Akla zarar üç konu

Geçen haftalarda toplumu tedirgin eden üç konunun işlenmesine tanık olduk. Başbakanın gündemi daima elinde tutma endişesi, iradî geliştirilen projelerle dışarıdan sızdırılan haberlerin iç içe geçerek, kimin neyi niçin yaptığı fazla belirginleşmeden, zihinleri kurcalayıp bulandırırcasına resmi geçit yapmalarına yol açmıştır. Bu sistem, yorum ve karine yoluyla bazı sorunlar hakkında kısmen fikir sahibi olmamıza neden olurken, öyle anlaşılıyor ki, çok önemli başka sorunların da dikkatlerden uzak tutulmasına hizmet etmektedir. Neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğu kuşkusu altında şu üç konu bence oldukça önemlidir.

Bir defa, bir “zenci” edebiyatıdır gidiyor. Hikaye; ABD’de Rosa Park adlı bir zenci kadının otobüse arka kapıdan binmediği ve beyaz şahsa kalkarak yer vermediği için gelişen olaylarla başlatılan mücadelenin, 1964 yılında Yurttaş Hakları Yasası’nın kabulüyle neticelenmesini anlatır. ABD’de ilk dönemlerde ikinci sınıf vatandaş olarak kabul görmüş olan zenciler, uzun ve zorlu mücadelelerle beyazlarla eşit haklara kavuştu ve bugünlere gelindi. ABD’de zenci mücadelesi süreci ile Türkiye’de yaşananlar arasında, politik alanda polemik yapılarak toplumsal zıtlaştırma oluşturma niyeti dışında nasıl bir ilişki kuruluyor, anlamış değilim. ABD’de zenciler tarihsel kalkışları ile haklarını alırken, yoz ve intikamcı mantıkla beyazlara zarar vermediği gibi, beyazları da kendilerini de emperyalizmin kucağına atmadılar. De jure eşit olanlar de facto farklı olsa da, zenciler bazı hakları aldıklarında, hatta bugün temsilcilerini iktidara taşıdıklarında da, “zenci” söylemiyle toplumu kandırarak intikam duyguyla zıtlaştırma ve bu yolla eylemlerini pekiştirme yozluğuna soyunmadılar.

“Zenci” kavramı ile, dindarların aşağılandığı şeklinde toplumsal ayrıştırma hedefleniyor ise, bu anlayışın, özde laik olan ve kimsenin inancına karışmayan samimi Müslümanlarla bir ilgisi olmayıp, din kutsalını ticarete ya da çıkarcılığa alet eden, toplumu geri bıraktırarak bağnazlığa sürükleyen, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde başta İngilizler olmak üzere o dönemin emperyal güçlerinin kışkırtma ve etkisiyle toplumu çökertmeye çalışan, bu anlayışla laikliği reddeden gerici dinci kesim ile ilgilidir. Bilinmesi gerekir ki, Cumhuriyeti’in temel ilkelerinden “devletçilik” ilkesi ekonomik, “halkçılık” ilkesi ise sosyolojik olarak toplumda her türlü ayrımcılığın önündeki en önemli engeller idi.

Zenci edebiyatını, başbakanın kasıtlı olarak yapmadığı sınıf temelinde ele alırsak, belki biraz anlam kazanabilir. O durumda da, eğer bugün zenciler işbaşında ise, durumun zenciler lehine değiştirilmiş olması gerekmez mi? Evet, çok ufak bir “zenci” gurubu bugün âbâd oldu, ama toplumda zenciler değil, beyazlar kazanmıştır. Ülkede geçen yıldan bu yıla milyarder sayısı 35’den 44’e çıkarken, yüzlerce işçi “iş cinayetleri”ne kurban gitmekte, iş yasalarında “işçi güvenliği” yerine “iş güvenliği” ifadesi kullanılmaktadır. Asgari ücret acımasızlığından, geciktirilen emekliliğe; yükselen kentsel ve yüksek okul mezunu işsizlerden, tarıma tıkılan gizli işsizlere; sermayeye tanınan olağanüstü vergi avantajından, düşük ve orta gelirli halkımızın yararlandığı kamu hizmetlerinin giderek piyasaya terk edilmesine; ve kentsel dönüşüm ve 2B uygulamalarındaki oyunlara dek bir dizi politika hep, bu kavramı politikalarına paravan olarak kullanmayı pek sevenlerin nitelediği “zenci” lehine değil, “beyaz” lehinedir. Sevgili zenci halkım(!), siz bu saçmalığa inanmıyorsanız, siyasi tercihlerinizi, emperyalistlerin hizmetindeki siyasi ajanlar lehine değil de, kendi çıkarınız adına ve lehine kullanmanız daha isabetli olmaz mı!

İkinci meseleyi, Dünya Bankası’nın 2013 Dünya Kalkınma Programı’nın geçen hafta yapılmış sunumunde ele alına konu oluşturmaktadır. Dünya krizi, işsizlik, yoksulluk, çevre kirlenmesi vb gibi bir yığın kriz konusunun arasında konuşulan tek konu “iş” olmuştur. Ne hazindir ki, istihdam konusu ele alınırken, meseleye iş yaratma açısından ziyade, esnek istihdam hatta kayıt-dışılık ya da işçi güvenliği yerine iş güvenliği vb gibi istihdam biçimleri açılarından bakılmıştır. Gündem çok ağır biçimde değiştirilmez ise, bu konuyu haftaya daha etraflıca ele alalım.

Üçüncü olarak, içimi acıtan bir başka süreç de, hükümetin “açılım” adını verdiği, görüntüden farklı ve çok değişik bir sürecin oluşumudur. Fevkalade karmaşık ve girift olan bu konunun detayları bilinmeden yazılması tehlikelidir. Ancak, şu iki nokta bence artık netleşmiştir. Birincisi, süreç APO’nun Türkiye’ye teslimi ile başlatılmıştır. İkincisi ise, geçmişte Türk ve Kürt sosyalistlerin beceremediği çözümün, bugün, Türk ve Kürt burjuvazisinin “al gülüm-ver gülüm” anlayışı çerçevesinde ve emperyalistlerin direktifi doğrultusunda, “kapitalizm içinde eyalet” ve “başkanlık sistemi” ihdasıyla, her iki halkın da bugünkünden çok daha bağımlı olarak emperyalizmin kucağına atılarak sağlanmaya çalışılmasıdır. Tarihsel sürecin, Kürt ve Türk halklarının gerçek özgürlükleri ile ilgisi olmayan bu seyri gerçekten içimi acıtıyor!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.