Alitterature

Bundan altmış üç yıl önce bir gün lise ikinci sınıfta fransızca öğretmenimiz Nazım Kemal bey bize ünlü fransız romancısı François Mauriac’ın oğlu Claude Mauriac’ın Le Figaro’nun ekinde çıkmış olan Alitterature yani “Edebiyatsızlık” adlı makalesini okudu. Claude Mauriac bundan böyle Fransa’da edebiyat adına yazılıp çizilenlerin edebiyatla bir ilgisinin olmadığını, tümünün edebiyat görünümü altında insanlara sunulan boş ya da en azından yetersiz şeyler olduğunu anlatıyordu. Şimdi bu makalenin içeriğini baştan sona anımsayamıyorum doğal olarak. Ama yazarın anlatmak istediği özetle buydu. Edebiyatın kapısından çekine çekine girmeye başlamış olan ben o gün bu makalenin ruhuna eremedim. Ne demekti edebiyatsızlık? Edebiyat adamları varsa ürün de veriyorsalar edebiyatın yoksunluklar ortamı olduğunu nasıl söyleyebilirdik!

Bizim de adı sanı bilinen ve bazılarını çok sevdiğimiz edebiyat adamlarımız vardı. Bunlar biz gençlerin örnek diye gördüğümüz kimselerdi. Ne güzel yazıp çiziyorlardı işte. Zamanla bu edebiyatsızlık sorununun hiç de yabana atılacak bir sorun olmadığını düşündüm. Çünkü zaman bazı şeyleri açığa çıkarırken bizim örnek diye seçtiğimiz edebiyat adamlarının yapıtlarında doyurucu olmayan bir şeylerin bulunduğunu, onlarda bir lezzet eksikliğinin, ayrıca bir kaçaklığın olduğunu sezdim. Belli ki bize büyük diye sunulanları hiç tartışmadan büyük bellemiştik. Eksik olan neydi? Büyüklerimiz edebiyat adamında bulunması gereken donanımdan epeyce yoksundular. İnsanla ilgili bilgileri de edebiyatla ilgili bilgileri de estetikle ilgili bilgileri de azdı. Daha önemlisi her gerçek aydında bulunması gereken tutarlılıktan, aydın cesaretinden büyük ölçüde yoksundular. Hemen tümü, en aykırı görünenleri bile, kurulu düzenin kayığına kurulmuş gidiyordu. Doğal olarak edebiyat anlayışlarını da buna göre geliştiriyorlardı. Siyasal baskılar arttıkça kendilerini yeniden düzenlemek gereği duyuyorlar, edebiyat anlayışlarında bir takım değişiklikler yapıyorlardı. Örneğin azçok rahat dönemlerde yazdıkları şiirleri baskı dönemlerinde yazmıyorlar, onların yerine anlaşılmaz bir şeyler çiziktiriyorlardı.

Giderek baskı o kadar büyüdü ki edebiyat adamı araziye uymak için her türlü saçmalığı edebiyat anlayışı diye benimseyecek ve benimsetecek duruma geldi. Ne saçmalıyorsun dediğiniz zaman kendilerini savunmak adına şunları söylüyorlardı: ne saçmalaması canım, edebiyatta üst düzey anlatımlar için yeni olasılıklar düşünüyoruz yeni olanaklar arıyoruz, öyle her yazdığımız şıp diye anlaşılsın istemiyoruz. Çöküntü, hadi daha öncesini bırakalım, 1950’den sonra kendini göstermeye başladı ve edebiyatın her alanında, daha çok da şiirde ortaya çıktı. Kendini bilen birinin hezeyan diye nitelendirebileceği şiirler eşi görülmemiş büyük yapıtlar olarak tanıtılırken kimse çıkıp da açık açık bu ne biçim oyundur demedi. Eleştirenler olmadı mı? Eleştirir gibi yapanlar oldu, yapılan tüm eleştiriler tavşanın suyunun suyu niteliğindeydi. Eleştirici eleştirir göründüğü şeyle alttan alta ya da açık açık uzlaşmış durumdaydı. Genç insanlar bu oyuna kandılar ve demek işin aslı buymuş anlayışıyla o oyunda yer almak istediler. Edebiyat bu kadar kolay olduğuna göre biz neden onun uzağında duralım efendim, biz de bir ucundan tutabiliriz… Böylece o insanlar ellerini kollarını sallayarak sellemehüsselam edebiyat alanına girdiler. Onları kurulu düzen davul zurnayla karşıladı. Bu bir zeka ve yetenek işiydi, asla kültür donanımını falan gerektirmiyordu. Biraz içtenlik ya da içtenlik gibi görünen bir şeyler bu iş için yetecek de artacaktı. Bugün edebiyat alanını dolduran sayısız “edebiyatçı”nın çoğunda en küçük bir umut ışığı göremiyoruz. Böyle anlatım olmaz, adam anadilini bilmiyor ve durmadan saçmalıyor dediğiniz zaman hemen şöyle bir savunmayla karşılaşıyoruz: efendim o onun kendi anlatım biçimi, evet dili bozuyor ama bunu bazı şeyleri daha iyi anlatabilmek için yapıyor.

Abartılmış değerler yıllarca gerçek büyükler olarak sunuldular. Gençler onlardaki sanat gücüne değil de çeşitli acayipliklere takıldılar, onları o yüzden sevdiler, onların kötü örnekler olduklarını düşünmediler. Bazılarımız buradaki verimsizliği ve oyunu gördük, elimizden geldiği kadar bunu anlatmaya çalıştık ama pek de başarılı olamadık. Ancak asıl işimiz insanları uyandırmak değildi, insanlara gerçek edebiyat ürünleri sunabilmekti. Bir oyun kökten bozulacaksa ancak böyle bozulabilirdi. Evet gerçekten önderlerimiz genelde zayıftı, güçlü örneklerimiz de oldu ama genelde göbeğimizi kendimiz kestik. Başarabildik mi bilemiyorum. Son sözü zaman yani tarih söyleyecek. Bu toplum bu zayıf edebiyatçı çokluğunu sırtında yüzyıllarca taşıyabilecek mi?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × two =