ALMANYA’DAN… AB’ye evet ama…

13 Haziran 2006 akşamı çok değer verdiğim bir insan 12 Haziran günü oynanan “tiyatro” ile ilgili olarak sanırım Türkiye’de çok sayıda insanın paylaşmaya hazır olduğu bir yorum yaptı: “Keşke Dış İşleri Bakanı Luxemburg’a gitmeseydi. Bu koşullarda gelmiyorum diyebilseydi. Ama öte taraftan da bunu yapmadığına seviniyorum. Yapsaydı hiç gitmezdi bu AKP artık.” diyerek.

Evet ! Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlatmak mümkün değil her halde.

Bir yandan biz SOLcuların da bir şans olarak gördüğümüz AB üyelik süreci, diğer yandan çok ustaca yürütülen bir “değişim operasyonu”.

Elbette ki Türkiye’nin günümüz koşullarında AB üyesi olması yanlış değil. Ancak bu üyelik “bir tarafın diğerini sürekli küçümsediği” koşullarda olmamalı.

Hele “küçümsenen” taraf bu role alışıp da benimsediyse bu çok daha kötü.

Türkiye’de idam cezasının kaldırılması, işkencenin bir insanlık ayıbı olarak engellenmesi, düşünce özgürlüğünün lafta kalmaması ve daha nice aslında Türkiye’nin vatandaşlarının çoktan hak etmiş olduğu en doğal demokratik haklar AB üyelik süreci sayesinde gerçekleştiriliyorsa bu süreç elbette değerlendirilmeli.

Ancak aynı sürecin “alkol içmemeye özen gösteren ama alkolün su gibi aktığı bir birliğe üye olabilmek için koşturan” belli bir ideolojiye sahip bir ekibin uygun ortamı bulup iktidara geldiği koşullarda başka amaçlara da kullanıldığında dikkat etmek gerekir.

Laikliğe dayalı bir cumhuriyet sistemi ile bizden farklı sorunları olanlar ve belki de bizim en sert muhalifi olacağımız başka bir yönetim biçiminin rüyasını görenler için de AB üyelik süreci iyi bir “araç” olabilir ve oluyor galiba.

Biz SOLculardan farklı olarak çok daha başka nedenlerden Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin bazı birimleri ile sorunlu olanlar AB’nin sayesinde bu sorunları çözebileceklerine inanmaktalar.

Bu amaçla AB başkentlerinde özel lobiler yapılmakta ve Avrupalı politikacıların Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik eleştirisel açıklamalar yapması ısmarlanmakta. Bu çabaların arka planında doğal SOL eleştiriler değil TSK’nin irtica konusunda gösterdiği hassasiyet ana rolü oynamakta.

Yani demokrasi bence pek de öyle ana hedef değil bu çabalarda. “Din adına yola çıkanların” daha rahat hareket edebilmesini sağlamak ana hedef.

İşte bu noktada AB ne yazık ki Türkiye gerçeğini ya net olarak değerlendirme konumunda değil ya da legitim başka çıkarlarından dolayı izlediği şimdiki politikayı uygulamakta.

Tabii ki AB’nin Türkiye’nin cumhurbaşkanı kim olsun tarzı bir kaygısı olmayabilir ve bu nedenle şu anki gidişattan memnun olabilir.

Ama Türkiye’nin vatandaşlarının uyanık olmasında fayda var.

Örneğin Denktaş’ı hiç takdir etmeyebiliriz. Ama öte taraftan “Rum kökenli Denktaş’ların” iktidarda olduğu ve sadece Güney Kıbrıs’ta egemen olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye yönelik tek taraflı yaptırım çabalarını kabul etmek mümkün mü ?

Ve bu sözünü ettiğim politikanın yanlış olduğunu iyi bilen AB’nin buna rağmen “Rum kökenli Denktaş’ların” yanında tavır alması kabul edilebilir mi ?

Kıbrıs tartışması Türkiye’de “illa da bizim kafa yapımızdan biri” cumhurbaşkanı olacak diyenler için bulunmaz bir nimet olabilir.

Ya Kıbrıs’ı Türk halkına “ne yapalım yoksa AB treni kaçar” diye açıklayarak “verip kurtulup”, ya da duruma göre “her şeyi yaptık ama şimdi onurumuzu istiyorlar, öyleyse biz de bu AB rüyasından vazgeçiyoruz.” diyerek seçim kazanıp cumhurbaşkanını istedikleri gibi seçmeyi planlayanlar olabilir.

Bu durumda Luxemburg uçağına binilmesi de anlaşılabilinir.

Ama Türkiye’de SOL’un bu konuda artık ne “AB karşıtı” tarzı yanlış, ne de “kör” bir şekilde “AB şakşakcısı” olmadan “Türkiye için en iyisi ne ise onu ister ve yaparız” diyerek tavır alması ve geniş halk yığınlarına anlatması şart.

Türkiye’de SOL “AB sürecine evet ama masa başında aynı göz hizasında” ilkesinden yola çıkarak bu işin götürülmesini savunmalı.

Ve kimsenin şüphesi olmasın, eğer bir gün Türkiye’nin “şaibeli olduğu şüphesi uyandırmayan” bir iktidarı “biz şu anda AB ile tarama ya da müzakere sürecine ara veriyoruz. AB bizi gerçekten isteyip istemediğine bir karar versin ve istiyorsa masaya oturduğunda bir Afrika Kabilesi ile oturuyormuş tavrından vaz geçsin!” dediğinde emin olun hem AB yöneticileri bir sorun sahibi olur hem de ilk defa AB kamuoyu Türkiye’nin bu tavrı karşısında bocalar.

Elbette bu riskli bir tavır olabilir. Ama “onurlu” politikalar hep riskli politikalar olmak zorundadır.

 

Not. Bu yazı 16 Hazrian 2006’da Birgün gazetesinde de yayınlanmıştır

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.