Alafranga özlemlerin alaturkalıkları…

PAYLAŞ

Şükrü Saraçoğlu stadında Avrupa finali organize edince, finali de orada 2 Türk takımına oynatıveriyoruz iyimser ve hayalci duygusallığımızla…


Zaten Avrupa’ya giremememizdeki temel sosyolojik sebep, bu kontrolsüz duygusallığımız… Buradaki geri besleme, kronik geri kalmışlığımızın genlerimize kazınmışlığı, yan besleme de kontrolsüz özentimiz… Mekanik ortamda duygu denen insani vasıf, azılı dişlilerin arasında kıtırdatılıveriyor ve yok oluveriyoruz sahneden… Özenti fotoğrafımız da Buckingham sarayının önünde poz vererek bastırılabiliyor… Demem şu ki, aristokrat sınıfımız asla olmadığı ve olamayacağı için, burjuvari takım oyunlarının başarı ihtimalleri ile oyalanıyoruz hep… 


FB örneğinden devam edelim… Çünkü ülkenin gerçek profilini çok doğru yansıtan bir vaka… Yönetim anlayışı, aynen ülkenin mevcut yönetim anlayışı gibi başlı başına bir sosyolojik fenomen. Aynı Bağdat Caddesi gibi… Ülke için parlak, ışıklı bir vitrin ama, ters açıdan bakıldığında içi Kadıköy varoşlarının acı gerçeğini yansıtıyor.  Durumu, tıpkı ceremeli yollardan elde edilmiş bir Ferrari’nin, memleketin çamurlu ve çukurlu yollarında altını vurup, aks kırması gibi… FB cumhuriyeti kavramı da, Türkiye Cumhuriyeti kavramının cuk oturmuş izdüşümü… Özellikle kadim derbi maç günlerinde gözlem yaparsanız, Bağdat Caddesinde BJK veya GS formalı kimse göremezsiniz kolay kolay… Egemenlik kayıtsız şartsız kanaryalarındır.  Son yıllarda altında en büyük jip ile tek başına trafikte yol işgal eden çevre bilgisinden yoksun bayanlarımızda da bu kanaryatif egemenlik semptomlarını sık görebilirsiniz… Gücünü altındaki abartılı hammervari savaş arabasından alması gibidir üzerlerine giydikleri forma ile özdeşleşme biçimleri… İçini açıp baksanız kül tablaları ne kadar doluysa kafalarının içleri de o kadar boştur bu üretimden muaf vitrin dekorlarımızın…


Ülkemizde kadınların üretime katkı oranları hala daha üçüncü dünya ülkeleri ortalamasının altında görünüyor. Ama tarlalarda çalışan kadınlarımızın resmi kayıtlarda adı sanı geçmediği için gerçek bu değil. O zaman aslında olmayan kafalar da devekuşununki gibi gömülü kalıyor bunca sefaletin ve cehaletin oluşturduğu sefahat girdabında…


Yabancı dostlarımı İstanbul’da ağırlarken artık sadece boğaz turu yaptırtıp, caddede dolaştırmıyorum. Daha yukarılara da çıkarıyorum ki kuşbakışı algılasınlar ülke gerçeğimizi de bizi tuzu kuru falan sanmasınlar… Olduğumuz gibi olabilmemiz için, nasıl bir ortalamada yaşadığımız gerçeğini, ilk başta yüksek yaşayan fertlerimizin iyi kavraması lazım… Yüksek yaşayanların, yükseklerde yaşayanları kendinden bilmesi lazım…


Orta yaş ve üstünde olup, hayatı boyunca sadece Barbara Cartland ya da Agahta Christie okumuş olan, sadece son yıllarda bilgi kitapları okumaya başlamış şehirli kırsal kadınlarımızı izleyin bu aralar… Gençliğini yaşayamamış olanlar, bazıları yeni türeyen kapalı görüşlü üst! sınıflara maddeten, bazıları da post-tarikatlara manen kapağı attıklarında, dizgininden yeni boşanmış gibi ilkönce ya lüks tüketime saldırıp, ya da bilgi açlıklarını kısa sürede bastırıp hazımsızlık çekiyorlar… Bir müddet sonra bu beslenmeler kesmiyor… Gidip bir hayır kurumu adına fiilen çalışmak da egolarına ters olduğu için sığınılacak limanları post-mistisizm konuları oluyor… 


Genellikle bahtsız veya tatminsiz kadınlarımız bu son moda sığınılacak limanlarını buldular… Çoğu uzman reikici, spritüalist ya da dozaj olmadığı için mürşit oldular bu aralar… Gizli muhterisler maddeden nemalanan birer maneviyatçı kesildiler başımıza… Sen hayatın boyunca başkalarına öyküne öyküne ihtirasını bileyle, eline fırsat geçince alt edebildiklerini ez geç… Egon için benmerkezci yaşa… Sonra dubalar üstüne eğreti oturtulmuş sığ bir liman görünce altını sürttüre sürttüre yanaş, sonradan edinilmiş kıytırık yüzeysel bilgilerle, alt yapısı sağlam bir donanım elde ettiğini sanıp, derin denizler hakkında müritler eğitmeye ve dünyayı yönetmeye kalk…


Avrupa’ya öykünen, limanı olan, transatlantiği olan, ama dümencisinden menkul mantalitesi içi boş yolcularla dolu hayali serüveninde deniz bitmişse altında, ya da kirden gözükmüyorsa, ben olsam Avrupa’dan elenme hırsıyla “Messi’yi, Ronaldinho’yu nasıl alırım?“ diye düşüneceğime, yol alınabilecek temiz denizler yaratmanın yollarını ararım, bari en kadim rakibim benim stadımda final oynayabilsin de, ülke adına nadiren rastlanabilen harbi batılı bir gurur payı çıkarayım kendime diyerekten…  

CEVAP VER