AÇIK GAZETE’DEN… Çölaşan ve halimiz ahvalimiz….

Türkiye gündemine internet bile yetişemiyor. Tam kafanızda yazı kuruyorsunuz, bir başka gündem maddesi daha baskın çıkıyor… Oysa ben Hürriyet koridorlarında konuşulan Emin Çölaşan yorumundan söz etmek istiyordum ki Bekir Çoşkun’a Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tepkisi gündeme oturdu. Parantez içinde söyleyeyim Erdoğan hep böyle yapıyor. Konuşma metninin dışına çıktığında çuvallıyor, pot kırıyor…

Hürriyet koridorları dedik de… Bir koridor sohbeti aktarayım… Gazetelerden sendikaların sökülüp atıldığı dönemde Çölaşan, Hürriyet çalışanı arkadaşlarına mesaj gönderip, “Sendikadan çıkın, herşey daha güzel olacak. Ben kefilim…” demiş… Şimdi kendisi de Hürriyet’in kapısına konuldu. Hürriyet’te sendika olsaydı asıl o zaman herşey güzel olacaktı…

***

Son çeyrek asırda ulusal basın büyük baskı makineleri, büyük dağıtım ağları gerektirmeye başlayınca büyük şirketlerin çatısına girdi. Aslında bu bütün kapitalist dünyada kaçınılmaz bir süreç oldu. Küçük gazeteler ekonomik üretim yapamadıkları için piyasadan silindiler…

Eh haliyle patronu da gazeteci olan “gazete” gibi gazeteler yerlerini beyaz eşya fabrikaları gibi çalışmaya başlayan gazete şirketlerine bıraktı. Böylece genel yayın yönetmenleri menecer, servis müdürleri de ustabaşı mantığı ile çalışır, kafa emeği, kol emeği ile bir tutulur oldu.

Domino etkisiyle de kâr yani haberlerde reklam ve bağlı olunan holdinginin çıkarı, en önemli amaç oldu. Gazetelerin yayın politikası da ona göre evrildi.  Holding basını siyasi rüzgarı da hep arkasına aldı. Niye karşısına alsın ki? Böylece Türkiye’deki çoğu ulusal basın “dördüncü kuvvet” özelliğini yitirdi.

Bu süreç bütün kapitalist dünyada üç aşağı beş yukarı böyle gelişti. Ne yazık ki Türkiye’de daha vahşice yaşandı ve halen yaşanıyor. 

Örneğin İngiltere’de hukuk devletinin varlığı ve sosyal hakların gelişmişliği basın çalışanları için de güvence olmayı sürdürdü. Sendika hep var oldu. Sigortasız eleman ya da çocuk işçi çalıştırılmadı. Editöryel bağımsızlık oldu bitti korundu. Holding çatısında da olsa basın için haber değerindeki “habercilik” asıl rekabet gücü olarak görüldü. Gazeteciler özgürce yazıp çizdiler. Irak’ta öldürülen çocukların fotoğrafını basıp başbakana “Kabusun olsun!” diye manşet attılar. ABD’ye emperyalist diye haykırıp Başkan George Bush’u cahil ilan ettiler…

Yine Türkiye’ye dönersek, gazetecilerin yasal güvenceleri kağıt üzerinde kaldı. Patronun iki dudağı çalışanların yazgısını belirledi. Basın, Bizans entrikalarıyla sendikasızlaştırıldı. Güvencesiz kalan gazeteciler de geleceklerini sendikal örgütlenmede görmek yerine çeteleşme yoluna gittiler. Adına “ekip” denilen bu çeteler diğer meslektaşlarıyla kurt dalaşına girmekten çekinmediler. Hep birbirlerini daladılar. Birbirlerinin ayağını kaydırıp ekmeklerini çaldılar. Bu çetelere üye olmak için Darwin’in “Akıllı ve zeki olanlar değil, uyum sağlayanlar ayakta kalabilir” sözüne harfi harfine uymak yetiyordu… 

Bu gazeteler çatısında bulunduğu holdinglere kazandırdıkca çeteler de paylarını fazlasıyla aldılar. Bu yağlı kazanca ortak olunca da sistemin değişmemesi için elinden geleni yaptılar. Örneğin sendikanın kelimesini bile gazeteye sokmadılar. Toplumsal faydayı bireysel çıkarın üstünde tutan, haliyle kendilerine uyum sağlamayan akıllı ve yetenekli gazetecileri çemberin dışına itelediler. Her fırsatta yeniden yapılanmaya gidip çetelerini güçlendirdiler. Çete üyeleri (çetedeki hiyararşisine göre) her ay mutlaka bir kere iş dünyasının garip iş gezilerine katılıp ABD’de kumar, Afrika’da safari zevkini tattılar. Yeni yıl ve bayramlarda gelen pahalı hediyeler “racon”dan sayıldı…

