Aşıklar cehenneme

PAYLAŞ

Aşkı kötü gözle bakanlar onu karanlık sularda av arayan sinsi bir timsah gibi, çalılıkların altına gizlenmiş bir yılan gibi, dipsiz bir uçurum gibi, buna benzer bir şey gibi görürler. Euripides gerçekçi bir anlayışla “Aşk en tatlı ve en acı şeydir” der. Yaşamaktan korkanlar aşkın güçlüklerini gözlerinde büyütürler ve çok zaman onu ahlakdışı sayarlar. Onu ahlakdışı sayanların bir bölümü ahlakı bozuk insanlardır. Aşk vardır, yaşamayı bilenler ve yaşamaktan korkmayanlar için vardır. Yaşam kaçkınları aşka heveslenseler de yarı yolda kalırlar. Aşk insanı bilgeleştirir. Düzayak insanlar aşkı sonuçlarına bakarak bir aptallaşma ortamı gibi görürler. Aşkı güçlükleriyle benimseme gücünde olmayanlar onu hep olumsuz yanlarıyla değerlendirirler: aşkın barış yanı iyidir ama savaş yanı kötüdür. Ovidius kıyıda ne kadar deniz kabuğu varsa aşkta da o kadar acı vardır diye düşünür. Dünyaya yarar açısından bakıyorsanız aşkla işiniz olmamalıdır. Bu kafadaki insanlar evlilik batağına kendilerini erkenden atıverirler. Onlar akıllı oldukları için acı çekmek istemezler. Şöyle diyeceklerdir: “Aşk elbette olmalı ama acılı olmamalı, bu yüzden aşka yönelirken çok dikkat etmeliyiz.” Bazıları dünyayı üçkağıda getirirken aşkı da üçkağıda getirebileceklerini sanırlar.
Aşkın verdiği acılar konusunda kaygılananlara hak vermemek elde değildir. Aşkın bir yüzü yıkıcıdır. Savaşta olduğu gibi aşkta da insan acımasızlaşır. Cervantes aşkın yüzyüze savaşarak yenebileceğimiz bir düşman olmadığını, ondan ancak kaçarak kurtulabileceğimizi söyler. Kimileri aşktan kaçmayı pek güzel becerirler. Özellikle yaşamın yarar değerleriyle örüldüğü bugünkü dünyada aşk aptallara ya da kafadan sakatlara bırakılmıştır. Evet ama aşktan kaçılabilir mi, insanım diyen insan aşktan kaçabilir mi? Kaçamaz elbette. Ne senle olunur ne sensiz olunur gerçeği böyle bir kaçışı engeller. Çünkü aşkın hukuku yoktur, aşk insan saygısıyla ilgili kurallar dışında yasa tanımaz, aşkta haklı olanla haksız olanı birbirinden ayırmak kolay değildir, aşkta insan hem haklıdır hem haksızdır ya da hak diye bir şey yoktur. İster benimseyelim ister benimsemeyelim aşk güler yüzlü bir zorbadır. Onun alanına girdiğimiz zaman onun koşullarını benimsemek zorundayız. Dünyanın her alanında insanın işine yarayan us aşkın alanında tam anlamında etkisiz kalır. Ben aşık oldum ama bu işte usumu kullanmaktan geri durmadım diyene inanmayın, o ya aşık olmamıştır ya da usunu kullanmamıştır. Usumuzun her sorunu çözebileceğini düşünerek kendimizi gülünç ederiz çok zaman.
Bütün bunları bana bu güzel bu güneşli sabahta XII. yüzyılda yaşamış olan bir italyan kadınının aşk yüzünden çektikleri düşündürdü. Prosper Merimée’nin iki ünlü romanını, Carmen’i ve Colomba’yı ortaokul yıllarımda elbette türkçe çevirisinden okumuştum. İlk gençliğimde okumuş olduğum kitapların fransızcalarını bulup okumak pek hoşuma gidiyor şimdi. Geçenlerde bir kitapçıda Colomba’yı buldum. Lise fransızca kitaplarımızdan birine ondan bir parça almışlardı ve öğretmenimiz bazı parçaları ezberletirken o parçayı da ezberlememizi istemişti. Colomba’yı fransızca aslından okurken belleğime çok eskiden çakılmış olan ama ne olduğunu bilmediğim bir adla karşılaştım: Francesca da Rimini. Romandan bir iki satır daha okuyunca o kişinin kim olduğunu anladım. Romanın beşinci bölümünde Colomba’nın erkek kardeşi Orso çok sevdiği italyan yazarı Dante Alighieri’nin (1265-1321) ünlü kitabından, adı Commedia (Komedi) olan ve zamanla halkın dilinde Divina commedia’ya (Tanrısal komedi) dönüşmüş olan kitabından Francesca da Rimini’nin yaşadıklarını anlatan bölümü okur. Demek ki bu ad belki de çok genç yaşlarımda Colomba’yı ya da pek de sevimli olmayan bir çevirisinden Divina commedia’yı okurken belleğime kazınmış.
Divina commedia’nın Cehennem bölümünde 5. şarkıda Francesca’nın öyküsüne ulaşırız. Dante cehennemi dolaşırken aşkları yüzünden ölenlerin ruhlarının işkenceye tutulduğu bölüme de girer. Orada birbirine sıkı sıkı sarılmış iki gölge görür. Bunlar cehennem kasırgasının sürüklediği Francesca ile Paulo’dur. Ravenna senyörü Guido da Polaenta’nın kızı Francesca, Rimini senyörü Malatesta’nın oğlu Giovanni Lanciotto’yla evlenir. Son derece çirkin bir adam olan Lanciotto kendi yerine küçük kardeşi Paolo’yu göstererek Francesca’yı kandırmıştır. Francesca çok geçmeden Lanciotto’yu bırakır ve Paolo’yla aşk yaşamaya başlar. Lanciotto, Paolo’yu ve Francesca’yı öldürür. Dante de bu iki sevgiliyi cehenneme gönderir.

CEVAP VER