Aşk, şiddet ve kapitalizm…

PAYLAŞ

Şiddet en eski insan topluluklarından günümüz toplumlarına, hayatın içinde olan, hatta insanın temel güdülerinden biri olduğu bile ileri sürülen bir eylem biçimi.


“Aşık olmak ikili bir kolektif hareketin doğuş durumudur. Aşk, günlük yaşamı dönüştürmeye yönelik bir devrimdir Aşk, gündelik yaşamın tekdüzeliğine karşı çıkmaktır”. Bu cümleleri yazan sosyoloji profesörü Francesco Alberoni aşk için” faklı olanı birlileştirirken birlikte olanı ayıran bir güçtür” demiş. Her devrim içinde tutkuyu, azmi ve bir miktar da şiddeti barındırır. Hayatı dönüştürmek, farklı yaşam olanaklarının mümkün olduğunu göstermek ve sistemi alaşağı etmek tutku, adanmışlık, inanç ve kimi zaman şiddeti, çoğu zaman da insanın bireysel varlığından vazgeçmesini gerektirir. Aşk da gündelik yaşam deneyimimizi temelinden değiştiren ve çoğu zaman da kendi benliğimizi kaybettiğimiz ya da başkasının benliği içinde erittiğimiz bir ruh hali, bir duygu durumu, bir ne olduğunu betimleyemeye kelimelerin yetersiz kaldığı insanlık halidir. Şiddet eyleminin arkasında bir varlığı yok etmek ya da onun var oluşuna zarar vermek niyeti ve amacı yatar.  Aşk ve şiddet; biri için “iyi ki” derken diğerinin gündemimizden düşmemesine, hem dünyada hem de ülkemizde şiddetin her türlüsünün artan dozuna üzülüyoruz.


Kapitalizm, özünde sermaye birikimine ve artı değer üretimine dayanan bir sistem. Sistem, özü gereği sermayenin devir hızı denen olgunun maksimum tutulmasına ve aslında zamana karşı bir yarışa dayalıdır. Üretimde hız tüketimde hızı doğurur -ve aynı zamanda gerektirir de-, tüketimde hız ben merkezli ve hazcı bir kültürü gerektirir, hazcı ve ben merkezli bir kültür ise sadakat, sevgi, sorumluluk, dürüstlük, gibi değerlerin öneminin unutulmasını ya da unutturulmasını gerektirir. Bu sistem aslında üretimden çok tüketime dayalıdır. Çünkü üretilenler tüketilmedikçe sistem tıkanır ve sonunda da anomiye maruz kalır. Ancak kapitalizmin vardığı nokta her türlü insani değerin terk edilmesi ve gündelik yaşamamızda üretim ve yaratıcılıktan çok tüketme ve yok etmeye dayalı pratiklerin egemen olduğu bir noktadır. Kullanım değerinden soyutlanmış ve değişim değeri içinde vücut bulmuş meta tüketildikçe ve harcandıkça sistemi besler. Zamanla bu sistem içindeki her şeyin bir değişim değeri olur. Yaşam pratiklerinin, aşkın, sevginin ve ilişkilerin değişim değeri onları belirler olur. Aşk, ancak içi boşaltılan ilişkimsi şeyler, sevgi, dürüstlük, samimiyet, özveri ve “ben”den çok  “biz” diyebilme becerisinden yoksun bireylerin bir çırpıda yaşayıp tükettikleri bir metaya dönüşmüştür.  Metalaşan her şey gibi aşk da sevgi de zamanı geldiğinde tüketilmeli, harcanmalı ve yok edilmelidir; yok edilmelidir ki yeni aşklara, yeni sevgilere yeni bedenlere ve yeni birlikteliklere yelken açılsın. Ama burada bahsedilen duygulara aşk demek, aşka yapılan bir haksızlıktır aslında. Bu olsa olsa aşk ya da sevgi ya da bir ilişki görüntüsündeki aldatmacalar, yanılsamalardır.