Türkiye’deki çoğu ulusal basındaki bu “kraldan çok kralcı” dönem aslında 1990’ların başında başlamıştı. Bu öyle bir acımasız dönem oldu ki bir tek elma için dal kırılması olağan sayıldı. Her zaman küçük yatırımcılar borsada silkelendi. Haberlerde kadın sömürüsüne çanak tutuldu ve özel yaşama saygı hice sayıldı. İşçi ve çiftçi haberlerine sayfalar kapandı. Finans, iş geliştirme, otomobil ve holdingin faaliyette bulunduğu sektörler öne çıkan konular oldu. İlk kez “çağdaş reklam” adına köşe yazıları, reklam kutusu gibi pazarlandı. İyi gazetecilerin iyi niyetle hazırladıkları yolsuzluk ve skandal haberleri günü geldiğinde şantaj amacıyla kullanılmak üzere dosyalandı… Reklamın bir diğer adı da “sus payı” oldu. Bir holding basını, ekonomik faaliyette bulunan rakip holdinglerin haber değerindeki haberlerini bilinçli olarak görmemezlikten geldi. Hatta rakip holdingin iş yaptığı şirketlerden şahıslara (en çok sanatçılar mağdur oldu) kadar utanmazca ambargolar konuldu. Hükümetin “aman küstürmeyelim” dediği ABD ve Batı’ya karşı yumuşak bir yayın politikası izlendi.

Patronlar bu dönemde hem sermaye biriktirdi hem de kendilerinin bile hayal edemeyecekleri bir siyasi güç kazandılar… Böylece memlekette derin devletin yanına bir de “kağıttan devlet” katıldı. (Mao’nun kağıttan kaplanıyla ilgisi yok. Bu ısıran ve parçalayan cinsindendir…)

Bu “kağıttan devlet” o kadar da aç gözlüydü ki, gazetecilerin sosyal güvencesi 212 sayılı yasayı uygulamadan sinsice (neredeyse) kaldırdı. Sendikasız kalan gazetecileri sigortasız bile çalıştırmaktan korkmadı. Mahkemede hak arayan gazetecilere karşı yine kendi meslektaşlarını yalancı şahit yazdırıp “Yahu bu adamlar dışarıdan ‘telifli’ çalışıyordu” diye hakkı kötüye kullanmaktan çekinmedi… (Bu konuda ayrıntılı yazılarım devam edecek…) Bir zamanlar yapılan hizmet içi eğitim, başarıya ödül gibi kavramları rafa kaldırdı. Gazeteci olma hevesindeki idealist gençlerin emeğini sömürüp meslekten soğuttu. Mesleğe gönül vermiş iyi gazetecileri canından bezdirdi, kendisine yabancılaştırdı.

Gazetecileri işten kovma yöntemi ise diğerlerine “ibret” olsun niteliğindeydi. Koltuğunu koruyanlar, gidenlere mezbahada kesilme sırası bekleyen koyunlar gibi şaşkın ve koyun koyun baktılar hep. Kovulanlar, bazen kovulduklarını işe geldiklerinde dijital kartlarını açmayan turnikeden anladılar. Siyah çöp torbasında eşyaları müracaata bırakıldı. Ya da kovacakları gazetecilerin önce bilgisayarındaki şifreyi değiştirip sonra muhasebeye çağırdılar. Kovulanlara dış kapıya kadar güvenlik görevlileri eşlik etti. Koyun bakışlı arkadaşlar, teselli için ertesi günü “yemek zamanı” sessizliğini bekledi. Birbirlerine rakip holding basını, birbirinin işten attığı gazetecileri işe almamak için anlaştı.

