Akbank Caz Festivali ve İbrahim Maalouf

Akbank Caz Festivali ve İbrahim Maalouf

0
PAYLAŞ

Geçen yıllarda da, Akbank Caz Festivali’ne gelmişti. Garaj İstanbul’un küçük salonu dolmuştu. Bu kez, Cemal Reşit Rey Konser Salonuna alınmıştı programı. Konserin başlamasına neredeyse bir saat vardı, kapılar açılmamıştı ve salonun önü dolmuştu. Pankarta açan bile vardı. “Fazla Bileti Olan Var mı.” Konser’in başlamasına değin, pankartı tutanlar değişti, ama pankart değişmedi. “Fazla Bileti Olan Var mı.”

Neydi, Maalouf’un müziğinde insanları bu denli çeken. Caz zaten biraz başkaldırı demektir. Onun müziğinde de bu başkaldırı vardı zaten. Ancak, başkaldırı bu kez Ortadoğu’dan yükseliyordu. Yaşamının izlenimleri, adeta trompetin haykırışındaydı.

Sahnede yan yana dört trompet. Bir Klavye, bir davul, değişik zil vurmalıları ile sonra bir de bas ve bir gitar. 8 kişi, 8 enstrüman bir uyum içinde. Bazen beraber, bazen ayrı ayrı, zaman zaman da sahnede adeta dans da ediyorlar. Bir kareografi çalışması da yapılmış mutlaka. Trompetler, kendi sololarını da yapıyorlar. Ibrahim Maalouf ile bazen dörtlü oluyorlar, bazen de ona eşlik ediyorlar. Bu arada kendi seslerini, soloları ile duyurmak istiyorlar.

Hüzün ve coşku, bu denli iç içe nasıl yoğruluyor. Yaşam va yaşanılanlar, notalara dökülünce bu kaçınılmaz oluyor adeta. Hüzün, tarih boyunca Ortadoğu’dan hiç ayrılmadı ki. Beyrut, savaş ve eğlence arasında, sürekli gidip gelmekten, yıkıntılar içinde de yaşama sevincini sürdürmekten hiç vazgeçmedi ki. Maalouf’un yaşam çizgisi, bu ortam içinde ve dönemi yaşayarak gelişti. Gözlemleri ve duyumsadıkları da, müziğine kaçınılmaz olarak yansıdı.

Zaman zaman bizden tınılara benzer seslerle de karşılaştık. Hazar kıyılarından, Karadeniz’e, sonra Akdeniz’e açıldık. Bu müziğe, Akdeniz müziği dersek de yanılmış olmayız. Kıyılardan Cebelitarık’a, gezerek, dolaşarak gidiyoruz. Sırtımızda hüzün var, ama yer yer coşku da alıyor yerini. Başkaldırı ise tüm eserlerde hakim. Başkaldırı olmadan olmaz diyor adeta.

Hüzün, coşku ve başkaldırı, öylesine içi içe geçmiş ve bir kanaviçe işlenir gibi işlenmiş ki, nasıl ne zaman oldu bu geçiş, farketmiyorsunuz geçiş anını. Sizi dalgalar ile birlikte, bir indiriyor bir çıkarıyor. Bazen coşku öylesine artıyor ki, yerinizden fırlayıp, bu dalgalarla dansetmek istiyorsunuz. Sonra birden bir yürüyüşdesiniz, savaşa karşı barış çığlıkları atıyorsunuz. Daha sonra ise birden hüzün.

Bu geçişler öylesine iç içe kurgulanmış ki, eğleniyormusunuz, hüzünleniyormusunuz, karışık bir durum. Coşkunuz, iki saati aşan sürede, hep birlikte gelişiyor.

İstanbul’a ilk geldiğinde bir CD’sni görmüş ve almıştım. CD’ler çoğalmış. Şimdi onları dinliyorum. 25 Ekim’de ki konserin tınılarını da anımsayarak, o coşkuyu içimde hissederek.

