AKP’ye yeni kırmızı nokta önerileri

Dergide uzun bir yasaklar listesi sıralanırken, yayınlandığı dönemin okumuş yazmışları batıdan estirilen demokrasi rüzgarları ve özentileriyle bir taraftan


ecdadının demokrasi konusundaki deneyimlerinin yetersizliğinden dem vururken, diğer taraftan da kimliğinin omurgası olan Osmanlıya da  inceden hayranlığını dile getirir. Tıpkı şimdilerde AKP’nin akıl hocası olan akademisyenlerin ve köşe yazarlarının yaptığı gibi. Tek kişilik ansiklopedi olarak adlandırılan   Reşat Ekrem Koçu’nun kaleme aldığı Osmanlı tarihinde konulan  yasakların bazıları  şöyle sıralanır:  “Esir pazarında gayrimüslimlere cariye satma yasağı, tütün yasağı, kahve yasağı, içki yasağı, geceleri ezanla yatsı arası sokağa çıkma yasağı, afyon ve esrar kullanma yasağı, kadınların erkeklerle kayığa binme yasağı, İstanbul’a bekar uşağı girme yasağı, hamama giden  gayrimüslimlere nalın giyme yasağı, saçak, şahnişin, çardak yasağı, araba ve ata binme yasağı, çingenelere ata binme ve kısrak besleme yasağı, Arnavutlara hamam tellağı olma yasağı, umumi yerlerde devlet sohbeti yasağı, kiliselerde çan çalma yasağı, şehirdeki konaklardan yalılara, yalılardan konaklara taşınma yasağı, silah taşıma yasağı, surların üzerine ev yapma yasağı, ay yıldız yasağı, evlerde yemek çeşidi yasağı, geceleri bekçilere davul çalma yasağı, kahvelerde;  saz, söz meddah yasağı, erkeklerin sefihane kıyafet yasağı…”


Her öfke nöbetinde Taha Akyol ve Fatih Altaylı’ya koşan, yaptığı çimentolu-harçlı  açıklamaların mealini Akif Beki, olmazsa Ahmet Hakan aracılığıyla kamuoyuna duyuran, bağıra çağıra; külhanbeyi edalarıyla “ ülkeyi pazarlama”  turlarına çıkan, ülkenin her yerinde şiddet yükselirken, dünürünün evini korumak için  yedi kişilik özel polis   tahsis eden, konuştukça batan, battıkça konuşan ve partili belediyelerinin  tuhaf  uygulamalarına arka çıkan başbakan Erdoğan, yerel yönetimlere verilen yetkiler sonucu  ortaya çıkacak yeni yasaklara cevap yetiştirmek için kendisine  en az beş yeni danışman tutmalı. Zira yukarıda alıntılanan yasakların herhangi birini duyup, uygulamaya koymaya niyetlenen bir belediye başkanı olursa  duruma açıklama getirmekte zorlanabilir.


Biraz Murat Bardakçı usulü bir giriş  oldu ama AKP’nin her durumda,  “durumdan vazife”  çıkaran belediye başkanları ve parti yöneticilerinin akıl almaz tavırlarının  Osmanlı dönemi yasaklarını pek  aratmadığı bu günlerde iyi bir seçenek olabilir. Kahveden, tütüne, afyondan, kadınların günlük yaşamına kadar hemen her konuda verdiği fetvalarla dönemin gündelik yaşamını belirleyen Ebussuud Efendi’den bu güne görülmemiş biçimde tartışmalara neden olan yasakçı zihniyetin  önümüzdeki dönemde başka ne gibi yasaklara imza atacağını da biraz  düşünmek gerekiyor.


 AKP’li yöneticilere referans olması bakımından Osmanlı döneminde uygulanan yasakların nedenlerine  kısaca bir göz atmak,  içki yasağı tartışmalarından bunalan partili yöneticilere bir fikir verebilir.  Zira onca uğraşları arasında eski risalelere ayıracak  zamanları bulamıyorlar. Reşat Ekrem Koçu’nun derlediği  Osmanlı dönemi  yasaklarından en eski tarihli olanlarından biri;  “Çingenelere ata binme kısrak besleme yasağı.”  İstanbul ve Rumeli’nde uygulanmaya konulan bu yasak, Çingenelerin atlarıyla yollara inip fesat ve şenat işledikleri üzre, Divan- ı Humayun’dan İstanbul kadısı ile Çingene Subaşısına gönderilen bir fermanla ilgililere duyurulmuş. Yasağın  günümüz diline çevirisinde şöyle diyor: “Çingene tayfasının ata binmesi ve kısrak beslemesi yasak edilmiş olup, lazım geldikçe eşeğe ve arabaya bineceklerdir. Muhalif hareket edenler siyaset olurlar ve ona göre tenbih ve ilan
eyleyesiniz!”  Yıl: 1595