2001 Krizi her ne hikmekse yalnızca gazetecileri vurdu ve “kağıttan devlet” yalnızca İstanbul’da 3 bin 500 gazeteciyi kovarak yeniden yapılandı. Çeteler de böylece aralarındaki çürükleri ayıklayıp saflarını sıklaştırdı tabii. İşsiz gazeteciler ne yapacakları şaşırmışlardı. Bir yandan gelirleri sıfırlaşmış öte yandan devalüasyonla giderleri katlanmıştı. İş aramak ise kara mizah gibiydi. Bazı gazeteciler iş ararken rendevu alamadıkları arkadaşlarını görebilmek için gazeteci cenazeleri takip etmeye başladı… Ne kötü bir çark ki işsiz gazeteciler ordusu bile patronların elini güçlendirdi. Patronlar hem koltuğunu koruyan çalışanlarını “Haline şükret!” diye terbiye ettiler, hem de ellerinin altında “kullanılmaya hazır” ucuz işgücü yarattılar…

Kağıttan devletin çıkar ortağı siyasi otorite bu haksızlıklara hep sessiz kaldı… Patron kuklalarının su başlarını tuttuğu çoğu gazetecilik örgütlerinden de hayır gelmedi… Sivil toplum kuruluşları, radikal sol, sendikalar, kendisinden muhalefet beklenen muhalefet partilerinden çıkan cılız eleştirileri ne yazık ki kendileri bile duyamadı. 2001 Krizi’nde doruğa çıkan işşiz gazeteci tepkisi yine sendikal örgütlenme olmadığı için süreç içinde söndü gitti.

“Onca işsiz gazetecilere ne oldu?” diye sorarsanız, bazı iyi gazeteciler havlu atıp sektör değiştirdi, bazıları süreç içinde iyi kötü demeden bir gazeteye kapağı attı. Yine iş bulabilenlerin bazıları da o kara günleri bir daha yaşamamak için “terbiyeli” eleman olarak bir çeteye kaynak yapmayı tercih etti. İşsizlerin bazıları da bütün bu kirliliğe inat internette beyaz bir sayfa açıp gazeteciliği tadmak ve hayata geçirmek istedi. Bu zorlu ve yorucu olmasına karşın yarını temsil eden “alternatif” bir yol oldu…

Bu kağıttan devlet o kadar gaddar bir çember kurdu ki mafya acımasızlığında tetikçi kalemlerini kullandı. Günü geldiğinde ya da gerektiğinde bu tetikçilerini bile gözünü kırpmadan çemberin dışına attı…

Bu kağıt devlet kendi korkusunu da kendisini yarattı. Gazeteler kışlalara döndü. Kapılarda otomatik silahlı güvenlik görevlileri, girişte dijital kontrol noktalar oluşturuldu. Gazete içinde servisler arası geçiş bile kimlik kartlarıyla yapılmaya başlandı… Eski pehlivanlar, keskin nişancılar ve dudak okuma uzmanları kağıttan devletin silahlı güçleri oldu. Patronlar ve şürakası çift korumalı ve zırhlı araçlarla (hatta helikopterli) dışarı çıkabiliyordu artık…

***

Çölaşan diyorduk, lafı nerelere getirdim… Çölaşan eğer arkadaşlarına “sendikadan çıkın!” demişse “Yanlış ata oynamış” derim… Sendika bir gün kendisine de lazım olacaktı… Onca laf ebeliğinde bu kadarını düşünmesi gerekirdi…

***

İşte böyle bizim halimiz ahvalimiz değerli okurum… Anlattıklarım canınızı sıkmış olabilir ama gelecek günlerde anlatacaklarım hoşunuza gidecek… Dünyada ilk kütüphanenin ilk cumhuriyetin kurulduğu bu coğrafyada gecenin gündüzü, karanın beyazı olduğu gibi “kağıt devlet”e karşı alternatif bir medya doğuyor…

______________

NOT: Gazeteci abimiz eski Hürriyetçi Sezai Bayar, Açık Gazete okurları için çok hoş 2 yazı dizisi hazırladı. Çölaşan Vak’ası ve Bekir Vak’ası… Bayar’ın eski dostları olan sözkonusu iki köşe yazarının son günlerindeki perde arkasını okumanızı öneririm…

BİR BAŞKA ÖNEMLİ NOT DAHA: Sevgili dostum Ender Erturan’ı 1996’nın 26 Ağustos’unda yitirmiştik. Londra Hürriyet’in haber sorumlusu olarak kendi uçağı ile gittiği Manchester’dan dönerken uçağı düşmüştü. Ender henüz 27’sindeydi… Onu her zamanki gibi hasretle anıyorum…

Önceki haberTürbanı kaşımayalım…
Sonraki haber‘TSK’nin adadaki varlığı tartışılmaz’
Faruk Eskioğlu
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here