ALMANYA’DAN… AB Zirvesi’nin ardından…

16 ve 17 Haziran 2005 tarihinde Brüksel’de gerçekleşen AB Zirvesi’nin ardından çok yazılıp çizildi.Ben okurlarımı sadece bilgilendirebilmek amacıyla bazı diplomatik çevrelerin zirveye yönelik bir sonuç değerlendirmesini sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü bazı “çok hem de çok AB uzmanı olarak kendilerini pazarlamaya meraklı olanların” Türk kamuoyuna aktardıkları gibi “tam bir fiyasko” değil sonuç.

AB bir şekilde “yuvarlanıp gidiyor” ve bunu Türk kamuoyunun da bilmesinde fayda var.
AB Anayasası konusunda liderler fazla tartışmadılar. Durum gayet net idi. “Halka rağmen” “halk için” bir anayasa olamayacağından ilk adım olarak AB Anayasası’nın kabul edilme sürecini bir yıl uzattılar. 2006 sonbaharı yerine 2007 yılının sonuna kadar beklemeye ve bu süreç içinde AB kamuoyunu kazanmaya karar verdiler.

2006 yılının Haziran ayında Avusturya’nın dönem başkanlığı sırasında da bir durum değerlendirmesinin yapılması kararlaştırıldı. Kısacası AB Anayasası’nın geleceğine yönelik kararı 2006 yılının Haziran Zirvesi’ne bıraktılar.

AB tarihinde liderler arasında çok ender yaşanmış sert tartışmalara konu olan “2007 ve 2013 yılları arası AB Bütçesi” konusunda ise anlaşamadılar. Özellikle AB’nin “hali vaktinin iyi olduğu” zamanlarda o zamanın İngiltere Başbakanı Thatcher’e vermiş oldukları bir ödün sorun oldu.

Buna göre genelde tarıma yönelik yardımlardan fazla pay alamayan İngiltere 1984 yılında kopardığı 4,6 milyar Euro’luk indirimini önümüzdeki yıllarda 8 milyar Euro’ya kadar çıkarabilecekti. Aslında bu ödün bir nevi İngiltere” nin AB’nin Genişlemesi’ni onaylaması için verilen “rüşvet” idi.

Ancak o zamanın koşulları ve bugününküler farklıydı. O dönemlerde AB Bütçesi’nin yüzde seksenine varan tarıma yönelik yardımlar günümüzde yüzde kırklara indirilmişti. Yani artık Fransa’ya, İspanya’ya ya da Yunanistan’a “oluk, oluk tarım paraları” akıtılmıyordu. Bu da İngiltere’ye yönelik indirimin aşağı çekilmesini haklı kılmaktaydı. Ama İngiliz Hükümeti buna yanaşmadı.

Bir de buna, bu kavgaya paralel olarak Hollanda’nın 1,5 milyar Euro’luk bir indirim talep etmesi de eklenince çözüm şansı da kalmadı. İstanbul’da Kapalı Çarşı’yı aratmayan pazarlıklar sonucu Hollanda ile 1,1 milyar Euro’ya anlaşıldı. Hatta 10 yeni ülkenin bazı mali yardımlardan feragat etmeleri sonucunda İngiltere’ye de 5,5 milyar Euro teklif edildi. O ana kadar Hollanda ve bazen İsveç ve Finlandiya’dan da destek gören İngiltere’nin bu teklifi de red etmesi tüm diğer üye ülkelerin “sabrını taşırdı”.

İşte bu noktada İngiltere’nin “asıl sorununun sadece indirimin miktarı değil aslında AB’nin geleceği” olduğu ortaya çıktı. İngiltere “bir serbest ticaret birliği” peşindeyken diğer ülkeler bunun daha ötesinde bir “politik birlik” istemekteydiler.

Ama İngiltere’nin işi şimdi zor. Çünkü hem “üyesi olmaktan vaz geçemediği” ama öte yandan “istemem yan cebime koy” şeklinde içinde olduğu AB’nin Dönem Başkanlığı 1 Temmuz 2005 gününden itibaren İngiltere’ye geçiyor. Eğer İngiltere sorumluluğunun bilincinde davranmayıp bu dönem başkanlığını istismar ederse, ondan sonra sırasıyla dönem başkanlığını üstlenecek olan Avusturya, Finlandiya ya da Almanya’ya çok iş düşecek demektir.

Bu zirvenin böyle tartışmalı geçmesi nedeniyle konuşulması gereken tüm diğer konular Dış İşleri Bakanları tarafından ele alındılar.