   Bir başka ilginç yasak ta;  “Hamama giden gayrimüslimlere nalın giyme yasağı.”
 Gayrimüslimlerin, Müslümanlardan ayırt edilmesi düşünülerek konulan bu yasak, Müslümanların da nalınlarını ayaklarından çıkaracakları düşüncesiyle kafi görülmeyip yasağa bir madde daha eklenmiş. Gayrimüslimlere verilecek peştemallara “Alamet-i farika” olarak birer demir halka takılmış. Daha sonra da halkalara  birer çıngırak ilave edilerek gayrimüslimlerin Müslümanlardan ayırt edilmeleri konusunda çözüm yolu aranmış.
1640 tarihli bu yasağın ilgili kişilere ulaştırılan fermanında şöyle buyrulmuş:
“ …hamama gusül için girenden bir akçe alına, kise için gidenden iki akçe alına, hamamcıya mürüvetten ziyade veren olursa men olunmaz. Müşteri,  mürüvetten dellak ve natıra akçe verdik te hamamcı ücretini yine verir. Müşteri bilhassa fukara ve diğer garipleri misafirler mürvetten akçe vermedikçe, dellak ve natır akçe talep etmeyeler. Dellak müşteriyi traş ettik de boynuna peştamal tuta ki, teri müşteri üzerine akmaya. Müşteriye riayet olunup, pak ve kuru peştamal ve silecek verile. Dellak ve natır müşteri çıktık da bahşiş için müşteriyi göz hapsine almayalar. Kefere için halvetten taşra mahsus kurna olup Müslümanlara zahmet vermeyeler ve halvete girmeyeler. Keferenin avreti dahi erleri gibi Müslüman avretlerinden seçilip en aşağı yerde soyunup kurnaları dahi ayrı ola!..”


1752 tarihli bir başka fermanda ise kadınların gezip tozmaları ve arabacılarla hemhal olmalarına “şiddetle” karşı gelinmiş ve kadınlara  mesire yasağı getirilmiş:  “ Nisvan taifesinden bazıları tenezzüh ve teferrüç bahanesi ile Üsküdar’dan;  Kasıklı, Bulgurlu, Çamlıca ve Merdiven köyüne bazıları dahi Boğaz’dan Tokat, Akbaba, Dereseki ve Yuşa’ya arabalarla gidip edep ve hayayı atıp envai şeneati  irtikap ettikleri ihbar olundu. Bundan böyle, kadınların arabalarla uzak mesire yerlerine gitmeleri yasak edilmiştir. Gidenlerle onları yasağa rağmen arabasına alıp götürecek arabacılar yakalandıkları gibi İstanbul’dan  taşraya sürüleceklerdir!..”


 Lale Devrinde,  Damat İbrahim Paşa zamanında çıkan  yasak ise; “Kadınların açık saçık gezme yasağı”  olarak tarihe geçer.  Adı geçen yasağın fermanından  bazı bölümler şöyledir: “ Allah her türlü bela ve afetten korusun. İstanbul, Osmanlı ülkesinin yüzü süyudur; ulema, sulaha, üdeba beldesidir. Ahalisinin tabakaya göre  tespit edilmiş  kıyafetleri vardır. Hal böyleyken bazı yaramaz avretler halkı baştan çıkarmak kastiyle sokaklarda süslü püslü gezmeye, libaslarında türlü türlü bid’atler göstermeye, kefere avretleri taklit ederek serpuşlarında acaip şeküller yapmaya başlamışlar. Feracelerinde bir parmaktan fazla süs kullanmayacaklardır! (…) uslanmayıp ısrar edenler olursa ikinci ve üçüncü seferinde yakalanıp, İstanbul’dan taşraya sürgün edileceklerdir.. Bunları diken terzi ve şeritçilere de tenbih olsun. Bu yasağın tatbikine Yeniçeri ağası memur edilmişlerdir. Asla göz yumulmasın, merhamet edilip, himaye yolu tutulmasın. Yasak gereği gibi tatbik olunsun!” 


 Kadınların, zamanın muhallebicisi olarak adlandırılabilecek “Kaymakçı” dükkanlarına girip çıkmaları üzerine, ar ve hayayı korumakla yükümlü erkin aldığı bir başka yasak kararı da;   “Kadınların Eyüp’te Kaymakçı dükkanına girme yasağı”  olarak çıkarılmış.  1573 tarihli bu yasağa göre;  kadı efendiye hitaben:   “Kaymakçı dükkanlarına bazı nisa taifesi kaymak yemek bahanesi ile girip, oturup namahremle cem olup, hilafi şer işleri vardır diye Müslümanların haber verdiklerini bildirmişsin; bu bapta ihmal caiz değildir. Kadınlar kaymakçı dükkanına gitmeyecektir. Gelen kadınların kaymakçı dükkanlarına  alınmamasını dükkan sahiplerine şiddetle tenbih et. Tenbihini dinlemeyen ve dükkanına kadın müşteri alan dükkan sahibini muhkem cezaya çarptır!”  şeklinde  tebliğ olunmuş.


   Fetihten II. Abdülhamid zamanı sonuna kadar devam eden kadınlarla ilgili  yasak ta; “Kadınların kayıklara erkeklerle binmemesi yasağı”  Yasağın kısa fermanı ise şöyle:
 “ Bundan evvel de tenbih edilmişti; taze avretlerin Levend taifesi ile kayığa girip gezmelerine mani ol ve bu hususu bütün kayıkçılara tekrar tekrar tenbih et!”
     II. Mahmud  zamanında çıkan fakat pekte uygulanamayan  bir başka yasak ta; “Ay- yıldız yasağı.”  Kırmızı zemin üzerine ay- yıldız, Türk bayrağı olarak  kabul edildikten sonra, halk, her yerde ay yıldızı bir süs motifi olarak kullanmaya başlar. Seyyar esnaf  takımlarını, dükkan sahipleri kapılarını, pencerelerini, duvarlarını ve kayıklar, arabalar, sürücü beygirleri ay yıldızla süslenir. Hükümet bunu iyi karşılamaz:  “ Ay yıldızın kadir kıymetini, şerefini korumak için resmi dairede ve askeri üniformalarda icap eden yerlerden ve bayrağımızdan gayrı ay yıldız kullanılmasını,  şiddetle yasaklar..”
  
Osmanlı’da yasakların sınırı yoktur. Devlet- i Ali’ye hizmet etmekle onu gammazlamak ; komşu Paşayı jurnallemekle ona methiyeler düzmek arasında gelip giden işgüzar sınıfın yaşama biçimi, bu yasakların akıl almaz boyutlara ulaşmasına zemin hazırlamıştır. Konaklarda ve yalılarda  yeme içme israfının artması üzerine uygulamaya konulan  bir başka yasak ta bunun en belirgin örneklerinden biridir:  “ Evlerde yemek çeşidi yasağı”
1821 yılında çıkan bu yasak, bu tarihlerde devlet kahyası diye anılan Nişancı Halet Efendi’nin, II. Mahmud’u avucunu içine alıp,  koca imparatorluğu çiftliği gibi idare ettiği devre rastlar. Devlet erkanı ve ricali arasında, debdebeli ve tantanalı ihtişam ve lüksün yaygınlaşması, konakların içini binbir gece masallarını andıran bir zenginlikle döşenerek son derece pahalı kıyafetler edinilmesi, uşak, seyis, cariyeler ve kahyaların da bu lüksten nasibini alması, kurulan sofralarda yüzlerce konuk ağırlanması ve bu sofralarda kırk- elli çeşit yemek; tatlı, dondurma, şekerleme ve reçelin yer alması, devrin modası haline gelen aşçının hünerleri ile övünülmesi, özellikle Ramazanlarda iftar sofralarının eski Roma İmparatorluğunun zamanın aratmayacak şekilde kurulması ve bütün bu israfın maaş ne kadar dolgun olursa olsun karşılanamayacağı, bu nedenle rüşvet kapılarını açan bir çöküntüye neden olacağı düşüncesiyle öncelikle yemekten başlanarak çıkarılan bu yasak emri, kısaca şu satırları içerir: “ İsraf günahtır. Bundan böyle evlerde nihayet beş türlüden yedi türlüye kadar yemek pişirilebilir. Yedi türlüden fazla yemek pişirilmeyecektir!”


 Bu yasak üzerine,  Nişancı Halet Efendinin sofrasına giden bir kalem erbabı şu notları düşmüş: “ bu esnada, bir vesile düştü. Fakir bir defa Halet Efendinin sofrasında bulundu. Vakıa yedi türlü yemek geldi fakat hepsi havuz gibi tabakların içinde… yarısı tatlı idi ve gayet nefis ve nadir tatlılardı. Miktarına ve harcına baktım ve piyasayı göz önüne getirdim. Yalnız bir sofraya en azından üç yüz kuruşluk taam tahmin ettim.”


(Nişancı Halet Efendinin sofrasındaki ‘taam’ ı,   üç yüz kuruş olarak tahmin eden kalem erbabının ekonomi bilgisine,   R. Ekrem Koçu,  1950 yılının kurlarıyla açıklık getirmiş ve dönemin   bin iki yüz lirası olarak not düşmüş. Bu günün kuruna çevirmekte size kalsın. Y. Y)


yavuzyusuf@superposta.com 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.