Aşkın Psiko(pato)lojisi

Birikti, birikti. Yazacak çok şey birikti ama tatil rehavetinden midir, Akdeniz’in esintisinden midir nedir; düşünceler kafamda hep uçuştu uçuştu, gitti. Not bile alamadım, o denli hızlı gittiler. Aslına bakarsanız böyle bir terapi tekniğimiz bile mevcut. Gözlerinizi kapayın ve sıkıntı yaratan bir düşüncenizi kâğıda yazdığınızı hayal edin. Sonra o kâğıdın bir kumsalda kıyıya vuran dalgayla beraber açıklara sürüklendiğini… Kıyıya vuran dalga kâğıdı alıp, gittikçe sizden uzaklara götürüyor. Ve artık o sizden çok uzakta… Bu, bir nevi hayal kurarak rahatlama tekniğidir. Önümde fışır fışır dalgalar olunca, tatilde ister istemez bunu yaptım fakat bir düşünce gidiyorsa bir diğeri geliyordu. Ben de bir tanesini yakalamışken yazayım istedim.

Konumuz, aşk! Bu yıl bahar soğuk ve bol bulutlu geçti. Yaz geldi dedik, artık güneş yüzünü gösterdi ve sıcakla beraber hormonlarımızda bir canlanma olacak madem, ben de aşk ile ilgili yazayım dedim. Bir psikolog olarak benim gözümde aşk; evrimsel, kültürel, fizyolojik ve genetik bir olaydır. Bu cümlem ile beraber umarım gözünüz korkmamıştır çünkü bu yazımla, aslında olan bir olayı açıklamaktan öteye gitmeyecek, aşka dair inançlarınızı sarsmayacağım.

Aşk, bence ne bazı düşünürlerin söylediği gibi acı çekmektir veya hastalıktır, ne de dünyanın en güzel olayı… Aşk, sırf acı çekmek olamaz çünkü insanlığın soyunu sürdürmesini sağlayan ve yaşamımıza mutluluk katan bir olaydır. Aşk, sırf mutluluk da olamaz çünkü iki insanın birbirini anlaması ve ilişkilerini ömür boyu sürdürebileceklerine inanmaları, iki gezegenin çarpışmadan birbirine uygun bir uzaklıkta dans etmeleri gibidir. Belli tabiat kanunlarına dayanır ama dışarıdan bakıldığında akıl almayacak kadar da inanılmaz görünür.

Kanımca ilk şart, insanın aşka hazır olmasıdır. “Hazır olmak” ile kastettiğim, doğru zaman – doğru mekan klişesi değildir. Hazır olmak, hayatında derin bir boşluk hissetme halidir. Kimileri buna varoluş kaygısı, ölüm kaygısı veya benzer etiketler yapıştırabilir. Bu boşluk, hafta içi bir gündüz vakti çalışırken değil de, daha çok akşam yalnızken ve sanki tüm dünya dışarıda çılgınlar gibi eğleniyor zannederken hissedilir. Bu boşluğu en iyi doldurma yöntemi de bir adet sizin gibi sıkılan insan bulmaktır. “Amma da içini boşalttın kavramın!” demeyin, daha devamı var.

Diyelim ki hazırsınız ama etrafta uygun hedef yok. Yine aşk olmaz, olsa olsa orada eski dostlarla dertleşmek olur. “Uygun” derken neyi kastettiğim kısmıysa “sosyobiyoloji” tarafından açıklanıyor ki kendisi çok evlere şenlik bir teoridir. Kültür, evrim ve fizyolojinin hepsini birden içerir. Yazarınızın aşka dair neredeyse bütün olayları bu teoriyle açıklayabilme gibi bir iddiası da mevcuttur.

