Aşk eski bir yalan…

PAYLAŞ

şarkısı  vardı; “Aşk eski bir yalan” diye başlayıp ve “Adem’le Havva’dan kalan / Aşk eski bir yalan / Hayatıma dolan / diye devam eden ve şimdi bizlere nostalji rüzgarları estirerek, alıp bir yerlere sürüklercesine götüren, zaman tünelinin içerisinde tadı doyumsuz yolculuklara çıkaran güzel şarkılardan her birinde yaşadığımız duygusal anlamdaki boşalmalarımızda olduğu gibi, güzellikler yaşamamıza neden olan şarkı ve şarkılar…


Yani bir anlamda da “Çoktan unuturdum ben seni çoktan!/Ah o şarkıların gözü kör olsun” diyerek avunurcasına…


***


Aşk dediğimiz şey! Yoksa gerçekten yalan rüzgarından ibaret bir şey mi? Artık bundan sonra aşka inanmayalım, aşka gönül vermeyelim, bir sarı saçı okşayıp kanmayalım ve o aslında bir göldedir bir hayaldir mi diyelim?


Artık şarkılardan bilmem kaç kere fal tutmayıp, kahve fallarında hayırlı kısmetler aramayalım mı?


Bir türlü vazgeçemediğimiz  fallar için  söylenen; “fala inanma ama falsız da kalma” deyimi yerine, bundan sonra “aşka inanma ama aşksız da kalma” deyimini mi kullanalım?


İşte dostlar, bir “Sevgililer Günü”nü daha geride bırakırken; kafamın allak-bullak olmasına neden olan duygu ve düşüncelerimi  mantığımın kör testeresine sürte sürte doğramaya başladım.


“Aşk” ve “Sevgi” adeta iç-içe geçmiş, zaman zaman birbirine baskın çıkan, hangisinin daha üstün ya da ağır bastığı ikileminin yaşanılmasına neden olan ve iki farklı elementin birleşimindeki kimyasal etkileşim sonucu yeni bir alaşımın meydana gelmesinde olduğu gibi, insanın vücut kimyasını etkileyen ve bazen katalizör görevi de yapabilen, o iki güçlü duygu…


Tıpkı birbirini seven iki farklı insanın (kadın-erkek) birleşiminden doğan “çocuk” gibi.
Onun içindir ki, aşkla, sevgiyle dünyaya gelmiş her çocuk için “Aşk Çocuğu” deriz ya….


Hatta şöyle de düşünmek mümkün; diyelim ki kadının adı “aşk” olsun. Erkeğin ki de “sevgi”…ve ikisinin birleşmesinden meydana gelen de “çocuk”…Acaba o çocuk üzerinde aşkın genleri mi daha baskındır, yoksa sevginin genleri mi?


Sanırım bu durum hemen hemen her ailede yaşanıyordur: “ay tıpkı babası!” ya da “ay tıpkı annesi” denilerek…


Halbuki biyolojik olarak anneden de, babadan da eşit sayıda kromozom geçmesine rağmen; annenin babanın ortak ürünü olan o çocukta gerçekten de bazen babanın genlerinin anneye göre baskın çıkarak çocuğun babaya daha fazla benzer özellik gösterdiği görülebilir, ya da annenin ki baskın çıkarak tamamen tersi olabilir.


Peki bütün bunları neden anlattık? Çünkü “aşk” ve “sevgi”nin durumu biraz da böyle bir şeydir de ondan… Tabii bana göre…


Yani bazen insanların aşk ve sevgi kavramları üzerindeki farklı algılama ve bakış açılarından kaynaklanan duruma göre kimi insanda aşk kavramı daha ağır basar, kiminde de sevgi kavramı daha ağır basar ve onun yaşamında daha fazla öncelik ve önem kazanmış olur.


Kim aralarında (kadın-erkek) aşk, sevgi olmadan, istem dışı yani bir anlamda tecavüz sonucu dünyaya gelmek zorunda bırakılmış bir çocuğa; “Aşk Çocuğu” diyebilir ki?…


Kuşkusuz bugüne kadar; “aşk”, “sevgi” üzerine binlerce yazı yazılmış ve tanımlamalar yapılmıştır.