Çok kısa vakit ayrılan “Genişleme” ile ilgili olarak Bulgaristan ve Romanya ile ilgili son gelişmeler değerlendirildi. Türkiye ve Hırvatistan konu olmadılar. Sadece bu konuda kararlaştırıldığı şekilde devam edileceği hatırlatıldı.

Lizbon Stratejisi’nin “2005-2008” yılları uygulamasına yönelik ulusal reform programlarının 2005 yılının sonbaharına kadar hazırlanması kararlaştırıldı.

Özellikle teröre karşı mücadelenin daha iyi desteklenmesini de içeren Haager Programı da karara bağlanan bir diğer konu oldu.

Geri kalmış ülkelerin kalkınmasına yönelik yardımın da arttırılması konusunda anlaşıldı.
Yani kısacası AB tüm tartışmalara rağmen bazı alanlarda çıkması gereken kararları da aksatmadı bu zirvede.

BİR YAKINIMI DAHA KAYBETTİM: NURİ İYEM

Kemal dedemi çocukken, Mustafa dedemi Avrupa’ya ilk geldiğim yıllarda ve şimdi de Nuri İyem’i de – bir şekilde dedem ya da amcam dı – yine Avrupa’dayken kaybettim. Nuri dede/amca diyorum, çünkü o bana gerçekten dedelik/amcalık yaptı. Nasip ve Nuri İyem Şişli’deki atölye evlerinde anne ve babam sabahtan akşama kadar çalıştıklarından okul sonrası bana az bakmadılar.

Çok severek giderdim onlara. Nasip İyem atölyesinde benim de önüme çamuru koyar ve neler yapabileceğimi gösterirdi. En keyifli olanı ise akşamları kurulan rakı sofraları idi. Kendim rakı içecek yaşta olmasam da Türkiye’nin bu güzel kültürünün tadına doyum olmadığını öğrendim onlarda.

Hatta özellikle sergi sonlarına denk gelen rakı sofralarında gecenin bir saatinde Nuri İyem benim duvardaki resimlere sırtımı dönüp o esnada masada oturan dostlarına hediye edilmeleri için tercih yapmamı istemişti bir kaç kez.

Almanya’daki evimde asılı iki Nuri İyem resmi bu şekilde benim oldular. Sanırım babam da ufak bir Nuri İyem müzesi açabiliecek kadar şanslıdır.

Avrupa Parlamentosu’nda bir Türk ressamının eseri olmadığını öğrendiğimde de çok istemiştim Nuri İyem’in bir tablosunun getirilmesini.

Olmadı ne yazık ki.

İşte bu kimilerince “gurbet” diye tanımlanan yaşamın en acı tarafı bu. Ölüm haberleri ile farkına varıyorsunuz, nice dostlarınızı, yakınlarınızı ya da değer verdiklerinizi epeydir görmemişsiniz.

Ve artık görmeyeceksiniz.

Onlar sadece anılarıyla yaşıyorlar sizinle.

Çünkü o gene “gurbet” diye adlandırılmış ve de hakkında sayısız şiir yazılmış, şarkı bestelenmiş bu yaşama özgüdür, anılarınızın gözlerinizin önünden geçtiği anlar. Anılar insanın doğup büyüdüğü ve terk etmek zorunda bırakıldığı ülkeden uzaklarda bir başka yaşanır.

Türkiye çok değerli bir ressamını yitirdi.

Başı (başımız) sağolsun.

VE TÜRKİYE CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK…

Evet, Türkiye söz konusu olduğunda “mangalda kül bırakmayan” şov konuşmaları yapan politikacılar ve sorumluluk taşıyan yöneticiler AB’yi “Türkiye’nin ne mükemmel bir şekilde geliştiğini görmezden gelmekle” suçlamaya devam etsinler.

Oysa Edirne’de bebekler ölüyor.

Dile kolay ! 8 bebek öldü !

“Bakteri” imiş nedeni. Bunun Türkçesi “pislik”, “özensizlik” ve “işi Allaha bırakmak” değil mi ?

Hastanede ve özellikle bebelerin “özenle” bakım görmesi gereken bölümde “bakteri” ne arıyor ?

“Bakteri” elbette hastanelerin kapısında bekleyen ve parasız acil vakkaları geri çeviren Orhan Kemal’in ünlü romanının kahramanı “Bekçi Murtaza’nın” birer kopyaları olan adamlara kimlik göstermiyor.