Sosyobiyoloji teorisi der ki, erkekler kadınlarda doğurganlık ve sadakat ararlar. Bu arama olayı çoğunlukla içgüdüsel olsa da kültürle pekişmektedir. Erkek milleti, kadının doğurganlığını bir bakışta şıp diye anlamaktadır. Nereden? Bel – kalça oranından. İnce bel – geniş kalça görüntüsü ile erkekler bunu içgüdüsel olarak hemen anlayabilirler çünkü fizyoloji bilimi demiştir ki dar kalçalı kadının doğurganlığı düşük olurmuş. Bir zamanlar beli ince göstermesi için yaygın kullanılan korseyi veya günümüzde kadınların ince görünmek adına yaptıklarını bununla örtüştürebiliriz. Kadının sırf doğurgan olması da yetmez, sadık olmasını da bekler erkek, neden? Çünkü kadının doğuracağı bebeğin babası olduğundan emin olmak ister ki tüm kaynaklarını feda edeceği çocuk aslında bir başkasının çocuğu olmasın, kaynaklar heba olmasın. Tabii bu teori yazılırken genetik bilimi henüz ilerlememiş; günümüzdeki gibi babalar gidip “bu çocuk benim mi?” diye testler yaptırır hale gelmemişti.

Kadınsa, bu teoriye göre, erkekte hem sağlıklı, güçlü yani hayatta kalabilecek bir çocuk yapabilecek güçlü bir baba adayı isterken hem de doğduktan sonra kendisini ve çocuğunu koruyup kollayabilecek maddi – manevi imkâna sahip de bir koca ister. Kısacası hem genetik olarak sağlıklılık ve güçlülük isterken, aynı zamanda maddi gücünün de yerinde olmasını ister.

“Sosyoloji dedin, biyoloji dedin de, psikoloji bunun neresinde?” diye soracak olursanız, tam da göbeğinde diyeceğim çünkü bunların çoğunluğunu ilk izlenim yoluyla yani tanışmanın ilk 13 saniyesinde, az bir kısmını ise ilişki olur da sürerse karşı tarafın davranışlarını gözlemleyerek anlarız. Bu analizleri yaparken genelde bilinçli de değilizdir. Tahmin edebileceğiniz gibi, evrimsel olarak atalarımızdan devraldığımız bu bilinçaltı birikimler yüzünden eş seçerken her zaman da mantıklı tercihler yapmaz, sonradan “annemin sözünü dinleyecektim” diye dövünürüz.

Üçer satırda kadın ve erkek için özetlediğim bu şartları sağlayan eşler bulan herkese buradan can-ı gönülden tebriklerimi iletiyorum (Yazar burada sessiz bir serzenişte bulunuyor olabilir mi?). Dikkat ettiyseniz bu teoride güzelliğe yer yok. Güzellik belki kalabalık içinde fark edilmeyi sağlayabilir ama sonrasında bu saydığım sosyobiyolojik şartlar mutlaka aranacaktır. Zaten kişi güzel/yakışıklı dediği kişileri incelerse, sosyobiyolojinin şartlarını muhtemelen onda bulacaktır.

Aldatma konusunu da kendimce sosyobiyolojiye göre açıklayabiliyorum. Şöyle ki, erkeğin aldatmasını açıklamak kolaydır. Erkek, ömrü boyunca üretebildiği sınırsız sayıda sperm olduğundan ve neredeyse ölene kadar seks yapabildiğinden, hiçbir spermini boşa harcamak istemez ve mümkün olduğunca çok çocuk yapmak ister. Bunu anladık ama kadın neden aldatır? Bu teoriyle uyum içerisinde açıklarsak, kadının hayatı boyunca kullanabileceği sınırlı sayıda yumurtası vardır ve her ay menstrüasyon ile bir tanesini kaybeder. Zaten doğurganlığı da menopozla beraber sonlanacaktır. Bu kısıtlı vakitte yapabileceği kadar çok sağlıklı, güçlü ve bakabileceği sayıda çocuğa sahip olmak ister. Kadının aldatması konusundaysa teorisyenler işin ucunu açık bırakmıştır. Bence kadın ancak seçtiği eşinin, onu ve çocuğunu koruyup kollamada yetersiz kaldığına inandığında aldatır ve daha güçlü, daha ilgili bir eş arayışına girebilir.