Ben aşkı; içerisinde bin bir türlü güzelliği barındıran ve insanda keşfetme duygularını çağrıştıran, o duygularla ister bir can simitiyle (yeleğiyle), sandalla, botla, kalyonla, kadırgayla, ya da ister bir kotrayla, yatla, tarans-atlantikle – (love boat), yola çıkmayı ve sonunda ister amacına ulaşacağını, isterse alabora olup batacağını ve o bilinmeyen denizlerin, okyanusların derinliklerinde yitip gideceğini bile bile yeni ufuklara doğru açılmayı göze alabildiğin; denizlere, okyanuslara benzetiyorum.


Hem boşuna mı “her kadın bir okyanustur!” demişler?…


Eğer aşk, böyle binlerce metre derinlikleri olan denizleri, okyanusları içine alabilecek büyüklükte olabilen bir çukursa; Sevgi de; o çukuru dolduran suların ana kaynağı olan; yağmurlar, dereler, çaylar, ırmaklar ve nehirlerdir.


Kısaca; denizlere, okyanuslara benzettiğim denizlerin, okyanusların çukuru “AŞK” ise eğer; o denizlerin, okyanusların çukurunu, içini dolduran suyun adına da  “SEVGİ”denir kanımca…


Yani içinde sevgi olmadan  güven ve huzur içinde yüzebileceğiniz, derinliklerinde yeni şeyler keşfedebileceğiniz, farklı tatlar ve farklı renkler görebileceğiniz, yeni hazlar yaşayabileceğiniz ve o sevginin size vermiş olduğu huzur ve güven duygusuyla birlikte o kocaman denizlerin, okyanusların dalgalarına, fırtınalarına karşı koyarak, sakin, dingin ve adeta üzerine sevgi çarşafı serilmiş gibi, bir aşk deniziniz, bir aşk okyanusunuz olamayacağı gibi, içinde sevgi suyu olmayan ve sevgi suyuyla dolmayan “aşk çukuru” içerisinde bütün çaresizliğinizle birlikle baş-başa kalırsınız!


Ve ister istemez korkuya kapılırsınız! Tıpkı Neale Donald Walsch’ın bir yazısında dediği gibi;


Her türlü seçiminiz ya sevgi ya korku düşüncesinden kaynaklanıyor.


Korku; daraltan, kapayan, içe hapseden, kaçan, gizleyen, biriktiren, yığan, zarar veren enerjidir.


Sevgi; genişleten, açan, yayılan, kalan, açık olan, paylaşan, iyileştiren enerjidir.


Korku bedenleri giysilerle sararak gizler. Sevgi çıplak olmaya izin verir.
Korku sahip olduklarına sımsıkı yapışır. Sevgi sahip olduklarını paylaşır.
Korku zorba yakınlık ister. Sevgi sevecen yakınlık.
Korku sımsıkı sarar bırakmak istemez. Sevgi özgür bırakır.
Korku kurutur. Sevgi yumuşatır.
Korku saldırır. Sevgi bağrına basar.


Her insan düşüncesi, sözü, davranışı bu duyguların birinden kaynaklanır. Bu konuda başka bir seçiminiz yok!


Ama bu iki duygudan hangisini seçeceğiniz konusunda tamamen özgürsünüz…


Herkesin “Sevgililer Günü” kutlu olsun! Her ne kadar biraz gecikmeli de olsa…


***


Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim; gerçekten şu sıralar güzel İstanbul’umuzun Anadolu yakasındaki güzide ilçesi Kadıköy’de “Nostalji Rüzgarları” esmekte…


Kadıköy Belediyesi’nin desteği ve Kadıköy Belediyesi Meclis Üyesi sanatçı Ömür Göksel’in çabaları ile hazırlanan “Nostalji Rüzgarı” konser zincirlerinin ilk halkasını görene kadar popun bunca fırtınasının arasında bu rüzgar “acaba” ne kadar hissedilebilir? diye de düşünmeden edemiyordum doğrusu…


Nostalji konserlerinin sanatçıları Erol Büyükburç, Füsun Önal, Selçuk Ural, Ömür Göksel ve Neco gibi isimlerdi. Yani bir dönemin en büyük isimleri… Ama artık etraf popçulardan geçilmeyince, radyolar neredeyse yok olup, televizyonlar yeni yetmelerin kliplerinin kuşatması altında olunca, nostaljik değerlere gençler ne kadar ilgi gösterirdi ki?