Böyle bir sistem içinde tıpkı diğer yaşam pratiklerimizin ya da yaşam alanlarımızın maruz kaldığı gibi aşkın da tanımı ve aşk adına yapıla geldiği söylenen eylemler de sistemle bütünlük ve uyum göstermek adına değişip dönüştürmüştür. Bu sistem içinde aşk da, ilişkiler de bir kullanımlıktır. Hepsinin üretim tarihi ve son kullanma tarihi vardır. Sırada tüketilmek için bekleyen yeni insanlar, yeni tenler, yeni sevgiler, yeni aşklar, yeni sevgi sözcükleri, yeni arabalar, yeni yüzükler yeni hediyeler vardır. Bu noktada gerçek aşk ve aşk yanılsaması ayrıştırmasına başvurmanın gerekli olduğunu düşünüyorum Gerçek aşk, yaşanması önündeki her türlü engelleri gerekirse şiddete başvurarak yıkmak için son nefesine kadar mücadele eder. Ancak ondaki şiddet, aslında yaratımsal bir şiddettir. Şöyle ki; o,  var olana yönelik bir şiddetten çok, kendi var oluşunun önündeki her türlü engele yönelik bir şiddettir. Bir var olandan başka bir var olana yönelen şiddetin arkasında şiddete maruz kalanın ontolojisini yok etme amacı ve niyeti varsa bu yıkıcı, yok edici bir şiddettir. Aşkın şiddetinin nesnesi çoğunlukla yasaklar, genel geçer ahlak kuralları, kalıp pratikler, gündelik rutinler ya da onun yaşanması önündeki tüm engellerdir. Devrimsel özelliğini de buradan alır. Ancak kuşkusuz patolojik aşklar da yok değildir, öyle ki aşkın tarafları şiddeti birbirlerine yöneltirler ve o aşkın ontolojisini tehlikeye atarlar.  Kapitalizm içinde her türlü gündelik pratiğimizin, her türlü ilişki biçimimizin, ve ne yazık ki aşkın ve sevginin bir üretim ve son kullanma tarihi vardır.


Bahsedilen sistemin tüketime dayalı olmasının yanında tek tipleştiricidir farklılıklara tahammülsüzdür ve farklı olanı ötekileştirerek marja iter. Farklı olan homojenleşmiş kitle gibi yaşamamakta, tüketmemekte, kısaca oyunu kuralına göre oynamamaktadır. Sistemin tek tipleştirme için kullandığı yöntemler baskı, denetim ve otoritedir. Otorite azaldığında ya da tehlikeye girdiğinde şiddete başvurulur. Burada farklıya, çeşitliliğe, tümel içine girmek için direnen her türlü sese şiddet uygulanır.


Ülkemizde linç olayları ile başlayan ve Hrant Dink’in öldürülmesine, dizi setlerinin basılmasına ve en son da Malatya’da Hıristiyanlıkla ilgili kitaplar yayınlayan bir yayınevi çalışanlarının insanlık dışı bir saldırı sonucu hayatlarını kaybetmeleri ne yazık ki Türkiye’de dini, etnik ve her tülü düşünsel farklılığa tahammülsüzlüğün şiddete yanıysan boyutunu gözler önünde sermekte.  Şanlıurfa’da yaşanan olaylarda yöre halkının “şanlı şehrimizin adını lekeliyorlar” söylemiyle dizi ekibine saldırmasından önce şehrin belediye başkanın açıklamaları da oldukça düşündürtücüdür Yöre halkına yönelik bir genelleme yapmaksızın 8-10 kişilik bir grubun emniyete götürülürken yaptıkları bozkurt işareti ve “biz Şanlıurfa”mızın adının lekelenmemesi için bu eylemi gerçekleştirdik” gibisinden açıklamalar getirirken aslında sergiledikleri bu tavırla şehirlerine en büyük lekeyi kendileri sürmektedir. 


Şiddet olaylarının gündelik yaşamımızın bir parçası haline geldiği bu günlerde “ben” den çok “sen”i , “diğeri”ni, “öteki”ni anlayabilmemin yollarını aramak gerekmektedir.
Ve cümlelerimi tamamlarken diyorum ki aşk hiçbir amaç için araçsallaştırılamaz. Ancak gerçek aşkın doğasında iki özenin benliklerinin birbirleri içinde erimesi, “ben”den ziyade “biz” diyebilme gibi özellikler bulunduğundan bu kara günlerden kurtulabilmemizin bir yolu olarak daha fazla aşka düşmemiz gerekiyor. İkili bir kolektif eylem olarak aşk, her türlü dil, din, etnik köken ve kültür farkı gözetmeksizin bireylerin karşılarındakine önce insan olarak yönelmeleridir.



 

CEVAP VER