Aşk değişmeyince ölür

PAYLAŞ

Bundan birkaç yıl önce beni Anadolu kentlerinden birine aşk konusunda bir konuşma yapmaya çağırmışlardı. Toplantıyı düzenleyenler üniversiteden arkadaşlarımızdı. Sorularla epeyce uzayan konuşma akşamüstüne doğru son buldu. Sağolsunlar, dostlar beni akşam yemeğe götürdüler. Yemekte epeyce kalabalıktık. Hepsi değişik uzmanlık alanlarından çok tatlı çok candan insanlardı. Akşam dinlenmek için daha başka konulardan hatta havadan sudan konuşuruz diye düşünmüştüm. Onlar gene sözü aşk’a getirdiler. Belli ki gündüz yaptığım konuşmada onlara ters gelen bir şeyler vardı. Onlara ters gelen aşk’ın kendisiydi aslında. Çoğu belli ki aşkın yalnız adını biliyordu. Aşkı evliliğin içine sığdırmamı, yasal ölçülere oturtmamı istiyorlardı. Aşkı evliliğin karşıtı gibi görüyorlardı. Bu durumda aşk çok uzun sürmemek koşuluyla evliliğe hazırlık evresi diye düşünülebilirdi. Ben aşkın evlilikle bir ilgisi olmadığını anlatmak istemiştim. Bu onlara ters geliyordu. Onları en başta tedirgin eden de aşkın kural tanımaz oluşu ve toplumdışı özellikler göstermesiydi. Hepimizin çocuğumuz vardı. Bu temiz insanların aşk adlı kirli suda boğulmasını ister miydik?
Tartışma gece boyu sürdü. Sanki yaşamın kurallarını ben koyuyormuşum gibi dostlar bana öfkeleniyorlardı: “Hadi artık inatlaşma. Sen de insana saygısı olan birisin. Şu aşk denen şeyin boynuna şu ince tasmayı geçiriver. Geçir ki gençlerin başına bir şey gelmesin. Çocuklarımızı ne güçlüklerle büyüttüğümüzü sen de biliyorsun. Yazık değil mi bu temiz varlıklara.” Sonunda benim de arkadaşım olan değerli kişi geceyi şöyle bağladı: “Aşk diye bir şey olabilir, ama biz evlilikten yanayız.” Ben ses çıkarmadım artık. Dileklerini gerçeklikler olarak gören kimselere bazı şeyleri anlatamazsınız. Bu son derece iyi niyetli aile babaları ve aile anaları yaşamlarını dingin bir zeminde kurmuşlardı: okullarını bitirmişler, belki bir yazlık ev edinmek için bir kooperatife katılmışlar, bu arada akademik ortamlara girmişler, bu ortamlarda yükselmişler, otomobillerini almışlar, evlenmişler, çocuk yapmışlar, kısacası mutluluğu bulmuşlardı. Ancak hemen hepsinde bu mutluluk adlı garip şeyi içine sindirememiş olmanın sıkıntıları var gibiydi. Belki de hiçbiri aşk denen ateşli çemberden atlamamış, birini ölesiye gün yirmi dört saat düşünmemiş, sevdiğinin yakınlarından kötü sözler işitmemiş, ayrılığın gerginliği içinde sabaha kadar ağlamamıştı. Aşk dedikleri gerçekten ne olabilirdi ki? Yanlış bir şey olduğu kesindi ama…
Ahmet Haşim’in yazılarını yıllar sonra yeniden okurken o taşra kentinde yaşadığım tartışmalar geldi aklıma. Aşkla ilgisi olmayan insanların oluşturduğu bir toplumda şairin şu satırlarları bizi düşündürmüyor mu? Ahmet Haşim aşk uğruna kendini öldüren gençlerden sözederken şöyle diyor: “Aşkın zedelediği bin türlü talihsizler içinde en çok bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Zira bu zavallılar bilmiyorlar ki birbiriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir. Üstadım Gourmond’un dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunlar dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. İbadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. Hükümetler polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Halbuki evlilik, bir şehir müessesesi, bir emniyet tertibatıdır. At cambazhanelerinde musiki çalan ve fokstrot oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş zararsız aslan orman canavarına göre neyse aşka kıyasla da evlilik odur.”
Şu yaşadığımız ilginç toplumda ben aşkla evliliği birbirine karıştırmadığı gibi bu ikisini apayrı şeyler olarak gören ikinci bir kişiye raslamadım. Özellikle kadınlarımız evliliğe candan yürekten hazır oldukları için aşka yani evlilik öncesi güzelliklere de hazırdırlar. Aşkın çok uzatılmaması gerektiği konusunda halkımızın inancı da tamdır: aşk bitmeden evliliğe kapağı atmak ve belediyecinin defterine törenle imzayı basmak gerekir. Ahmet Haşim şöyle diyor: “Aşk geçici evlilik ise daimidir. Evliliği aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür. En eski edebiyattan en yenisine kadar her dilde şiirin konusu zevce değil sevgilidir, hayaller ve semboller hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanı zevce ve konusu evlilik olan hikayeden daha tatsız ne olabilir?”
Biz evlilere sonsuz mutluluklar dileyelim. Evlilik gibisi var mı?

CEVAP VER