Yaşadıklarımız, yaşatılanlar ve yaşatılmak istenenlere karşı uyarı da var Maalouf’un müziğinde. Adeta dünyayı hüzün tarlasında gezdirip, coşkuya ulaştırırken, bu hüznü unutmayın diyor ve çığlık atıyor, Hüznü yaşamamak için başkaldırıyı koyuyor, savaşa karşı barışı getirmek için, Ortağu’da ki bu yıllardır süren kaos ortamını değiştirmek için.

Elinde trompeti ile sahnede sürekli dolaşan bir sanatçı Maalouf, bazen kendi konuşuyor trompetiyle, bazen onlarla sürdürüyor konuşmasını, bazen de hep birlikte söylüyorlar bir türküyü adeta. Hüzün ve coşku içi içe. Ayrılmaz bir bütünlüğü sergiliyor.

İzlerken kaptırıyorsunuz kendinizi, onlar da aynı. Bir doğaçlama başlıyor. Kimse kimseye müdahale etmiyor. Enstrümanlar kendi seslerini sürdürerek, sonradan birlikteliğe ulaşıyorlar.

Ibrahim Maalouf, sahnede adeta hiç durmuyor. Beyrut-Paris arası gidip geliyor. Akdeniz’in coşkusu, müziğin bütünlüğü içinde hiç eksik değil. Çıkış noktası, Ortadoğu olduğu için, tınılarla haykırışını Paris’de duyuyorlar ki, Avrupa duyuyorlar ki, CD’ler çoğalmış. Konserler, yolculuk sürüyor.

Konserden çıkarken bir izleyicinin sözleri taklıyor kulağıma. “Epeydir hiç bu kadar coşkulu bir konser izlememiştim”. Sonra, bu coşluyu düşündüm de, yaşamdan geliyor. Yaşam ile besleniyor. Karamsar değil. O nedenle, hüzünde boğulmuyor müziği, sizi de boğmuyor. Hüzünden birden coşkuya geçiyorsunuz. Yaşamın sıcaklığı ile coşku denizinde yüzüyorsunuz.

Maalouf, Ortadoğu’nun hüznünü ve coşkusunu haykırarark, barış için başkaldırısını sürdürüyor. Onun müziği, sizin müziğiniz oluyor. O müziğin içinde sizde yerinizi alıyorsunuz hemen.

Konserden çıktıkdan sonra düşünüyorum da, Garaj İstanbul’dan, CRR’ye. Gelecek yıllarda Festivale çağırdıklarında, bu kez daha büyük bir salon gerekecek herhalde. Zorlu’ya taşınırsa konseri şaşırmıyacağım.

MEZZO kanalında da bazen, gecenin bir zaman dilimi içnde rastlıyorum Ibrahım Maalouf’a. Ancak onu mutlaka sahnede de izlemek gerekiyor. Sahneye yaşadığı ve yaşattığı dünyaya, sizi çekiyor. Onunla seyahate başlıyorsunuz, yaşayarak.

Konseri aktaran bu yazı, bir coşku yazısı oldu gibi. Müzik de hep coşku var izlenimi de vermemek gerekiyor. Onunla hüzün yolculuğu da bir başka, karamsarlık içinde kalmıyorsunuz, ışık sızıntılarını hissediyorsunuz. Kaderci değil. Onun için hüzün birden başkaldırıya da dönüşebiliyor.

Maalouf’u şimdiye değin hiç dinlemedinizse, bir Cd’sini alın ve bir akşam onunla bir Akdeniz yolculuğuna çıkın. Bana hak vereceksiniz. Sonra Türkiye’ye bir daha geldiğinde sahnede izlemek isteyeceksiniz. Bu isteğinizi de, son ana bırakmayın. Biletinizi bir an önce alın. Yoksa, konser girişinde eliniz de pankartla sizi görmeyelim. “Fazla bileti olan var mi” diye.

__________________

Ankara. 3 Kasım 2014. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK