AKP’li olmak nasıl bir şeydir?

Nedenini fazla anlayamadığım şekilde Türkiye’de siyasi partileri desteklemek, spor takımı tutma histerisi içinde yaşanmaktadır. Başa oynayan partilerin kemikleşmiş yandaşları, tuttukları siyasi parti ve parti yöneticileri hakkında ne tür iddialar yayılsa ya da uygulama görülse de, örgüte eleştirel yaklaşım yapmak yerine, garip bir inatla iyice örgüte yapışarak, anlamsız ve tutarsız savunmaya geçmekteler. Bu davranış sosyolojik açıdan sağlıklı bir davranış olmadığı gibi, siyasi açıdan da doğru ve rasyonel bir yürüyüş olarak görülemez. Histeri şeklinde tutulan ve desteklenen partiler, taraftarlarına ya da tüm topluma verdikleri hizmet ile değerlendirilmesi gerekirken, taraftarlık yaklaşımı duygusallık ve köktenci davranış kalıbı içinde yürütülmektedir. Bu yazıda on yılı aşkın süredir giderek yükselen oy oranına dayalı olarak iktidarını sürdüren AKP’li olmanın, bu partiyi desteklemenin gerekçelerini irdelemeye çalışacağım. Hemen belirtmem gerekir ki, 17 Aralık tarihi itibariyle başlamış olan AKP-Cemaat çatışması ve bu çatışma etrafında yayılan fevkalade düzeysiz söylenti ve gelişen olaylarla bir seçmen olarak ilgili olmakla beraber, bu süreçte yaşananlar ve dillendirilen konular bu yazı dışında tutulacaktır. Bunun nedeni sürecin henüz netleşmemiş ve yargıda olmasıdır. Yazıda, temelde ekonomik verilerin ışığı altında, AKP’li olmanın nasıl bir şey olduğunun netleştirilmesi amacıyla, politika ve uygulamaların halkımız üzerindeki etkisi irdelenecektir.

Ekonomik alandaki göstergeler sayısal ve mekanik olduğundan çözümleme olabildiğince net ve pozitif olmak durumundadır. Ekonomik politikaların analizi iki açıdan yapılabilir. Birincisinde her bir politika ve uygulama münferiden değerlendirilir, ikincisinde ise AKP döneminin başı ve sonu itibariyle bazı temel veriler karşılaştırılarak, uygulamanın etkinliği ortaya koyulur. Bilindiği gibi, ekonomi politikaları açısından AKP’nin özgün bir modeli olmayıp, 2000 yılında IMF-Derviş politikaları sadıkane uygulanmıştır. Bu politikaların felsefi temeli ekonominin denetimsiz dış dünyaya açılarak, ülkenin her türlü yabancı sermayenin, yani emperyalizmin üretim alanı ve pazarı konumuna sokulmasıdır. Tam bir emperyalizm dayatması olan söz konusu politikalar sonucundadır ki, çok değerli kamu kuruluşlarımızın yok pahasına yerli ve yabancı sermayeye satılmasıyla ciddi boyutta kamu birikimi özel alana yağma olarak devredilmiştir. Yine aynı politikaların dayatması ile kamu bütçesinde faiz-dışı-fazla uygulaması dayatılarak, alacaklıların alacakları, ülke halkının gırtlağına basılarak garanti altına alınmıştır. Tabiatıyla borçlar ödenecekti; olması gereken de budur. Ancak, borç temerrüdünde bulunmamış bir ekonomi olarak, belirli bir ödememe süresi, ondan sonra da makul taksitlerle ödeme pazarlığı yapılabilirdi. Günümüzde uygulanan politikaları geçmiş koalisyon hükümeti kabul etmiş olmakla beraber, AKP hükümetinin pazarlıkla anlaşmayı bir yere çekebilmesi olası olabilirdi, ya da bunun olanaklı olmadığı durumda, hiç değilse durum samimi olarak tartışılabilir ve bir sonuca gidilebilirdi. AKP bu yola hiç girmemiş ve, bugün faiz lobisinden şikayet eden başbakanın partisi halkının gırtlağına basarak borç ve faiz ödemelerine yönelmiştir. Hep iddia edildiği gibi dünyada büyük ekonomiler arasında yer alıyor isek, belirli bir güce de sahip olmalıydık!

Ekonomi alanında 2001 ile 2013 yılları karşılaştırması da durumun ne denli vahim olduğunu ortaya koymaktadır. Değerli meslektaşım Öztin Akgüç Hocamızın Cumhuriyet gazetesinde 21 Şubat günkü makalesinde böyle bir mukayese tablosu vermektedir. Akgüç Hocanın fevkalade yararlı makalesindeki birkaç temel gösterge şöyledir. 2001 yılından 2013 yılına doğru dış borç stoku 114 milyar dolardan 373 milyar dolara yükselmiştir. Bu borç hepimizin yükümlülüğüdür. Aynı sürede cari açık da artı düzeyden ulusal gelirin % 6,1 oranına yükselmiştir. Nitekim, dönemler itibariyle hanehalkı gelir yükümlülüğü de % 6,0 oranından % 55,2 oranına yükselmiştir. Kısacası borca batmış durumdayız. Başbakanın gururla dillendirdiği faiz oranının gerilemesi doğru olmakla beraber, bu durum AKP politikasının sonucu olarak iradi gerçekleşmemiş, krizle tüm ekonomilerde sıfır oranına gerileyen faiz hadlerinin sağladığı gölge altında oluşturulmuştur. Son günlerde görülmektedir ki, işler biraz sıkışınca faizleri şok önlemlerle yükseltmek kaçınılmaz olmaktadır. İhracatımızın yükselmesini övünerek halka yansıtan sorumluların ithalattan hiç söz etmemeleri, ihracat/ithalat dengesinin aleyhimize olmasındandır. Çünkü, AKP döneminde ekonomimiz üretimden uzaklaşarak, montaja yönelmiştir. Özetlemek gerekirse, son on küsur yılda faizle iliklerimizi sömüren dış finansal kaynaklar durumu pembeleştirmiştir. Peki, durum bu denli vahim iken nasıl oluyor da halkımız ekonomiyi olumlu görüyor ve partiye sadakat gösteriyor? Bilemiyorum, belki iktisadi verilerin tam olarak görülememesi, anlık görüntülerle bazı pembe noktaların belirmesi halkın bir bölümünde etkili olmasıdır. Acaba, kapitalistleşen patronlar sayesinde yandaşlaştırılan medyanın bu işte hiç suçu yok mu?

Ekonominin sosyal yönüne baktığımızda, hiçbir ileri ülkede görülmeyen oranda insanı tarım kesimine tıkmış olmamıza rağmen, işsizliğin % 10 oranı çevresinde dolandığını görmekteyiz. Devletin toplumda is yaratma işlevi olmadığı bizzat parti yöneticilerince dillendirildiği halde, bizzat bu insanlar meydanları doldurmakta ve parti üzerinden emperyalist politikaların ülkemizde uygulanmasına alet olmaktalar. Hayret!..İşsizlik ve yoksulluk yükseldikçe partinin cemaatleşme yolu ile sosyal destek ağını genişletip yükseltmeye çalışması çağdaş bir devlet politikası değildir, olamaz. Yoksul ve işsize devletin resmi sıfatı ile yardım elini uzatması bir parti aracılığı ile yapılmamalıdır. AKP’nin uyguladığı yöntem insanların vicdanını para ile satın almaktan başka bir şey değildir. Partinin cemaat yardımlaşma politikasını içine sindiren toplulukların onurlarını nereye koyduğu tartışmalı olduğu gibi, bu insanlar, hiç düşünmezler mi ki, söz konusu politikalar devamlı devlet kuralı haline getirilmeyip bir parti üzerinden yürütüldüğünde, ileride yaşanabilecek siyasi değişiklikte durum kötüleşecektir.