Çoğu doğduğu zaman bu sanatçılar neredeyse köşelerine çekilmişlerdi. Çünkü her gün bir başka popçu bir başka sponsorun kanatları ile uçuyordu…


Bir dönem dillerden düşmeyen, aşklara marş olmuş şarkıları ile ünlü bu isimleri, 40 yaşın üstü tanıyordu…


Örneğin, “Neden Gülmesin o Güzel Gözler”le Erol Büyükburç, “Ah Kalbim”le Füsun Önal, “Dertlerimi Zincir Yaptım”la Selçuk Ural, “Nerede Hani?” ile Neco, “Gitme Seninle Gelemem Artık”la Ömür Göksel ve diğerleri…


Onlar bugünkü gibi “Ben sanatçıyım” diye ortalarda gezmez, televolelerde dolaşmaz, günlük “seviyeli aşklar!” yaşamazlardı… Onlar çıkar sahnede şarkılarını söyler, stüdyoya girip “45”liklerini ya da “LP”lerini doldururlardı.


İlk konser, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde oldu. “Acaba Erol Büyükburç’a gençler ilgi gösterir mi?” merakıyla gittik ve gördük ki Kadıköylüler; yaşlısıyla, genciyle gerçekten “popülizm”in esiri olmamış…


Erol Büyükburç salonu tıklım tıklım doldurmuştu. 400 civarındaki koltuk yetmedi, insanlar ayakta kaldı. Salonun dışında da dinleyiciler vardı…


Erol Büyükburç sahneye çıktı ve adeta gençlere taş çıkartırcasına bütün şarkılarını canlı canlı söyledi ve Kadıköylülere nostalji gecesi değil bir müzik gecesi yaşattı.


400 kişi kapasiteli Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesi salonundaki etkinliğe katılım 500 kişinin üzerindeydi. Bu katılım, Kadıköy’ümüzün nasıl bir nostalji kenti olduğunun da açık bir göstergesiydi.


Gecenin bir başka güzelliği de tüm dinleyicilerin birer solist gibi her şarkıyı birlikte söylemeleriydi.


İkinci bölümde Erol Büyükburç’un daveti üzerine sahne alan Ömür Göksel kadife sesiyle adeta dinleyenleri büyüledi.


İki saatten fazla süren konserin son bölümünde alman asıllı eşi Ute ile birlikte şarkılar sunan Büyükburç’un mutluluğu, sanatsever Kadıköy halkının alkışları ile birleşiyordu.


Evet dostlar, şimdi Kadıköylüler ve tüm sanatseverler devam edecek olan bu konserleri dört gözle bekliyorlar.


“Nostalji Konserleri”nin programını sizlere vermek istiyorum:


6 Şubat 2006: Füsun Önal – Selçuk Ural (Kadıköy Evlendirme Dairesi- Saat: 20.30)


6 Mart 2006: Ömür Göksel (Kadıköy Evlendirme Dairesi- Saat: 20.30)


3 Nisan 2006: Neco (kadıköy Evlendirme Dairesi- Saat: 20.30)


***


Değerli dostlarım, sevgili okurlarım; bildiğiniz gibi, yollar uzun, memleket şartları çetin… hadi şimdilik yeni yazılarımda buluşmak üzere sevgiyle, dostlukla ve sağlıcakla kalın! Her şey gönlünüzce olsun!..


“Anneme aşk adamı olduğumu söylemeyin! O benim sevgi adamı olduğumu sanıyor!”



 


_________


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)
– Durdurun dünyayı inecek var! (XXXII)


Mete Karakaş araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER