O yüzden çok kırıldım, 5 yıldır konuşmuyorum” dedi. (18 Nisan, 2013)

‘ÜÇ-BEŞ ÇAKAN ÇÖMLEK MARMARAY’I DÖRT YIL GECİKTİRDİ’

Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde sit alanlarının yatırımların önündeki engel olarak görüldüğü açıklamalarından en dikkat çekici olanlarından biri de Marmaray projesinin inşaatı sırasında İstanbul Yenikapı’da  ortaya çıkan tarihi eserlerle ilgiliydi. Erdoğan, 29 Nisan 2013’te yaptığı konuşmada, “Bir çılgın projenin gerçekleşebilmesi için bize hendek atlattılar” ifadelerini kullanmış ve dönemin koruma kurulunun Marmaray konusundaki kararını eleştirmişti. “Üç-beş çanak çömlek Marmaray’ı dört yıl geciktirdi. Yazık değil mi, günah değil mi?” diye konuşan Erdoğan, aynı kurulun Taksim Kışlası’na onay vermemesiyle ilgili olarak da,  “Burada bir tarihi eser var, bu tarihi eseri kurul nasıl reddeder? Bu kurullar niçin var? Bu tarihi eserleri korumak için. Çanak çömleği koruyorsun da oradaki tarihi kışlayı neden korumuyorsun” ifadelerini kullanmıştı.

Marmaray’ın inşası sırasında Yenikapı’da ortaya çıkan arkeolojik kalıntılar üzerine yapılan kurtarma kazılarında, Neolitik dönemden Cumhuriyet dönemine kadar farklı kültür katmanlarına ulaşılmış, İstanbul’un tarihinin bilinende çok daha eskiye uzandığı tespit edilmişti.

ERDOĞAN’A GÖRE SİT’LER MAĞDURİYET NEDENİ

Doğal sit alanlarını bir mağduriyet kaynağı olarak nitelendiren Erdoğan’ın Mart 2014’te sit alanlarının en yoğun olduğu illerin başında gelen Muğla’da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeler ise şöyleydi: “Türkiye’de 2 bin civarında doğal SİT alanı var, bu alanların yaklaşık 200’ü Muğla’da. Ön değerlendirme çalışmalarımız tamamlandı, inşallah önümüzdeki 1,5 yıl içinde üniversitelerimizle işbirliği halinde, ekolojik temelli bilimsel çalışmaları da bitireceğiz. Bu alanlara ilgili vatandaşlarımızın mağduriyetine yol açan keyfi uygulamalara son vereceğiz. Olur olmaz her yeri SİT alanı ilan edip koruyamamak ve vatandaşımızın mağduriyetine yol açmak yerine gerçek, doğal SİT alanlarını belirleyip dünya standartlarında bir koruma sağlayacağız.” (2 Mart 2014, Muğla)

 DEVLETİN ‘KORUYAMADIK’ İTİRAFI YAĞMAYA ONAY ÜRETİYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişten bugüne konuyla ilgili yaptığı açıklama ve değerlendirmelerine başka örnekler de verilebilir. Ancak Erdoğan’ın aktardığımız son konuşmasında dile getirdiği “Olur olmaz her yeri sit alanı ilan edip koruyamamak” ifadeleri, devletin en üst düzeyinden yapılmış bir itiraf olarak bir gerçekliğin altını çiziyor. Geçmişte birçoğu ilan edildikleri dönemin teknik ve bilimsel olanakları ölçüsünde değerlendirme ve alan belirleme yönünden bazı eksiklikler taşısa da, ağırlıklı olarak rant ve yağmadan doğal/kültürel mirası koruma refleksiyle oluşturulan sit alanlarının yönetilmesiyle ilgili büyük sorunların olduğu da bir gerçek. Alan korumacılığın yerel halktan soyutlanması ve daha çok yasaklamanın bir yöntem olarak görülmesi, sit kavramının halk nezdinde genel olarak negatif bir algıya dönüşmesine neden oldu. Bu algıyı tersine çevirecek politikalar üretmekte epeyce geç kalınmasının yanında kamuoyunun sitlere yönelik olumsuz ve yer yer düşmanca bakışı, iktidar eliyle sit alanlarının yağmalanmasına yönelik adımlarda bir onay üretme mekanizmasına dönüştürüldü. Özetle bir alanın sit derecesi düşürülmesi ya da hepten kaldırılması gündeme getirildiğinde, buna en çok sevinenin o sit bölgesinde yaşayan yerel halkın olması doğa üzerindeki baskıların ve yağmanın artmasına yönelik girişimlere karşı gösterilecek reflekslerin cılız kalmasına ya da hiç oluşmamasına neden oldu.