Bakteri “alaturka” işleyen hastanelere ilk defa da girmiyor.

İşte Türkiye’nin sağlık sistemi.

Anne ve babanızın parası yoksa ve özel hastanede dünyaya gelemiyorsanız ve hala yaşıyorsanız şansınız var.

Çünkü başhekimlerin de dediği gibi durum bir “tesadüften” ibaret. Bakteriler kimini öldürüyor kimine de güçleri yetmiyor.

Düşünün AB’nde bir hastanede sekiz bebek ölse onların anne ve babası kıyameti koparırlardı. O hastanenin başhekimi “garip” açıklamalar yapma olanağı bulamazdı. Sağlık Bakanı da hesap verirdi.

Eminim Türkiye’de o bebeler öldükleri ile kalacaklar.

Parasız anne ve babalar da hangi avukatı tutup hesap soracaklar ?

“Modern Türkiye’de” bebelerin nasıl ufak kutu gibi karton ya da sandıklarda taksilere koyulup götürüldüklerini seyretme utancını yaşatanlara gerçekten lanet olsun.

Hele bebelerin vucutlarını morga götürürlerken içine koydukları karton kutular kimilerinin insana olan saygısını da gözler önüne serdi.

O Türkiye’deki bol, bol televizyonlara çıkıp tüm cahilliklerini yüzleri kızarmadan sergileyen AB karşıtlarına da bir çift sözüm var:

Bol, bol “gevezelik”  edeceğinize ve bu arada “bağımsız” diye tanımlarken bile yüzünüzün kızarmadığı Türkiye’yi güya o “kötü” AB “belasından kurtarmaya” çalışacağınıza izin verin de bari şu AB üyeliği yolunda müzakereler sayesinde Türkiye’nin Sağlık Sistemi biraz olsun düyene girsin. Siz de faydasını görün.

Sadece bebeler değil, eski bir bakan bile “bakteriden” öldü Türkiye’de bakım gördüğü hastanede.

Bursa’nın Mudanya İlçesi’nde, Güzelyalı Cafer Yener İlköğretim Okulu öğrencileri “ne derece demokratik bır ülkede” yaşadıklarını Yaşar Kemal’in “Teneke” adlı kitabından uyarlanan bir oyunu hazırlamaya kalktıklarında gördüler. “Kraldan çok kralcı” öğretmenlerden oluşan bir “sansür heyeti” oyunun metnini “kuşa çevirmiş”. Öğrencilerde bu “rezilliğe ortak olmak” istemeyerek oyundan vazgeçmişler.

Haklılar!

Türkiye’nin “onuru” bir yazarın eserlerini sansürlemeye kalakacak kadar “kara cahil” öğretmenlerin olması ne acı.

Bitlis’in Güroymak İlçesi’nde de Beş Minare Tiyatro Topluluğu’nun oynamak istediği Aziz Nesin’in  “Bizim memlekette eşek yok mu ?” isimli oyununun sahnelenmesine izin verilmemiş.

Aslında oyunun adına da cevap verilmiş galiba.

Ah rahmetli Aziz Nesin ah “Olmaz mı ?”.

Evet gördüğünüz gibi Türkiye’de aslında bilmediğimiz ve alışmadığımız yeni bir şey yok !
“Türbanı” insan hakları kavgasının “bayrağı” yapanlardan ise nedense “ses” yok. Yaşar Kemal’in eserinin sansürlendiği, Aziz Nesin’in oyununun yasaklandığı ve Orhan Pamuk’un kitaplarının yakılmak amacıyla aratıldığı bir ülkede demokrasi sorunu eğer “türbana özgürlük” olarak algılanıyorsa vay haline bu ülkenin.

AVRUPA PARLAMENTOSU’NDA SOSYAL DEMOKRATLAR TÜRKÇE SAYFA SUNUYORLAR

Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokrat Meclis Grubu bir “AB-Türkiye weblog” olanağı sunmaya başladı. Bu sayfa aracılığı ile isteyenler sosyal demokratlarla Türkçe tartışma olanağına sahip olacaklar.

Dilerim bu sayfa şu sıralar bir kurultay hazırlığı adı altında tüm demokrasi kurallarını ayaklar altına alan ve binlerce üyesini partinin genel başkanı ile aynı görüşte olmadığı için ihraç eden o sözde sosyal demokratlar ile gerçek sosyal demokratlar arasındaki farkın da ortaya çıkmasına bir katkı olur:

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.