Şimdi 1977 yapımı Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve Cengiz Aytmatov’un Rusya’nın komünizm döneminde yazdığı bir eserinden uyarlanan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmini düşünelim -komünizm vurgum birazdan anlamlı hale gelecek-. Kamyon şoförü İlyas ve bir köylü kızı olan Asya âşık olur, evlenirler. Samet adında bir çocukları olur. Sık sık uzun yola giden İlyas’ın o sıralar elinin altında, bir de çalıştığı şirketin sekreteri olan akça pakça, güzel bir hanım da bulunmaktadır. İlyas, uzun seyahatler yüzünden evden uzak olduğunda bu hanımla beraber olurken, eve döndüğünde de Asya’ya aşkından ölmektedir. Gel gelelim, Asya zeki ve güçlü bir Anadolu kadınıdır. İlyas’ın eve uzun zaman dönmeyişinin nedenini anlamaya çalışırken İlyas’ın iş yerine gider, aldatıldığını görür, çocuğunu da alıp evi terk eder. Yolda Cemşit’e rastlar. Cemşit, Asya ile Samet’i evine alır; korur ve sever. Asya, her ne kadar Cemşit’in sevgisine karşılık verse de hâlâ İlyas’a âşıktır. Bir gün İlyas çıkagelir; Asya’nın İlyas ve Cemşit arasında bir seçim yapması gerekir. İlyas, âşık olduğu, çocuğunun babası ama onu aldatmış, yarı yolda bırakmış ve koruyamamış bir adamdır. Cemşit ise, her ne kadar Asya’nın ona âşık olmadığını bile bile Samet ile Asya’yı hep sevmiş ve korumuş olan, belki de en önemlisi Asya’nın ölene kadar onları sevip koruyabileceğine inandığı adamdır. Asya burada bir iç hesaplaşma yapar ve “Sevgi neydi? Sevgi emekti” der. Burada komünizmin, o dönemki aşk tanımına etkisini de görüyoruz. Komünizm devri sonrası Aytmatov’un “yanılmışım, sevgi emek değilmiş” dediği gibi söylentiler de gezmektedir. Bu durum üzerine çoktan seçmeli bir akıl yürütme yapabiliriz. Aytmatov, ya emek harcamaktan bitap düşüp sevgisine karşılık alamadığı bir aşk yaşamış, travmatize olmuş veya emek harcamaya gerek bile duymadığı ütopik güzellikte bir aşka yelken açmıştır da artık emeğin önemli olmadığını düşünmektedir.

Sosyobiyoloji teorisi ile bu filmi açıklayabiliriz çünkü filmin sonunda Asya, Cemşit’i seçer, yani bir ömür boyu kendisini ve oğlunu koruyacak ve sevecek olan adamı. İlyas ise sosyobiyoloji teorisine göre, muhtemelen kısa süreli bir depresyona girecektir çünkü Asya ile evlenerek baştan doğru bir seçim yapsa da bu ilişkiye gerekli yatırımı yapmamış, Asya ile beraber soyunu sürdürmesini sağlayacak sağlıklı, güçlü bir erkek çocuğu da kaybetmiştir. İlyas, hatasını telafi etmek için en kısa zamanda başka kadınlardan bir düzine çocuk yapacaktır. Asya ise Cemşit’i gün geçtikçe daha çok sevecek ve kıymetini bilecek, mümkünse ondan bir düzine çocuk yapacaktır. Bu sosyobiyoloji teorisi, gördüğünüz gibi her bir işi, soyunu sürdürme meselesine bağlamaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, ne sadece güzellik/yakışıklılık ne de zenginlik/güçlülük sosyobiyolojide işlememektedir. Bunlar aşkın psiko(pato)lojisi içinde farklı ağırlıklarla ince ince hesaplanarak bilinçaltımız tarafından saliseler içinde kararlaştırılmaktadır. Sadık, iyi bir anne ve şefkatli, güçlü bir baba olabilen eşlere sahip insanlara buradan selam eder; sahip oldukları tutturulması zor formülün kıymetini bilmelerini en içten duygularla dilerim.

İpek Güzide Pur
ipekpur@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 + 20 =