SON SÖZÜ SÖYLEMESİ GEREKEN BAKANLIKLAR İLK SÖZÜ SÖYLÜYOR

Koruma politikalarındaki tutarsız ve çok başlı anlayışın bir başka örneği de enerji ya da madencilik konusunda yatırımcılara lisans verme yetkisi bulunan bakanlıkların, sıralamada en başta yer almaları. Örneğin bir firma Kaz Dağlarında enerji ya da maden yatırımı yapmak istiyorsa ilk önce ilgili bakanlıktan arama/üretim lisansı ya da su kullanım hakkı anlaşmasını aldıktan sonra projeyi hayata geçirmek için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kapısını çalıyor. Bakanlık ise kimi durumda doğrudan kimi durumda da valilikler ve taşra teşkilatı aracılığı ile projenin çevreye vereceği etki-zarar hakkında ilgili kamu kurumlarından görüş sorarak ÇED süreci başlatıyor. Projenin ormanla, suyla, doğal ya da arkeolojik sit alanlarıyla kesişip kesişmediği, etkileyip etkilemediği sorusu ilk başta sorulup buna göre lisans verilmesi gerekirken bu iş en sona bırakılarak büyük sorunların ortaya çıkmasına neden olunuyor.

FETHİYE’DE KORUNAN ALANDA JEOTERMAL İZNİ ÇARPICI BİR ÖRNEK

Bunun en son örneği Muğla’nın Fethiye ilçesinde bulunan dünyaca ünlü Ölüdeniz ve Kayaköy’de bir firmaya verilen Jeotermal Kaynak Arama izni. Kamuoyunun tepkisini çeken korunan alanlardaki bu arama izninin ardından AKP Fethiye İlçe Başkanı Turgay Öztürk’ün konu hakkında yaptığı açıklama, sürecin nasıl işlediğini gözler önüne seriyordu. Öztürk, 30 Mart 2020 tarihinde Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne sunulan proje dosyasının değerlendirmeye alındığını ve ardından 11 Nisan 2020 tarihinde de Muğla Valiliği tarafından arama ruhsatı alındığını duyurdu.

AKP İLÇE BAŞKANININ AÇIKLAMASI ANLATILMAK İSTENENİ ÖZETLİYOR

Jeotermal Kaynak Arama izni talep edilen sahanın, 1982’de 1. Derece doğal sit alanı ilan edilen bölge içinde kaldığını, ayrıca Fethiye-Göcek Özel Çevre Koruma Bölgesi sınırlarında yer aldığını dile getiren Öztürk, şöyle konuştu: “Talep edilen alanların kısmen 1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 109. Maddesine göre 03.03.2020 tarihli ve 2221 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile onaylanan ve 04.03.2020 tarihli ve 31058 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak ilan edilen ‘Kesin Korunacak Hassas Alan’ kapsamında bulunduğundan, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünden uygun görüş alması mümkün bulunmamaktadır. Bu durum ana muhalefet partisi yetkilileri tarafından bilindiği halde bölgede halkımızı yanlış bilgilendirmekte ve bir takım art niyetli faaliyetler içerisinde olduklarını duyuyoruz.’’ 