Maalesef, AKP benzer politikayı Suriye göçmenleri üzerinde de uygulamaktadır. Sokaklarda karı-koca ve çocuklarla oturarak gelen geçenden para almaya çalışan zavallı insanların onurları zedelenmektedir. Din, dil vb fark gözetmeden, bir komşu ülkede yaşanan dramdan kaçanlara halkımız kucak açabilir. Ancak, bu süreç kabile yöntemi ile değil, ciddi devlet politika ve yöntemi ile yürütülmelidir. Bu insanlar dilenci olarak sokaklara salınmayıp, bir tür mülteci kampında belirli bir düzeyde ihtiyaçlarının giderilebileceği şekilde devlet yardımı ve denetimi altında tutulmalıdır. Zira, sokaklara salına bu insanlar, ellerinde olmadan, çevreye zarar veriyor olabilecekleri gibi, siyasi işlevle de yükümlü olmuş olabilirler.

AKP’nin muhafazakarlık görüntüsü altında, halkın bir bölümün dışlandığı ve mağdur edildiği görüşü de, maalesef, yanlış ve bir saptırmadır. Yanlışın nedenine girmeden, geçmişte böyle bir farklılaşmanın olduğu varit olmuş olsa bile, bu durumun düzeltilmesi, halkı birbirine düşürmeden, toplumda kin tohumları ekmeden, ince politikalarla gerçekleştirilmelidir. Aynı şekilde, AKP’nin etnik sorunlara yaklaşımı da, sorunu kaşıyıp uzun döneme yayarak, sıkışık zamanlarda, soruna tek olumlu yaklaşımcı görüntüsü aldatması altında, sıkı8şık dönemlerde farklı guruplardan destek almaya yönelik olduğu çok nettir. Nitekim, Taksim Direnişi esnasında Kürt vatandaşların eylemin dışında kalması ve son zamanlarda Öcalan’ın olaya benzin dökmekten imtina ettiği yolundaki söylemler bu görüşü kanıtlamaktadır. İnsan düşünmeden edemiyor, madem hepimiz aynı toplumun insanlarıyız, böyle bir toplumda mı yaşamak istiğyoruz!

Görülüyor ki, politika yanlışları olarak sıralanan tüm kalemler, kısa sürede belirgin olmasa da, uzun sürede acı yüzünü gösterecek ve hepimizi kapana sıkıştıracaktır. Hal böyle iken, halkımızın bir bölümünün nasıl oluyor da böyle bir tutku ile bir siyasi örgüte bağlı kalıyor! Anlaşılır olmaktan uzak bu davranış siyasi olarak yanlış olduğu gibi, bizzat desteklenen partiye de yapılmış bir kötülüktür. Gerçek dost acı konuşur misali, olaylar boyunca, hatta son vahim olaylarda muhaliflerden ziyade bizzat parti destekçilerinden gelebilecek samimi eleştiriler daha bir dikkate alınabilirdi. Olmadı; nedenini söylemenin yeri burası olmayıp, sadece tam bir kilitlenmenin yaşandığını ifade ile yetinelim. Söylemeden geçemeyeceğim ki, diyelim ki halkımızın partiye desteği samimidir. Peki, kendisini aydın mertebesine yerleştirmiş kimi basın ya da akademi mensubu dostları nereye koyacağız! “İlk zamanlar AKP çok şey vaat ediyordu, ama şimdilerde diktatörleşti” şeklindeki kargaları güldüren sava, öyle zannediyorum ki, bizzat kendileri de inanamamaktalar. Demek ki, her halk sadece layık olduğu idareye değil, onunla birlikte, layık olduğu aydınlara da kavuşurmuş!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.