BU SİT KIRICI DÖNEM GELECEKTE UTANÇ YILLARI OLARAK ANILACAK

AKP Fetiye İlçe Başkanı Turgay Öztürk’ün açıklamasında özetlediği süreç, korunan alanların kullanımıyla ilgili uygulamaların yukarıda özetlediğimiz çerçevedeki çarpıklığını ortaya koyuyor. Bir korunan alanda arama izni ve çalışma ruhsatı verilen jeotermal sondaj girişimine yönelik yöre halkının, sivil toplum örgütlerini ve siyasi parti temsilcilerinin gösterdiği tepkilerin ‘art niyetli faaliyetler’ olarak görülmesi ise iktidarın bu konudaki dilinin tepeden tırnağa değişmediğinin göstergesi. Toprağını, suyunu, ormanını, ağacını, denizini, gölünü, deresini korumaya çalışan insanların terörist ya da vatan haini olarak görüldüğü bu SİT kırıcı dönemin gelecekte ‘utanç yılları’ olarak anımsanacağı gerçeğini bir kenara not edelim.

DÜNYANIN ORTAK MİRASININ KADERİ TEK ADAMA TESLİM EDİLEMEZ

Bir siyasi iktidarın, toplumun geri kalanını saf dışı bırakarak ve devletin bütün aygıtlarını bir baskı aracına dönüştürerek yalnızca bir ülkenin değil, bütün dünyanın ortak mirası olan doğal varlıklar üzerinde denetim kurması kabul edilemez. Tek adam rejiminin dilediği şirkete ormanları, dilediğine gölleri, kıyıları ve doğal varlıkları tahsis etmesi, üstelik de bütün bunları “en çevreci iktidar biziz” sloganları eşliğinde yapması, doğa yıkımının üstüne bir de sosyal çürümeyi ekliyor. Cami ve okul avlularına, yol kenarları ve orta refüjlere peyzaj amaçlı ağaç dikmeyi çevrecilik olarak gören anlayışın doğal varlıkları ağırlıklı olarak ekonomik bir kazanç kapısı olarak görmesi çok şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, bu düşüncenin neden olduğu yıkımlara karşı yeterli refleksin gösterilemeyişi. Gösterilen reflekslerin de, son Fethiye örneğinde olduğu gibi düşmanca görülmesi.

KİMİ ÜLKELER NEHİRLERİNE ‘CANLI VARLIK’ STATÜSÜ VERİRKEN

Kimi ülkeler nehirlere ‘canlı varlık’ statüsü vererek hukuk önünde bir insanla aynı hakları tanıyor, kimisi de anayasasına doğa hakkını koyarak ekolojik anayasaları yürürlüğe sokuyor. Kimi ülkeler ise hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin asla dokunamayacağı bir yöntem ve büyük bir kıskançlıkla kıyılarını kamulaştırıyor ve gelecek için ‘dokunulmaz’ kılıyor.

SELÇUKLU’NUN KARTALI, OSMANLI’NIN ŞAHİNİ SERMAYEYE TERK EDİLDİ

Bütün bunlara bakıldığında dünyanın en önemli doğal alanlarına ve benzersiz bir biyolojik çeşitliliğe sahip olan Türkiye, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde görülmemiş biçimde Hitit ve Selçuklu kartalını, Osmanlıyı kuran Kayı Boyu’nun şahinini, Beğdili’nin kuzgununu, Kınık’ın çakırkuşunu, Bayındır’ın doğan kuşunu (sunkur), Avşar’ın tavşancıl kuşunun kaderini, yalnızca bir siyasi iktidar döneminin kaderine bağlıyor. Dağıyla taşıyla, kurduyla kuşuyla, ağacıyla suyuyla bir ülkenin coğrafyasının yangında ilk kurtarılacak nitelikteki doğa koruma alanlarının geleceği tek adam rejiminin iki dudağının arasına bırakılarak sermayenin insafına terk edildi.

SON SÖZÜ HEP DOĞA SÖYLEDİ…

Ancak binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca son sözü her zaman doğa söyledi. Şimdilerde ağacı kuşu, dağı bulutu evlerinin pencerelerinden ya da balkonlarından izlemek zorunda kalanlar yeterince kulak verirse doğanın neler anlattığını duyabilirler…

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.